İki CIA ajanı, Vahşi At Dokuz ve bir darbe…

SUZAN DEMİR |In Bruges (2008), Seven Psychopaths (2012) ve Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) gibi filmleriyle tanınan İrlandalı yönetmen Martin McDonagh, son filmi Vahşi At Dokuz (Wild Horse Nine) ile bu kez bizi 1973 Şili’sine götürüyor. Salvador Allende hükümetine yönelik darbe hazırlıklarının sürdüğü günlerde, Santiago’da görevli iki CIA ajanının hikâyesini anlatan film, McDonagh’ın kara mizahını ve absürt karakterlerini doğrudan tarihsel ve politik bir zemine yerleştiriyor.

SUZAN DEMİR

Filmin tarihsel ve politik zemini elbette McDonagh’ı bazı risklerle karşı karşıya bırakıyor. İki CIA ajanı üzerinden izlediğimiz hikâyede, özellikle John Malkovich’in canlandırdığı Chris Carlisle karakterinin bir süre sonra seyirciyi yakalayan bir tarafı var. Ama karşımızda Afrika’dan Domuzlar Körfezi’ne, Şili’den Kennedy suikastına kadar Amerika’nın kirli işlerinde parmağı olan iki adam duruyor. Üstelik Chris, yaşı itibariyle bu olayların hemen hepsinin içinde yer almış bir CIA ajanı.

McDonagh, bir önceki filmi The Banshees of Inisherin ve daha önceki In Bruges gibi yine erkek dostluğu üzerinden kurulan bir hikâye anlatıyor. Erkek arkadaşlığını ve bu ilişkilerin içindeki çatışmaları anlatmak konusunda oldukça maharetli olan yönetmen, tiyatro yazarlığından gelen gücünü diyalog ustalığıyla birleştirerek yarattığı karakterleri ete kemiğe büründürüyor. Ancak McDonagh’ın kara mizahı, karakterlerini aynı zamanda yer yer ofansif sınırları zorlayan, yer yer karikatürleştiren bir noktaya taşıyor. Yine de yönetmen, bu karikatürleştirmeyi karakterleri kâğıttan figürlere dönüştürmeden, onların çelişkilerini de görünür kılan bir dengeyle kuruyor. Bu nedenle iki CIA ajanını izlediğimiz filmde, zaman zaman eğlenceli anlatının içine kapılan seyirci, bir anda kendisini kara mizahın ve sınırları zorlayan bir mizahın içinde bulabiliyor. Çünkü karşımızda, yaptığı bütün kötülükleri ve suçları son derece içselleştirmiş, bunları hayatının olağan bir parçası haline getirmiş karakterler var. Seyirci karakterlere kapılıp gitse de bu unsurlar kimleri izlediğini hatırlatıyor ona.

Herkes için aynı Chris olmayabilir

Hikâyeye biraz daha yakından bakacak olursak... 1973 yılında, Şili’nin başkenti Santiago’da başlayan filmde, ölümcül bir hastalıkla mücadele eden CIA ajanı Chris Carlisle, birlikte çalıştığı ve uzun yıllardır arkadaşlık ettiği Lee Chesterfield ile Paskalya Adası’na gider. Burada Chris’in arkadaşından istediği önemli bir görev vardır. Ancak hastalığının getirdiği zihinsel bulanıklık, hafızasındaki gidip gelmeler ve ölümle bu kadar yakın olmanın yarattığı kişisel kriz, Chris’i başka bir yöne sürükler. Bu durum hem CIA içindeki ilişkilerinde hem de Lee ile dostluğunda çeşitli çatışmalara yol açar. Chris, bir zamanlar kurbanı olabileceği insanlarla empati kurmaya başlar. Fakat bunu Şili halkının tamamına yönelik bir vicdan muhasebesi olarak okumak mümkün mü? Benim izlediğim Chris, bütün bir halkın yaşadığı acılarla yüzleşen ya da geçmişteki suçlarının sorumluluğunu üstlenen bir karakterden çok, ölümle yüz yüze gelmiş ve giderek kendi zihninin içinde kaybolan bir adam. Bir kadına duyduğu yakınlık ve onunla kurduğu bağ da bu kişisel yalpalamanın bir parçası olarak okunabilir. Dolayısıyla Chris’in yaşadığı değişimi bir vicdan aklanması olarak değerlendirmekten ziyade, kendi ölümüyle ve hayatıyla hesaplaşmasının yarattığı çelişkiler üzerinden okumak mümkün. Elbette bu anlatının her seyircide aynı duyguyu ve anlamı yaratacağını söylemek de mümkün değil.

Soru belli ama cevap farklı olabilir

Hikâyelerin artık yalnızca iyiden yana kurulmadığını, kötü karakterlerin ya da bir dönem moda tabiriyle anti-kahramanların da anlatının merkezine yerleştiğini biliyoruz. Ancak bu hikâyelerin hangi tarihsel ve politik zeminde kurulduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu açıdan McDonagh’ın yer yer kaygan bir zeminde dolaştığını söyleyebiliriz. Yönetmenin kara mizahını özellikle vurgulamak istememin nedeni de bu. Çünkü filmde büyük ölçüde kara mizaha yaslanan bir anlatı var. Peki biz burada iki CIA ajanının dostluğunu, çatışmalarını ve kişisel yalpalamalarını mı izliyoruz, yoksa tarihsel anlatının içinde bu iki karakter üzerinden Amerika’nın emperyalist planlarına yönelik bir eleştiriye, hatta bu planları tiye alan, karikatürize eden bir yaklaşıma mı tanıklık ediyoruz? Filmin sordurduğu sorulardan biri bu. Ancak herkesin bu soruya vereceği yanıtın ve izlediği filmin aynı olmayacağını da unutmamak gerekiyor. Belki de filmin omurgasının arasına sıkışmış fıtıkları, bu ince sızıları takip ederek keşfedebiliriz.

