HASAN AYDIN
Bilim pahalı, akademisyen ucuz: Vakıf üniversitelerinin yeni düzeni
HASAN AYDIN
Yakın dönemde işine son verdiği akademisyenler ve yoğun tanıtım reklamlarıyla gündeme gelen vakıf üniversiteleri, 2026 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçlarının ardından bu kez de astronomik öğrenim ücretleriyle tartışılmaya başlandı.
Milyonlarca vatandaşın açlık sınırının altında kalan gelirlerle yaşamını sürdürmeye çalıştığı ülkemizde, birçok vakıf üniversitesi, yaşanan gerçek enflasyon oranlarını dikkate almadan önümüzdeki öğretim yılında hazırlık ve birinci sınıfa yeni kayıt yaptıracak öğrencilerin öğrenim ücretlerinde yüzde 40 ila yüzde 159 arasında değişen oranlarda zam uyguladı. Bu ücretler, gelir dağılımının bozuk olduğu bir ülkede yükseköğretime erişim açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Yıllık 3 milyon 740 bin TL tutarındaki öğrenim ücretiyle Türkiye’nin en pahalı tıp fakültesi unvanını alan İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Tıp Fakültesi, bu ücretiyle dünyanın en prestijli üniversiteleri arasında gösterilen Oxford Üniversitesi’nin (yıllık 2,3-3,9 milyon TL) ve Cambridge’in (yaklaşık 4,4 milyon TL) eğitim ücretleriyle yarışır hale geldi.
Bu rakamlar, yalnızca eğitim ücretlerini kapsamaktadır. Barınma, yemek, ulaşım, kitap ve diğer yaşam giderleri eklendiğinde, program türüne göre dört veya altı yıllık bir üniversite eğitiminin toplam maliyeti milyonlarca TL'yi bulmaktadır.
Öğrenim ücretlerinin yüksek oluşuna ilişkin yapılan itiraz ve şikâyetler üzerine bazı vakıf üniversitelerinin yöneticileri ek indirimler, taksitli ve peşin ödeme imkânlarından bahsetmeye başladılar. Öte yandan ara sınıflarda yüzde 25'lik öğrenim ücreti artışı sınırına uyulmadığı yönünde gelen şikâyetler üzerine Yükseköğretim Kurulu (YÖK), vakıf üniversitelerine bir yazı göndererek 2026-2027 eğitim-öğretim yılı öğrenim ücret artışlarının, yüzde 25'i aşmaması yönündeki genel kurul (8 Temmuz tarihli) kararına uymalarını istedi.
YÖK'ün 27 Mart 2026 tarihli Yükseköğretim İstatistikleri Bülteni'ndeki verilere göre 2024-2025 öğretim yılında vakıf üniversiteleri ve vakıf meslek yüksekokullarında eğitim gören öğrenci sayısı 820 bin 769 iken, bu sayı 2025-2026 yılında 855 bin 626'ya yükselmiştir. 2026 yılı itibarıyla açık öğretim hariç, yükseköğretim kurumlarındaki öğrencilerin yüzde 78,9’u devlet üniversitelerinde, yüzde 21,1’i ise vakıf üniversitelerinde okumaktadır.
Vakıf üniversitelerinin kuruluşu ve hukuki durumu
4 Kasım 1981 tarihinde, yükseköğretim sistemini tek çatı altında toplayıp merkezi olarak denetlemek için 12 Eylül darbecileri tarafından 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu çıkarıldı.
1982 Anayasası'nın 130. maddesiyle vakıfların yükseköğretim kurumu kurabilmesine anayasal dayanak sağlandı. Bu maddenin ikinci fıkrasında şu hükme yer verilmişti:"Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla vakıflar tarafından Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir." Bu hükümle ilk kez vakıfların yükseköğretim kurumu kurabilmesinin anayasal temeli oluşturuldu. Daha sonra Anayasa'daki hükmün uygulanabilmesi amacıyla 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'na ek maddeler eklenmiştir. Kanun'un Ek 2 ila Ek 15. maddeleri arasında yer alan düzenlemelerle vakıf yükseköğretim kurumlarının kuruluş şartları, mali yapısı, yönetimi ve denetimine ilişkin esaslar düzenlenmiştir. Bu kapsamda vakıf üniversiteleri, kamu tüzel kişiliğine sahip yükseköğretim kurumlarıdır.
Lise mezunu öğrenci sayısının artması, devlet üniversitelerindeki kontenjan sayısının yetersizliği ve özellikle büyük şehirlerde üniversitelere olan talebin öne çıkması, vakıf üniversitelerinin sayıca artmasına neden oldu. Devlet ise vakıfların eğitim alanına yatırım yapması için yasal ve idari desteklerle, maddi teşvikleri devreye soktu.
