ODTÜ, Ankara, Hacettepe, Mersin’de akademik özgürlük: “Üç kere yutkunup öyle konuşabiliyorum”, “Hepimiz otosansür uyguluyoruz"

GÜLSEVEN ÖZKAN | ODTÜ, Ankara, Hacettepe, Gazi ile ile Mersin’deki üniversitelerde son yıllarda yapılan ve 500’ün üzerinde akademisyenin katıldığı araştırmalarda “akademik özgürlük” ele alındı. Akademisyenler; siyasi konularda eleştiri yaparken soruşturma açılması, işten çıkarılma ve kadro alamama kaygısı yaşadıklarını anlattı. Akademisyenler, “Özellikle siyasi sonuçları olabilecek ve birilerini rahatsız edebilecek türden çalışmaların yayınlanmasında, araştırılmasında sorun yaşıyoruz” dedi.

GÜLSEVEN ÖZKAN

“Üç kere yutkunup ondan sonra konuşabiliyorum, bazen de hiç söyleyemiyorum.” Bu sözler, akademisyenlerin akademik özgürlük deneyimlerini inceleyen bir araştırmada yer aldı. ODTÜ, Hacettepe, Gazi, Ankara ile Mersin’ndeki üniversitelerinde yürütülen çalışmada akademisyenler; derslerinde ve yayınlarında kendilerini sansürlediklerini, siyasi konularda eleştiri yaparken soruşturma riski hissettiklerini ve kadro güvencesiyle ilgili sorunlar yaşadıklarını anlattı.

Bir akademisyen, “Hepimiz kendimize otosansür uyguluyoruz, yani anlattığımız derslerde, yayınlarımızda otosansür uyguluyoruz” ifadelerini kullandı. Araştırmada siyasi baskı, korku ortamı, liyakatsizlik, yetersiz bütçe ve üniversitelerin yönetimine katılamama öne çıkan sorunlar arasında yer aldı.

Üniversitelerdeki ifade özgürlüğüne yönelik son birkaç yıla yönelik araştırmalar oldukça dikkat çekici. Bunlardan biri Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde Rozerin Yaşa tarafından hazırlanan “Öğretim Elemanlarının Görüşlerine Göre Üniversite Özerkliği ve Akademik Özgürlük” başlıklı doktora tezi. Çalışmada, akademisyenlerin bilimsel çalışmalarını yürütürken, ders verirken ve düşüncelerini açıklarken karşılaştıklarını belirttikleri sorunlar ortaya konuldu. 2024 tarihli araştırmada, üniversitelerin mali, yönetsel ve akademik özerkliği ile akademisyenlerin bilimsel özgürlüğü, eğitim ve öğretim özgürlüğü, istihdam koşulları ve düşünce ve ifade özgürlüğü ele alındı. 2026 tarihli Mersin’deki üniversitelerde yapılan akademik çalışma da bu bulguları destekledi.

Ankara’da yapılan araştırmanın nicel bölümünde Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde görev yapan 534 öğretim elemanının yanıtları incelendi. Araştırmanın nitel bölümünde ise aynı üniversitelerde görev yapan 19 akademisyenle görüşmeler yapıldı. Araştırmada akademisyenlerin üniversite özerkliği ve akademik özgürlüğü savunduğu görüldü. Ancak bu konuda sorunlar ayrıntılı biçimde ortaya konuldu.

“Hepimiz kendimize otosansür uyguluyoruz”

Araştırmanın önemli bulgularından biri akademisyenlerin yalnızca siyasi veya toplumsal açıdan tartışmalı konularda değil, derslerinde ve bilimsel yayınlarında da kendilerini sınırladıklarına ilişkin anlatılanlar oldu.

Tezde bilimsel özgürlüğe ilişkin sorunlar incelenirken katılımcıların araştırma konularını seçme ve çalışmalarını yayımlama süreçlerinde yaşadıkları kaygılara yer verildi. Bir akademisyen derslerinde ve yayınlarında otosansür uyguladıklarını belirterek şöyle konuştu:

“Hepimiz kendimize otosansür uyguluyoruz, özgür değiliz kesinlikle, yani anlattığımız derslerde, yayınlarımızda otosansür uyguluyoruz. Otosansür burada da işliyor, özgür bağımsız hissettiğimi söyleyemem; üç kere yutkunup ondan sonra konuşabiliyorum, bazen de hiç söyleyemiyorum.”

