Akşam Köşesi / Kutlanacak ne var ki ortada çiçekler, güller uçuşturuyoruz havalarda?

Akşam Köşesi / Kutlanacak ne var ki ortada çiçekler, güller uçuşturuyoruz havalarda?

Kısa Dalga, gazetelerin köşe yazılarını gün boyu tarayarak gün sonunda size bir "Akşam köşesi" okuması getiriyor. Her fikirden köşe yazılarından önemli yerleri aktarmaktaki amacımız, olan biteni daha iyi anlayabilmek için çeşitli bakış açılarını sunabilmek. Köşe yazılarının tamamını okumak için başlıklarına tıklayın.

 

Kübra Par (Habertürk)

“Yegâne çözüm zihniyet devrimi yaratarak toplumsal cinsiyet eşitliği bilincini artırmak”

 Ağırlaştırılan cezalar ve kamera takip sistemleri ile kapkaç yüzde 80 oranında azaltılabildi ama kadınların şiddete uğramasının önüne neden geçemiyoruz?

Dün İbrahim Zarap denen pislik o vahşeti sokakta değil de evde uygulasaydı ruhumuz bile duymayacaktı.

Aslında daha derin bir boyutu var bu meselenin…

Cezalar istediği kadar ağırlaştırılsın; tutuklama ya da hapis yeterince caydırıcı değil.

Failler bir süre yatıp çıkıyor fakat aynı zihniyetteki binlerce adam benzerini yapmaya devam ediyor çünkü kadın dövmeyi, öldürmeyi yüz kızartıcı bir suç olarak görmüyorlar.

Hatta namus kavramı altına sığınıp yaptıklarıyla gurur duyuyorlar.

Bu toplum hırsıza, dolandırıcıya, vatan hainine yaptığı toplumsal baskıyı kadın döven adama yapmıyor.

Hırsızlık sabıkası almış biri iş bulamıyor, toplumda kabul görmüyor ama karısını, sevgilisini döven adamı kimse dışlamıyor. Utanç verici bir suç olarak değil, erkeğin öfkesinin kabul edilmiş olağan bir sonucu olarak görülüyor.

Erkeklerin kadının bütün hayatına karışabileceği fikri öylesine yerleşmiş ki gelenek kodlarına, her seferinde şiddete bahane üretiliyor. Evlilik kurumunun devamı kadının hayatından çok daha önemliymiş gibi davranılıyor, dayak yiyen kadın kısa bir süre sonra barışmaya zorlanıyor. Boşanması dahi çözüm olmuyor.

Uzun vadede bunun yegâne çözümü, gerçek bir zihniyet devrimi yaratarak toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bilinci artırmak.

 

Nagehan Alçı (Habertürk)

Feda kültürüne itiraz edin

 Ben bu 8 Mart’ta siz sevgili kadın okurlarıma feda kültürüne itiraz etmeyi öneriyorum.

Doğduğumuz andan itibaren bizlere fedakarlık yapmak, kendimizi arka plana atmak, saçımızı süpürge etmek öğretiliyor.

Çocuklarımız için, kocalarımız için, ailelerimiz için, eş-dost için vs vs.

Yapmayın! Kendinizi başkalarına feda ederek yaşamayı reddedin! Kendinizi ve isteklerinizi önemseyin. Elbette çocuklarınız ve aileniz sizin için vazgeçilmez, tabii onları seviyorsunuz ama önce kendinizi sevin. Kendinizi sevmezseniz çocuklarınızı onlara faydalı olacak şekilde sevemezsiniz.

Çocuklarınızı kendinizi onlara feda ederek büyütürseniz çocuklarınız da ileride kendilerini başkaları için feda eden insanlar olurlar…

 

 Sevilay Yılman (Habertürk)

Kutlanacak ne var ki ortada çiçekler, güller uçuşturuyoruz havalarda?

 

Neyi kutluyoruz?

Hemen her gün memleketin bir köşesinde kamuoyuna yansıyan ya da yansıyamayan kadına fiziksel, psikolojik şiddeti mi?

Ya da bir türlü durdurulamayan kadın cinayetlerini mi?

Toplumda hala kadının karşı cinsle eşit olduğu anlatılmaya çalışılan haykırışları, isyanları mı?

Karar mekanizmasında sadece erkeğin egemen olduğu, sırf komşular alışverişte görsün diye kadına kıyıda köşede pozisyonlar açan başta ülke olmak üzere yönetim anlayışımızı mı?

Anayasal temel hak ve özgürlüklerimizin bize lütfeder gibi sunulmasını mı?

Bir yıl öncesinden ne fark olmuş da kadının iyiliği adına kutlama yapıyoruz?

Kutlanacak ne var ki ortada çiçekler, güller uçuşturuyoruz havalarda?