20 Ekim 1984'te Ankara'da ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent (Bilim Kent) öncülüğündeki vakıflar tarafından kuruldu. Bilkent'in ardından 1992 yılında Koç Üniversitesi, 1994'te ise Başkent Üniversitesi kuruldu. 1996-1997 yılları arasında ise özellikle İstanbul ve Ankara gibi büyük iller başta olmak üzere bazı büyük şehirlerde vakıf üniversitelerinin sayıları hızla artmaya başladı. Daha sonraki süreçte, serbest piyasa koşulları içerisinde, yüksek öğrenime erişimde ekonomik imkânların belirleyici hale gelmesine neden olan vakıf üniversiteleri, eşit koşullarda verilmeyen kamu eğitimi tartışmalarının da merkezine oturdu.
Geçen 42 yıl içinde YÖK'ün 2026 yılına ait resmi istatistiksel verilerine göre vakıf üniversitesi sayısı 75'e, vakıf meslek yüksekokulu sayısı da 4'e çıktı. Devlet üniversitesi sayısı ise 129'dur. Koç, Sabancı ve Bilkent üniversiteleri gibi bazı vakıf üniversiteleri, belli kriterleri olan 2026 yılı uluslararası üniversite sıralamalarında yer alarak araştırma performanslarıyla öne çıkarken, bazı vakıf üniversiteleri ise daha çok eğitim odaklı bir eğitim modeli benimsemiştir. Vakıf üniversitelerinin niceliksel olarak büyümesi beraberinde yeni sorunları gündeme taşımıştır.
Vakıf üniversitelerinde verilen eğitimin niteliği, bilimsel araştırmalara ayrılan kaynağın miktarı, akademisyenlere nasıl bir çalışma ortamı sağlandığı, öğrencilerden alınan yüksek tutardaki öğrenim ücretlerinin hangi hizmete dönüştürüldüğü, mezunların başarılarının hangi seviyede olduğu ve mali şeffaflığın topluma ne kadar anlatıldığı da tartışılması gereken konulardır.
Vakıf üniversiteleri, 2547 sayılı Kanun’un 56. maddesinde yer alan mali kolaylıklardan, emlak vergisi gibi muafiyetlerden istifade ederler. Bu üniversitelerin bazı uygulamalarında ticari işletme mantığına yaklaşıldığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. Devasa gelir ve gider tablolarının görüldüğü bu alanda, çoğunlukla mali fazlalık oluşabilmektedir. Bu gelir fazlalığının üniversitenin amaçları doğrultusunda yeniden kullanılıp kullanılmadığına ilişkin eleştiriler tam da bu noktada yoğunlaşmaktadır. Özel üniversite kurmakla piyasanın çekim merkezi olacak bazı özelliklerinin öne çıkarılamayacağı düşünülerek vakıf üniversitelerinde karar kılındığı iddiasında olan ekonomistler de hiç de haksız değiller.
Vakıf üniversitelerinin en belirgin özelliği yönetim yapılarının mütevelli heyeti etrafında şekillenmesidir. En az 7 üyeden oluşan bu heyet, 4 yıllığına yalnızca bütçeyi değil üniversitenin geleceğini belirlemektedir.
Rektörlerin atanmasından, öğretim üyelerinin sözleşmelerine, yöneticilerin görevlendirmelerinden, akademik yapılanmaya kadar hemen hemen her konuda belirleyici konumdadır. Araştırma ve akademik faaliyetler için elzem olan bilimsel özgürlüğü güvence altına alması gereken mütevelli heyeti üyeleri, maalesef üniversiteleri yalnızca mali tablolar üzerinden yönetmeye çalışmaktadır. İlgili yasayla yükseköğretimde ticaretin değil, kamu hizmeti niteliğinin korunması istenmiştir. Bunun için de bina, araç, gereç ve diğer maddi yapılarla bunların sağlanması için yeteri kadar bir meblağın tahsisi gibi güvenceler öngörülmüştür. Yasaya rağmen bazı kurucu vakıfların, zorunlu gerekleri yıllar içinde tam olarak yerine getirmediği tartışmaları kamuoyuna yansımıştır.
Vakıf üniversitelerinin bazıları geniş yatay alanlara ve kampüslere sahipken, bazıları da şehir içindeki çok katlı binalarda eğitim vermektedir. Bir vakıf üniversitesi bir yıllık eğitim için milyonlarca TL'lik öğrenim ücreti talep ediyorsa, buraya kayıt yaptıran öğrenciler, yalnızca modern sınıflar değil, güçlü bir akademik kadronun olduğu ortam, sosyal olarak rahat edebileceği bir alan ve mezuniyet sonrasında güçlü bir kariyer olanaklarını da haklı olarak bekleyeceklerdir.