Çalışmaya katılanları, eleştiri nedeniyle karşılaşılabilecek olumsuzluklara ilişkin kaygıları, düşüncelerin açıklanmasından önce kişinin kendisini sınırlamasına da yol açabildiğini anlattı. Araştırmada, mevcut siyasi politika ve uygulamalara yönelik eleştirel veya karşıt görüş açıklamanın görevden alınma, soruşturma açılması ya da atama ve terfi süreçlerinde engellerle karşılaşma endişesi yaratabildiği belirtildi.

Sosyal medya paylaşımlarında da otosansür

Akademisyenlerin kendilerini sınırladıklarını anlattıkları alanlardan biri de sosyal medya oldu. Tezde, katılımcıların sosyal medya paylaşımları nedeniyle takip edilme, hedef gösterilme veya çeşitli tepkilerle karşılaşma kaygılarını dile getirdikleri görüşlere yer verildi. Sosyal medya kullanırken de kendisini baskı altında hissettiğini söyleyen bir akademiyen şöyle dedi:

“Özellikle sosyal medya konusunda tamamen kendimi baskı altında hissettiğimi söyleyebilirim. Oradan takip edildiğimi biliyorum. Sosyal medya paylaşımlarımda da bir sorunla karşılaşmadım, çünkü otosansür uyguluyorum burada da.”

Bir başka öğretim üyesi de mesleki konularda görüşlerini paylaşmak istediği halde trollerin tepkileri nedeniyle kendisini sınırladığını, “Sosyal medyayı aktif kullanan biriyim. Twitter’da 15 bin civarı takipçim var. Kimi zaman mesleki konularda böyle bir şeyler söyleyeyim, dokunayım, düşüncelerimi ifade edeyim diyorum; ama trollerden kaynaklı olarak düşüncelerimi tam da ifade etmiyorum” sözleriyle özetledi.

Bir diğer akademisyen sosyal medya paylaşımlarının kontrol edildiği hissini yaşadığını şöyle dile getirdi:

“Her anlamda kontrol ediliyoruz, sosyal medya hesaplarımıza kadar siyasi söylem dışında sosyal medyada da Instagram’da paylaştığımız fotoğraflara kadar her şekilde kontrol ediliyoruz. Bazı şeyleri paylaşamıyoruz. Bu yüzden üzerimizde bir kontrol, bir engellenme hissedip susuyoruz.”

Siyasi konularda eleştiri yapan akademisyenler soruşturma kaygısı taşıyor

Araştırmada siyasi konularda eleştiri yapmanın, akademisyenler açısından etiketlenme ve soruşturmayla karşılaşma kaygısı yaratabildiği de belirtildi. Katılımcılar siyasi konulardaki eleştirilerin doğurabileceği sonuçlara ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Özellikle politik konularda eleştiride bulunacağınız zaman bir şekilde etiketlenme, hatta soruşturma ve benzeri süreçlerle karşılaşma riskiniz çok fazla.”

Tezde bu tür kaygıların akademisyenlerin düşüncelerini özgürce paylaşmalarını sınırlayabildiği belirtildi. Katılımcıların bir bölümü, siyasi açıdan eleştirel görülebilecek konularda görüş açıklamanın mesleki gelecekleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğinden endişe ettiklerini anlattı. Araştırmada soruşturma kaygısı, işten çıkarılma endişesi ve kadro veya terfi süreçlerinde engellerle karşılaşma ihtimali, otosansürle bağlantılı sorunlar arasında değerlendirildi.

“Araştırılmasında sorun yaşıyoruz”

Araştırmanın bilimsel özgürlük bölümünde, özellikle siyasi sonuçları olabilecek veya bazı kesimleri rahatsız edebilecek araştırmaların yürütülmesi ve yayımlanmasıyla ilgili sorunlar da gündeme geldi. Akademiyen bu alandaki deneyimini şöyle anlattı:

“Özellikle siyasi sonuçları olabilecek ve birilerini rahatsız edebilecek türden çalışmaların yayınlanmasında, araştırılmasında sorun yaşıyoruz.”