Kadının bedeni üzerinde hakimiyeti olduğuna inanan zihniyetin, kültürün dipdiri ayakta duruşunu ve hatta son yıllarda iyice yükselişe geçmiş olmasını mı?

Yoksa kadının toplumda birey olarak hak ettiği yeri alması adına verilen mücadelelerde bir arpa boyu bile yol alınamamış olması mı kutlanası olaylar?

Veya kadının bu mücadelesine omuz veren, güç katan; “İstanbul Sözleşmesi” gibi bir uluslararası mutabakatın çöpe atılmaya çalışılmasını mı?

 

Abdulkadir Selvi (Hürriyet)

Dokunulmazlık dosyalarıyla ilgili olarak yine de toptancı bir yaklaşım yok

(…) Dokunulmazlıklarla ilgili olarak AK Parti kulislerinin nabzını tutmaya çalıştım. Daha sürecin başındayız. İlerleyen zaman içinde AK Parti’nin tavrının netleşmesi bekleniyor. Ama şunu söyleyebilirim: HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda toptancı bir yaklaşım yok.

Kobani fezlekeleri konusunda bir hassasiyet olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Öncelik Kobani ve terörle mücadeleye ilişkin dosyalarda. Bu dosyaların tamamı neredeyse HDP’lilerle ilgili.

Buna rağmen dokunulmazlık dosyalarıyla ilgili olarak yine de toptancı bir yaklaşım yok. Dosyalar tek tek incelenecek.

1- Suç isnadı nedir, fezleke hangi mahkemeden intikal etti?

2- Suçun ceza aralığı ne kadar?

İki kritere göre önce fezlekelerle ilgili tablo netleştirilecek.

 

Ahmet Hakan (Hürriyet)

En iyisi bu yaratıklara “terörist” muamelesi yapmak.

 Sosyal medya ayağa kalktı... “Tutuklansın” kampanyası yürütüldü... Bir kadını çocuğunun yanında öldüresiye döven şeref yoksunu adam bulundu... Devlet katlarından kınamalar geldi... Yetkililer üzüntü bildirdi... Bu arada her zaman olduğu gibi yine kadına el kaldıran haysiyetsizin siyasal görüşüne odaklanan gerzekler çıktı...

Bir kısırdöngüye düşmüş durumdayız.

Bir türlü kurtulamıyoruz.

Ne yaparsak yapalım, kadınlara şiddet uygulayan yaratıklar üzerinde etkili olamıyoruz toplum olarak.

Nasihat ediyoruz... Aldırmıyorlar.

 “Erkekliğe sığmaz” falan diyerek en önem verdikleri yerden yürüyoruz... Irgalanmıyorlar.

Utandırmaya çalışıyoruz... Hiç utanmıyorlar.

Annesinden, bacısından falan söz ediyoruz... Sıfır etki.

Galiba en iyisi bu yaratıklara “terörist” muamelesi yapmak.

Bir de bunu deneyelim. Belki işler.

 

Çiğdem Toker (Sözcü)

Covid-19 salgını en çok kadınların hayatlarını zorlaştırdı

Üç gün sonra da pandemide bir yılı geride bırakıyoruz.  Covid-19 salgını en çok kadınların hayatlarını zorlaştırdı.

Ev ile işyeri arasındaki sınırlar ortadan kalktı. Yeni durum, kadınların omuzundaki cinsiyetçi rolleri ağırlaştırdı.  Yetmezmiş gibi kadınların üzerine bir dalga daha geldi.

Eşitlik karşıtı ve gerici kesimler İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılmasını tartışmaya açtı.

Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan önce  “gözden geçireceğiz” demişti. Yakın zaman önce Saadet Partisi yönetici Oğuzhan Asiltürk,  kendisini ziyaretinin ardından “Aslında Erdoğan'ın da İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması görüşünde olduğunu” söyleyiverdi.

 

Deniz Zeyrek (Sözcü)

Mart sonuna kadar iktidar partilerindeki değişimleri kabine değişikliği ihtimallerini konuşacağız

  

18 Mart'ta MHP'nin büyük kongresi var.

24 Mart'ta ise AK Parti büyük kongresini toplayacak.

Cumhur İttifakı'nın iki partisi bir hafta arayla büyük kongre toplayınca, Ankara'da “iktidar cenahında 18-24 Mart haftası çok önemli gelişmeler olacak” beklentisi oluşmuş.

MHP kanadı bu bilgiyi teyit etmese de AK Parti tabanında, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın MHP lideri Devlet Bahçeli'yle görüşmelerinde kabine için isim istediği, ancak Bahçeli'nin kabul etmediği konuşuluyor.