Amerikan emperyalizmine de dokunan bir hikâye kuruyor

McDonagh genellikle erkek hikâyeleri anlatan bir yönetmen. Bu filmde de kadın karakterler oldukça arka planda kalıyor. Yerel halkla da sınırlı sayıda karakter üzerinden karşılaşıyoruz. Belki Victor Jara da kadrajımıza giriyor ama aslında onların hikâyesini dinlemiyoruz. Çünkü yönetmenin böyle bir derdi yok. Pinochet darbesini yeniden anlatmak ya da Şili’nin tarihsel deneyimiyle doğrudan yüzleşmek yerine, iki CIA ajanı üzerinden Amerikan emperyalizmine de dokunan bir hikâye kuruyor. Şili’nin, Arjantin’in ve genel olarak Latin Amerika’nın darbelerle, diktatörlüklerle ve emperyalist müdahalelerle dolu tarihi zaten sinemada defalarca anlatıldı ve anlatılmaya devam ediyor. McDonagh ise kendi bildiği yerden, erkek dostluğundan hareketle bu tarihsel zemine yaklaşıyor. Bunun hem riskleri hem de anlatıyı güçlendiren tarafları var. Bir yandan seyirciyi hikâyeye adapte ederken diğer yandan bu yakınlık, anlatının politik ağırlığından uzaklaşılmasına da neden olabiliyor. Ancak yönetmen, kara mizahının ve diyaloglarının gücüyle bu alanda çeşitli manevralar yaparak zaman zaman bu riskin üstesinden gelmeyi başarıyor.

Karamsar ama başka bir ihtimale de gebe…

Tabii filmde karakterlerle izleyici, yönetmen ve esas olarak da filmin mesafesi de önemli bir yerde duruyor burada. Ben izlediğim Chris ile herhangi bir yakınlık ya da empati kurmadım. Benim için o, kaba saba, ölmek üzere olan bir Amerikalıdan ibaretti. Ancak örneğin Şilili öğrenci Monica’ya eylül ayından itibaren darbe yapılacağını, insanların stadyumlara doldurulacağını ve öldürüleceğini anlattığı sahne, filmin bütün mizahının içinde son derece keskin bir yerde duruyor. Çünkü karşımızda hâlâ karikatürize edilmiş bir karakter var ama anlattıkları gerçek.

Haliyle bir empati olacaksa burada olmalı. Ancak bu sahne, filmdeki dramatik ve politik keskinliğine rağmen anlatının merkezinde yer almıyor. O yüzden filmin ana derdinin Amerikan emperyalizmi mi yoksa iki adamın ön plana çıkmış çelişkiler dolu dostluğu mu arasında sorular sormak durumunda kalıyoruz. Ama öte yandan The Banshees of Inisherin’de tamamen metaforik olarak İrlanda ve İngiltere’yi anlatmış yönetmenin burada doğrudan gerçek politik bir tarihi adıyla sanıyla işlemesi, bunun sadece arka plan olmadığını da hatırlatıyor seyirciye.
Öte yandan McDonagh, yaklaşan darbeye ilişkin ilk bakışta karamsar sayılabilecek bir tablo çiziyor. Ancak yönetmen, yarattığı bu duyguyu tek gerçek olarak dayatmıyor.

Chris, bir sahnede yakınlık kurduğu Monica'ya kaçmasını söylüyor. Hatta başka bir sahnede ya silah kullanmayı öğrenmesini ya da bir sahil kasabasına kaçmasını öneriyor. Chris’in Şili’de yaşanacakları değiştiremeyeceklerine ilişkin sözleri de bu kötümser tabloyu besliyor. Ancak McDonagh bütün kapıları kapatmıyor. Monica’nın direksiyonu darbeci askerin üzerine kırdığı sahne, bu karamsarlığın içinde başka bir ihtimale işaret ediyor. Chris’in ölümüne yaklaştığı süreçte yaşadığı değişim, bir vicdan aklanmasına ya da tarihsel sorumluluğunu yerine getirmesine dönüşmese de yönetmenin çizdiği kaçınılmaz karamsarlığa bir yanıt niteliği taşıyor. Sanki McDonagh, bir yandan Şili'de yaşanacakları değiştiremeyeceğimizi söylerken diğer yandan buna bütünüyle teslim olmak zorunda olmadığımızı da hatırlatıyor.

Sonuçta McDonagh’ın Vahşi At Dokuz’u, Amerikan emperyalizminin tarihsel suçlarıyla yüzleşen bir film olmaktan çok, bu suçların içinde yer almış iki adamın çelişkilerini ve dostluğunu anlatmayı tercih ediyor. Bu tercih, filmin politik açıdan kaygan bir zeminde dolaşmasına neden olsa da yönetmenin kara mizahı, karakterlerinin çelişkileri ve hikâyenin arasına yerleştirdiği tarihsel gerçeklik, filmi yalnızca iki CIA ajanının eğlenceli hikâyesi olarak okumamızı da zorlaştırıyor. Belki de filmin asıl meselesi, bu iki adamı ne kadar insanileştirdiğinden çok, onları insanileştirirken kim olduklarını unutturup unutturmadığında yatıyor.

Kültür Sanat Haberleri