Çalışmada, akademisyenlerin araştırma alan ve konularına siyasi veya ekonomik nedenlerle müdahale edildiğini düşündükleri belirtildi. Özellikle sosyal bilimler alanında bu durumun akademik özerklik bakımından önem taşıdığı vurgulandı. Araştırmada bilimsel özgürlüğün yalnızca araştırma yapabilme hakkıyla sınırlı olmadığı; araştırma sonuçlarını yayımlama, bilimsel etkinliklere katılma ve çalışmaların sonuçlarını özgürce paylaşma olanaklarını da kapsadığı ifade edildi. Katılımcılar, araştırma ve proje faaliyetlerinde bütçe yetersizliğinin de sınırlayıcı bir etken olduğunu belirtti. Tezde, siyasi veya ekonomik açıdan belirli beklentileri karşılamayan araştırmaların desteklenmemesi ihtimaliyle ilgili görüşler de yer aldı.

İşten çıkarılma ve kadro alamama korkusu

Görüşmelerde, işten çıkarılma endişesinin ve atama süreçlerinde sorun yaşama ihtimalinin akademisyenlerin düşüncelerini açıklama biçimlerini etkileyebildiği ifade edildi.

“Ben siyasal bilgiler fakültesine geldiğimden beri maalesef çeşitli davalar ya da akademik özlük haklarıma yönelik saldırılar oluyor. Sadece siyasal bilgilerden bahsetmiyorum, herkese başka şekillerde oluyor. Mesela araştırıma görevlilerinin 33a’dan 50d’ye geçirilmesi. Yani bütün bu süreçlerin hepsi birer birer dava sürecine dönüştü ve işi politize etti.”

Akademisyen, kadroların siyasi baskı aracı olarak kullanılabildiğini düşündüğünü şu sözlerle ifade etti:

“Kadro meselesi artık bir sopaya dönüştürüldü siyasi iktidar tarafından, dolayısıyla çok uzun yıllardan beri hocalarımıza hak ettikleri kadrolar verilmiyor.”

Üniversite yöneticilerini kim belirliyor?

Araştırmanın bir diğer önemli bulgusu, akademisyenlerin üniversite yönetiminde söz sahibi olamama ve yöneticilerin belirlenme biçimine ilişkin eleştirileri oldu. Bir akademisyen, “En önemli özerklik sorununun rektörlerin seçimle değil cumhurbaşkanı tarafından atanması olduğunu düşünüyorum. Aynı şey dekanlar ve bölüm başkanları için de geçerli” dedi.

Bir diğer katılımcı ise üniversite yönetiminde kararların tabandan başlayarak alınması gerektiğini, “Kişiler karar alıyor, oysa kurumlar söz sahibi olmalı, yani en alttan anabilim dallarından bölümlere, bölümlerden dekanlıklara, fakülte yönetim kurullarından daha yukarıya yani tabandan gelen bir demokratik süreç olmalı” sözleriyle savundu.

Araştırmada seçimle göreve gelinmesi dışında, yöneticilerin etik ilkelere uymaması veya görevlerini yerine getirmemesi durumunda güven oylaması gibi yöntemlerle görevden alınabilmelerinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

“Hoşlarına gitmeyen insanların kadrolarını geciktiriyorlar”

Çalışmada özerklik tartışmasına yönelik, “Üniversitelerin hiçbir özerkliği yok, hatta üniversiteler ile YÖK işbirliği yapıp hoşlarına gitmeyen insanların kadrolarını geciktiriyorlar bazen işten alıyorlar, bu da bir hukuksuzluk, adaletsizlik” diyen de vardı. Araştırmada akademik kadrolara ilişkin kararların siyasi yakınlık veya eş-dost ilişkileri üzerinden verilebildiğine yönelik katılımcı eleştirileri de aktarıldı. Akademisyenler, atama ve yükseltme süreçlerinde nesnel ölçütlerin uygulanmasının önemini vurguladı.