Vakıf üniversitelerinin gelir ve gider çarkı
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, ilgili mevzuat ve mali raporlar incelendiğinde, vakıf üniversitelerinin finansman yapısının tek boyutlu olmadığı görülmektedir. Her ne kadar ana gelir kalemini yerli ve yabancı öğrencilerden alınan öğrenim ücretleri (ön lisans, lisans, lisansüstü, hazırlık ve yaz okulu vb.) oluştursa da kurumların bütçesini besleyen farklı kaynaklar da mevcuttur. Kurucu vakfın sağladığı bina, arsa ve nakit sermaye desteklerinin yanı sıra üniversite hastaneleri ile kampüs içi işletmelerden (kantin, kafeterya, konferans salonu vb.) elde edilen kira ve ticari gelirler bütçenin önemli bir parçasını oluşturur. Akademik üretimin finansmanında ise TÜBİTAK, KOSGEB, savunma sanayii ve kalkınma ajansları gibi kamu kurumlarının teşvikleri, AB destekli yurt dışı fonları ile akademisyenlerin yürüttüğü teknoloji transferi ve danışmanlık projeleri devreye girmektedir. Ayrıca sürekli eğitim merkezlerinin açtığı kurslar, bağışlar ve sponsorluklar da alternatif gelir kaynakları arasındadır.
Üniversitelerin gider kalemleri ise kurumun kapasitesine, tıp fakültesi veya hastane barındırıp barındırmamasına ve bilimsel araştırmalara verdiği ağırlığa göre şekillenmektedir. Bütçenin en büyük yükünü; maaş ile SGK primlerinden oluşan personel giderleri ve başarılı öğrencilere ayrılan burslar (cari transferler) çekmektedir. Bununla birlikte devasa kampüslerin elektrik, su, ısınma, internet ve temizlik gibi temel işletme maliyetleri ile mal ve hizmet alımları da hatırı sayılır bir yer tutmaktadır. Eğitim-öğretim ile Ar-Ge yatırımlarının yanı sıra, sermaye giderleri, uluslararasılaşma çalışmaları ve son yıllarda üniversitelerin bütçesinde giderek daha fazla yer kaplayan tanıtım ve reklam harcamaları da başlıca gider kalemlerini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak; vakıf üniversitelerinin devasa rakamlara ulaşan mali tabloları tek başına bir başarı göstergesi olamaz. Bu gelir-gider tabloları ancak elde edilen gelirlerin hangi önceliklere harcandığı, kurumun araştırma performansı, öğrenci memnuniyeti ve mezunların istihdam başarılarıyla birlikte değerlendirildiğinde gerçek bir anlam kazanacaktır.
Vakıf üniversitelerinde başarılı öğrencilere verilen burslar
Kamuoyunun finansmanı konusunda merak ettiği konulardan biri de başarılı öğrencilere verilen tam veya kısmi burslardır. Burslar büyük ölçüde üniversitenin kendi bütçesinden karşılanmaktadır. Burs verilmesinin en önemli amaçlarından biri, yüksek başarı gösteren öğrencileri üniversiteye çekebilmektir. YKS başarı puanı yüksek olan öğrencilerin bir vakıf üniversitesini tercih etmesi üniversitenin ilgili programındaki taban puanıyla başarı sıralamasını yükseltir. Böylece üniversite öğrenciler nezdinde akademik bir itibar kazanır, rekabet gücü artar. Süreç içinde ilgili vakıf üniversitesi, mezunlarının başarısıyla birlikte ulusal ve uluslararası sıralamada görünürlüğünü artırmış olur. Burs verme politikaları, birçok üniversite için kurumsal bir stratejinin önemli bir unsurudur.
Tam burs kazanan öğrencilerle, ücret ödeyerek kayıt yaptıran öğrencilerin aynı sınıfta eğitim görmeleri, öğrencilerin akademik seviyeleri yüzünden öğrenme hızını da etkileyebilmektedir. Öğretim elemanları dersin seviyesini belirlerken zorlanabilmektedir. Deneyimli öğretim elemanları, sınıf içi akademik farklılıkları, destek dersleri, ek kaynakları önerme ve farklı öğretim yöntemleri ile azaltmaya çalışmaktadırlar.
Akademik özgürlük
Yüksek orandaki öğretim ücretleriyle dikkat çeken vakıf üniversitelerinde, öğretim elemanlarının herhangi bir baskı, yönlendirme ve zorlama olmadan bilimsel ölçütler ve etik kurallar ekseninde eğitim, öğretim, bilimsel araştırma ve yayın faaliyetlerini yürütmeleri gerekmektedir.