Belli ki AK Parti tabanı, Erdoğan'ın parti yönetimiyle birlikte kabinesini de değiştirmesini bekliyor. Parti yönetimindeki önemli bazı isimlerin kabineye alınması isteniyor. İkinci bir beklenti de Aile ve Çalışma, Kültür ve Turizm, Çevre ve Şehircilik gibi bakanlıkların ayrılması. Böylece mevcut bakanlar yerinde kalsa dahi üç ya da dört yeni isim kabineye girebilecek.

Siz de göreceksiniz, bugünden mart sonuna dek en çok iktidar partilerindeki değişimleri kabine değişikliği ihtimallerini konuşacağız.

 

Asu Maro (Milliyet)

Özel indirimler, sürpriz hediyeler falan beklemiyoruz.

Çok şey mi istiyoruz acaba? Tüm dünyada kutlanan bir günü, biz Türkiye’de yaşayan kadınlar da normal bir “kutlama” olarak yaşamak istiyoruz. Kimseden pırlanta, kırmızı karanfil, mor menekşe, efendim “cinsi latif” güzellemeleri, bugüne özel indirimler, sürpriz hediyeler falan beklemiyoruz. Erkekler tarafından katledilen kadınların çetelesini tutmadığımız (65 günde 68 kadın), tecavüzcüler, katiller, failler olanca özgüvenleriyle sokaklarda dolaşamasın diye adliye kapılarında beklemediğimiz, evden işe her alanda istismar edilmediğimiz, erkeklerle eşit haklara sahip olduğumuz, “Kadına Şiddete Hayır” etiketini eklemeden sosyal medya paylaşımı yapabildiğimiz ve bütün bunlar sürdüğü için hakkımızı ararken yerlerde sürüklenmediğimiz, sıradan bir 8 Mart’tan söz ediyorum.

 

Timur Soykan (BirGün)

Reform sunumundan dört gün sonra

Erdoğan, reform paketinde nefret suçlarıyla mücadeleden bahsetmişti.

LGBT bireyleri sapkın ilan edip hedef gösterme yarışında sahnede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun vardı. Eşcinseller için “Bu tür çirkinlikler…” diyordu.

Erdoğan, “İfade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının en geniş şekilde teminat altına alacağız” demişti.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi, Kadıköy’deki eyleme katılan LGBT bireyler taksiden indirilip dövülerek gözaltına alındı. Onları korumak isteyenler de şiddet gördü. Olayı görüntüleyen gazeteciye polis tokat attı, kadın gazeteciler tekmelendi.

Erdoğan’ın reform sunumundaki “Tek bir kadının dahi şiddet mağduru olmadığı güne kavuşana kadar mücadeleyi sürdüreceğiz” sözünden dört gün sonra kadınlar saçlarından çekilerek polis aracına götürülüyordu.

 

Selin Sayek Böke (BirGün)

Rejim pandemiyle pekiştiriliyor

(…) Sosyal devletin güvencesini, örgütlenme hakkını yok ederek her şeyi piyasalara teslim eden sömürü düzeni güç dengelerini muhafaza ediyor. Erkek şiddetini ve eril tahakkümü cesaretlendiren cinsiyetçi söylemler neredeyse her gün bir vesileyle iktidar ve iktidarın medya ve sivil toplum temsilcileri tarafından tekrarlanıyor. Bu anlayış ve kadın özgürlüğü arasında mutlak bir çelişki var. İktidarın tarif ettiği dar özgürlük sınırları bugün daha da daraltılıyor. O kadar acı ki, son haftalardaki çıplak arama iddialarını bırakın inceleyip soruşturmayı, hep yapageldiği ayrıştırma siyasetini, bizzat kendi temsilcisi olan kadınların öncülüğünde yürütüyor.

Türkiye’de her geçen gün pekişen sınıfsal eşitsizlikler, işsizlik ve yoksulluk en çok kadınları vurmaya devam ediyor. Bu iklime bir de pandemi koşulları eklenince, kadınlar açısından yaşam her zamankinden de fazla zorlaştı. Rejim pandemiyle pekiştiriliyor.

 

Şebnem Korur Fincancı (Evrensel)

 

“İnsan Hakları Eylem Planı’nı pandemiyle mücadele yöntemlerinden ayıran ne?

(…) Kocaman planımıza göre demokratik ve barışçıl gösteri hakkımız yeniden teslim edilecekmiş ama ya polisler bunu duymadı ya da savcılar polislerin derdest edip getirdiklerini talimat olarak kabul edip plan mlan tanımıyor olsa gerek ki, polis yakalıyor, savcı tutuklama istiyor, hakim de tutuklayıveriyor.