Üniversitelerin bütçesi ve muhalif araştırmalara destek sorunu

Akademisyenler, yetersiz finansmanın araştırma projelerini ve bilimsel etkinliklere katılımı sınırlayabildiğini belirtti. Bazı katılımcılar, özellikle sosyal bilimlerdeki araştırmaların yeterli kaynak bulamadığını ifade etti. ODTÜ’den bir akademisyen, “Mali sıkıntılar mevcut, doğru düzgün bütçe verilmiyor; bazı projeler için bütçe çıkmıyor. Mesela bölümdeki muhalif hocaların bazı projeleri kesinlikle desteklenmiyor” diye konuştu.

Araştırmada devlet finansmanının yetersizliği nedeniyle üniversitelerin özel sektörle işbirliğine yönelmesi de yer aldı. Bir öğretim üyesi “Üniversitede çeşitli projeler geliştirmek isteniyor, ama deniyor ki A şirketinin şu konuda bir ihtiyacı var bu projeyi o şekilde yaparsan seni desteklerim, ama o şekilde yapmayacaksan desteklemiyorum diyor, sopa olarak kullanıyor aslında” dedi.

Derslere, müfredata ve bilimsel etkinliklere müdahale

Akademik özgürlük araştırmasında yalnızca siyasi açıklamalar ve araştırmalar değil, derslerin içeriği ve öğretim faaliyetleri de incelendi.

Çalışmaya katılan akademisyenler, program ve ders açma ya da kapatma kararları, standartlaştırılmış müfredat, ders materyallerini seçme özgürlüğü ve bazı konuların derslerde ele alınmasına ilişkin sınırlılıklar konusunda sorunlar bulunduğunu belirtti. Tezde, akademisyenlerin derslerinde kendi düşüncelerini açıklamaktan, belirli siyasi konuları tartışmaktan veya bazı öğrencileri rahatsız edebilecek meseleleri ele almaktan kaçınabildikleri değerlendirildi. Bunun nedenleri arasında soruşturma açılması, görevden uzaklaştırılma veya işten çıkarılma endişesi sayıldı. Araştırmada ayrıca konferans ve panellerin iptal edilmesi, bazı ders kitaplarının veya materyallerinin yasaklanması ve müfredat üzerindeki sınırlamalar, öğretim özgürlüğüne ilişkin sorunlar olarak ele alındı.

Akademik teşvik sistemi de eleştirildi

Çalışmada yer alan görüşlere göre, bazı akademisyenler akademik teşvik sisteminin çok sayıda ve hızlı yayın yapma baskısı oluşturduğunu, bunun da araştırmaların niteliği ve akademisyenlerin kendi çalışma hızlarını belirleyebilmesi açısından sorun yaratabildiğini ifade etti. Ancak teşviklerin yararlı bir uygulama olduğu vurgulandı.

Siyasi baskı ve korku ortamı üniversite özerkliğine tehdit olarak gösterildi

Araştırmada akademisyenlere, üniversite özerkliği ve akademik özgürlüğün önündeki tehdit ve engellerin neler olduğu da soruldu.

Akademisyenler, siyasi baskının üniversitelerin yönetiminden akademik çalışmalara kadar farklı alanları etkileyebildiğini düşündüklerini belirtti. Üniversitelerin siyasi iktidarın uzantısı gibi görülmesi ve üniversite ile iktidar arasındaki çatışmaların eğitim, araştırma, mali ve yönetsel süreçlere yansıması eleştirildi.

Korku ortamı ise akademisyenlerin düşüncelerini açıklarken işlerini kaybetme, soruşturma açılması veya yükselme süreçlerinde engellerle karşılaşma kaygısı taşımasıyla ilişkilendirildi.

Çalışmada bu kaygıların akademisyenleri daha az riskli konulara yöneltebildiği, tartışmalı gördükleri meseleleri araştırmaktan kaçınmalarına veya araştırma sonuçlarını yazarken kendilerini sınırlamalarına neden olabildiği ifade edildi. Araştırmada üniversitelerin özel sektörün hedef ve beklentilerine göre şekillenmesinin akademisyenlerin bireysel araştırma ilgilerini ve toplumsal ihtiyaçları geri plana itebileceği yönündeki görüşler de yer aldı.