Mevcut durumun analizi yapıldığında vakıf üniversitelerinde yaygınlaşan belirli süreli iş sözleşmeleri ve temelsiz gerekçeler (ekonomik küçülme, bölüm kapatma, norm kadro fazlası) sıralayarak gerçekleşen işten çıkarmalar, akademisyenleri sürekli bir gelecek kaygısı içine sokmaktadır. Bazı vakıf üniversitelerinde, öğretim üyelerinin haftalık ders yükünün fazla olması, bilimsel araştırmaya yeterince zaman ayıramaması, öğrenci memnuniyeti anketleri, yayın ve proje sayısının performans ölçütü olarak kullanılması gibi sorunlar vardır.
Sözleşme yenileme belirsizliğinin olduğu üniversitelerde, gelecek kaygısı yaşayan bir akademisyen; eleştirel bir görüşü ifade ederken, tartışmalı konulara ilişkin bilimsel çalışmalara yönelirken ya da haksız idari kararlara itiraz ederken daha temkinli davranma eğilimine girebilmektedir. İş güvencesi, sadece akademisyenin kişisel haklarını ilgilendiren bir konu değildir; aynı zamanda üniversitenin bilim üretme kapasitesini de etkileyebilir. Kendisini güvende hisseden, araştırmaya zaman ayırabilen ve bilimsel görüşlerini ifade edebilen akademisyenlerin uzun vadeli araştırma projeleri geliştirme ve nitelikli yayın yapma olasılığı artabilir. Üniversitelerin gerçek sermayesi beton binalar değil, özgür düşünüp laboratuvarında bilimsel çalışma yapan akademisyenleri ve dersliklerde mevcut gerçekleri sorgulamayı öğrenen öğrencileridir.
Son yıllarda vakıf üniversitelerinde, her akademik yılın sonunda akademisyenlerin aleyhine yaşanan gelişmeler ve işten çıkarmalar, bu temel anlayışın aşındığına işaret etmektedir.
12 Temmuz 2026 günü akademisyen örgütleri ve eğitim sendikalarının ortak olarak yaptıkları açıklamalara göre 1 Ocak 2024 ile 8 Temmuz 2026 tarihleri arasında en az 446 akademisyenin işine son verildi. Sadece son bir ay içinde İstanbul'daki bazı vakıf üniversitelerinde 150'den fazla öğretim elemanının sözleşmesi yenilenmedi.
2 Temmuz 2026 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulan ve kamuoyunda daha çok öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenleme ile gündeme gelen kanun teklifinde öğretim elemanlarının atanmasında yeniden güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını öngören ilgili madde, muhalefetin ve eğitim sendikalarının tepkisi üzerine, 30 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleşen TBMM Genel Kurulu görüşmelerinde verilen önerge ile düzenlemeden çıkarıldı.
Bilim, yerleşik kabulleri sorgulayan yeni fikirler sonucunda gelişir. Akademik özgürlüğü güvence altına alan yasal düzenlemeler güçlendirilmeli, akademisyenlerin iş güvencesi artırılmalı, akademisyenlerin sendikalaşmalarının önü açılırken mütevelli heyetlerinin yetkileri dengelenmelidir. Rektör ve üst yönetim atamalarında liyakat esas alınmalı, üniversitelerin mali yapısı şeffaflaştırılmalı, öğrenim ücretleri tespitinde gerçek enflasyon rakamları dikkate alınmalı, yasal üst sınır getirilmeli, burs sistemi ise geliştirilmelidir.
Her şeyden önce eğitimde fırsat eşitsizliğini ortadan kaldıracak parasız kamu eğitimine öncelik tanıyarak, devlet üniversitelerinin güçlendirilmesi için çaba sarf edilmelidir.
Vakıf üniversitelerinin ilan ettiği yüksek düzeydeki öğrenim ücretleri, yalnızca eğitim ekonomisinin değil, Anayasa'nın fırsat eşitliği, yükseköğretimin kurumsal niteliği ve sosyal devlet anlayışı açısından tartışılmalıdır. Vakıf üniversitelerinin ticari bir işletme değil, Anayasa’nın 130. maddesine uygun olarak kamu hizmeti sunan bilim kurumları olarak işlev görmeleri şarttır.
2026 YKS sonuçları 1: Eğitimde fırsat eşitsizliğinin göstergesi
23/07/2026 00:101 Haziran'dan 14 Temmuz'a özel sektör öğretmenlerinin mücadelesi
14/07/2026 12:08LGS sonuçları ne anlatıyor?
11/07/2026 10:19TÜİK verileri ve maaş zamları
05/07/2026 00:10Emeklilerin ortak geleceği çalıştayı
21/06/2026 05:50YKS: Bilginin mi, imkanın mı sınavı?
20/06/2026 08:02LGS'de fırsat eşitsizliği: Aynı sınav, farklı koşullar
12/06/2026 09:50Dünya Çevre Günü ve çevre hakkı
05/06/2026 07:12