Hesap verebilirlik konusunda bazı akademisyenler hesap verebilirlik uygulamalarını özerkliğe müdahale riski taşıyan denetim mekanizmaları olarak gördü. Bazıları üniversitelerin ve akademisyenlerin karar ve faaliyetlerinden sorumlu olması gerektiğini savundu.

Akademisyenlerden çözüm önerileri

Araştırmada akademisyenlerin çözüm önerilerini özetle şöyle anlattı:

“Bence en başta siyasal iktidarın kurduğu baskının kalkması lazım, bu üniversiteleri etkiliyor, insanların siyasi partiye muhtaç olmaktan çıkarılması gerekiyor.”

“Yepyeni bir Yükseköğretim mevzuatının oluşturulması gerekiyor bugünkü sistem artık kilitlendi, çalışmıyor.”

“Akademisyenlerin kendilerini rahat ve özgür hissetmelerinin bir yolu örgütlü mücadeledir, sendikalı mücadele yapısıdır.”

“Seçimin olması önemlidir, yani akademisyenlerin kendi içerisinde demokratik şeffaf katılımcı kararlar alabilmesi gerekir.”

“Temel çözüm liyakat, bu nedenle buralarda düzenleme şart.”

“Neoliberalizmin yarattığı bir sistemde sizi kontrol eden bir mekanizmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Bilim doğal olarak itaatsizlik istiyor, buradan hareketle de bir itaat sürecinin dışında kalma mücadelesini hep veriyor, vermeli.”

Çalışmada ayrıca, politika önerileri, üniversite yöneticilerinin üniversite bileşenlerinin katılımıyla demokratik seçimlerle belirlenmesini, yöneticilerin görevden alınabilmesi için güven oylaması gibi yöntemlerin değerlendirilmesini ve karar alma süreçlerinin katılımcı hale getirilmesi de öneriler içinde yer aldı. Üniversitelerin yeterli devlet finansmanına sahip olması, kaynakların dağılımında özerkliğin güçlendirilmesi, atama ve yükseltmelerde liyakatin esas alınması, akademik özgürlüğün yasal güvenceye kavuşturulması ve hesap verebilirlik uygulamalarının özerkliği ihlal etmeyecek şekilde düzenlenmesi yönünde öneriler sunuldu.

Aynı sorunlar 2026’da da devam ediyor: “Ya susacaksın ya da cezaya razı olacaksın”

Bu bulguları destekleyen başka bir araştırma ise Kanarya Gaye Öner’in Bahçeşehir Üniversitesi’nde hazırladığı “Yükseköğretimde İptal Kültürü ve Akademik Özgürlük: Akademisyen Deneyimlerine Dayalı Nitel Bir Araştırma” başlıklı tez oldu. Nisan 2026’da kabul edilen çalışmada, Mersin’deki bir devlet ve bir vakıf üniversitesinde görev yapan beş akademisyen ve beş yönetici olmak üzere toplam 10 kişiyle görüşmeler yapıldı.

Araştırmada, akademisyenlerin söyledikleri sözler veya sosyal medya paylaşımları nedeniyle hedef alınabileceklerini düşünerek kendilerini sınırlayabildikleri belirtildi. Bu çekincenin yalnızca açık bir yasak veya resmi yaptırım karşısında değil, tepki görme ve sözlerinin daha sonra kendilerine karşı kullanılma ihtimali nedeniyle de ortaya çıkabildiği aktarıldı.

Görüşmelerde bir akademisyen “Kendimi sansürlüyorum” dedi. Aynı kişi sosyal medyada bir içeriği beğenmekten bile kaçındığını, “Beğenme butonuna basmaktan bile kaçınıyorum” sözleriyle anlattı. Başka bir öğretim üyesi ise, karşı karşıya kaldığını düşündüğü durumu, “Ya susacaksın ya da cezaya razı olacaksın” diyerek ifade etti.

Araştırma katılanlardan bir akademisyenin “Ekonomik sebeplerden dolayı konuşamıyorsunuz” sözleri de yaşanan çekincelerin geçim ve iş güvencesiyle ilişkisini ortaya çıkardı. Tezde, akademisyenlerin tepki görme veya işlerini kaybetme endişesiyle görüşlerini açıklamaktan vazgeçebildiği, ifadelerini yumuşatabildiği ya da tartışmalı konulardan uzak durabildiği belirtildi.

Sosyal medyadaki tepkiler soruşturma ve görev kısıtlamalarına dönüşebiliyor

Araştırmada sosyal medyada bir sözün veya davranışın gündeme taşınmasının ardından gelişen tepkilerin, bazı durumlarda üniversite yönetimlerinin devreye girmesiyle kurumsal boyut kazanabildiği aktarıldı. Katılımcıların anlatımlarında idari soruşturmalar, derslerin alınması ve görevlerin sınırlandırılması gibi deneyimlere yer verildi.

Çalışmaya katılan bir akademisyen, “Hakkında soruşturma açılıyor” sözleriyle kurumsal sürece dikkat çekti. Başka biri, bir akademisyenin yaşadığı durumu “Dersleri elinden alındı” ifadesiyle anlattı. Akademisyenler, “Bu açık bir mobbingtir. Ders sizden alınıyor…” dedi.

“İşlemeyeceksin bu konuları”

Araştırmada akademisyenlerin kendilerini sınırladıkları da görüldü. Bazı katılımcılar, belirli konuların sınıfta ele alınmasının tepki veya şikayetlere yol açabileceği endişesini dile getirdi.

Bir akademisyen derslerdeki sınırlamaları “İşlemeyeceksin bu konuları diyorlar” sözleriyle anlattı. Başka katılımcı konuya yönelik toplumsal çekinceyi, “LGBTQ büyük bir tabu” ifadesiyle anlattı.

Başka bir akademisyen, sınıfta söylenenlerin farklı biçimde aktarılabilmesi ihtimalini “Bir cümle gün sonunda bine dönüşebiliyor” sözleriyle anlattı.

Araştırmada bazı akademisyenlerin tepki görmemek için ders anlatma biçimlerini değiştirebildikleri de aktarıldı. Bu durumun, öğretim elemanlarının bilimsel ve pedagojik tercihleri üzerinde baskı oluşturabileceği belirtildi. Tezde ayrıca, öğrencilerin notlar veya şikâyetler üzerinden akademisyenler üzerinde baskı kurabildiğine ilişkin bir akademisyenin “Düşük not veriyorsanız… İptalsiniz” sözlerine yer verildi.

Dışlanma, kadro sorunları ve psikolojik baskı

Çalışmada akademisyenlerin karşılaştıklarını anlattıkları olaylarda; dışlanma, akademik çevrelerden uzaklaşma, kadro ve unvan sorunları, kurumsal güvenin zedelenmesi ve psikolojik etkileride yer aldı. Bir akademisyen, “Güç merkezinin dışında kenarda dışlanıyorum” bir diğer, “Kadro yıllarca çıkmadığını görüyoruz…” dedi.

Araştırmada akademik işbirliğinin zayıflaması, çalışma ortamının bozulması ve üniversiteden ayrılma ihtimali de ele alındı. Bazı katılımcılar, baskı ve dışlanma deneyimlerinin meslektaşlarla işbirliğini zorlaştırabildiğini, kuruma duyulan güveni zedeleyebildiğini ve akademik üretimi etkileyebildiğini anlattı. Bir öğretim üyesi, “Ciddi tükenmişlik, depresyon” diğeri “Psikolojik baskı” olarak özetledi.

Etik ihlalin ortaya çıkarılmasıyla fikirlerin cezalandırılması aynı değil

Araştırmada, etik ihlallerin ortaya çıkarılması ve hesap verebilirlik talebinin her durumda haksız sayılamayacağını, ancak eleştiri ile cezalandırma arasındaki sınır belirsizleştiğinde akademik özgürlüğün zarar görebileceğini vurguladı. Araştırmada sosyal medyada başlayan tepkilerin bağlamından koparılan ifadeler, bilgi kirliliği, hedef gösterme ve orantısız tepkilerle büyüyebildiği de ifade edildi. Tezde, kişilerin yalnızca fikirleri nedeniyle cezalandırılmaması, idari kararların kanıta ve açık ilkelere dayanması, farklı görüşlerin tartışılabildiği bir akademik ortamın korunması gerektiği vurgulandı.

Özel Haber Haberleri