İşin trajikomik yanı 73 yıl önce kabul edilmiş İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin maddelerini alt alta sıralayınca yeni plan yaptıklarını zannetmeleri. Planlar öyle olmuyor. Ağzından innovasyon, uzay lafları düşmeyip aya çıkma hayalleri kuranların geçmiş metinleri kopyalayıp yapıştırmanın plan olmadığını bilmesini diliyorum ya, dilekle de bir yere varılmıyor.

“İnsan Hakları Eylem Planı’nı pandemiyle mücadele yöntemlerinden ayıran ne?” diye sorarsanız ne pandemiyi ne de ülkeyi yönetebildikleri durumda plan da o hatta salınıp duruyor. Pandemiyi yönetememenin bedeli on binlerce insanın yaşamını yitirmesi oldu, malum. Kendi resmi verileriyle 30 bine yaklaşan ama fazladan ölümleri de ekleyince 100 bine doğru giden rakamlara baktığımızda, bu topraklarda bu iktidarla neden İnsan Hakları Eylem Planı olamayacağı açıktır. En temel hakkımızı, yaşam hakkını ihlal eden yönetememe söz konusuyken, bir planı hem de insan hakları eylemine dair bir planı yönetmelerini de beklemiyoruz haliyle.

 

Enver Aysever (Cumhuriyet)

Eşcinsellik ne zamandan beri suçtur?

Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Fahrettin Altun diyor ki: “Hiçbir suretle hangi kavram adı altında olursa olsun eşcinsellik propagandasına izin vermeyeceğiz. Çocuklarımızı her türlü aşırılıktan korumak devletin başlıca görevidir.”

(…) Bürokratların topluma yön verme görevi var mıdır? İletişim başkanının ruh haline, inançlarına göre ülkeye biçim verme hakkı nereden gelir? Sosyal medyadan, çeşitli yayın organlarından siyasetçi gibi akademisyen, kanaat önderi tavrıyla yorum yapma hakkı var mıdır?

Gelelim işin diğer yanına, Altun, “Eşcinsel propagandasına izin vermeyeceğiz” diyor. Eşcinsellik ne zamandan beri suçtur? Bir kimse cinsel yönelimini açıklarsa yargılanacak mıdır? Eşcinsellik propagandası ne demektir? Fikir yazısında, sanat yapıtında ya da basında eşcinsellikten söz edenler hakkında dava mı açılacak? Dahası, insan propaganda yoluyla cinsel eğilimini nasıl değiştirir, bunun bilimsel dayanağı nedir? Eşcinseller tecrit mi edilecekler?

 

Yıldıray Oğur (Karar)

9 HDP’li hakkındaki fezlekelerde HDP’nin MYK üyesi olmak dışında bir suçlama bulunmuyor

 

(…) 9 HDP’li milletvekilleri hakkındaki dokunulmazlık fezlekelerindeki suçlamalardan biri 7 yıl önce meydana gelen Kobani olayları hakkında.

7 yıl önce olan olayların fezlekeleri 2021 yılında Meclis’e getiriliyor. Üstelik bu soruşturma yeni açılmadı. Yine Kobani çağrısı nedeniyle HDP MYK üyeleri 2015’de çağrı usulüyle ifade verdiler ve çözüm süreci bitmiş olmasına rağmen bu soruşturmada kimse tutuklanmadı.

2016’da darbenin ardından OHAL döneminde HDP’lilerin dokunulmazlıkları kaldırılınca Ayhan Bilgen ve Meral Danış Beştaş bu dosyadan tutuklandılar, daha sonra Anayasa Mahkemesi kararıyla serbest kaldılar.

Üstelik AİHM son Demirtaş kararında bu çağrıyı “hassas duruma uygun değildi” diyerek eleştirdi “ama şiddet olayları bu çağrının doğrudan bir sonucu olarak görülemez” dedi.

9 HDP’li hakkındaki fezlekelerde de o gün HDP’nin MYK üyesi olmak dışında bir suçlama bulunmuyor.

Hatta o gün HDP MYK üyesi olup, o çağrının yapıldığı toplantıya katılamayanlar hakkında bile fezlekeler hazırlanmış durumda.

 

Mehmet Barlas (Sabah)

Birileri lokantaya gidip yemek yiyenlere ve arkadaşları sohbet edenlere çok kızıyorlarmış

 

Meğer birileri lokantaya gidip yemek yiyenlere ve arkadaşları ile karşılıklı oturup sohbet edenlere çok kızıyorlarmış. Koronavirüs salgını fırsat bilinip bütün lokantalar kapatılınca ve arkadaşların karşılıklı oturup bir araya gelmeleri yasaklanınca bunlar çok mutlu olmuşlardı. Gizlice açılan mahalle kahvelerine yapılan baskınlarda tatmin arıyorlardı.

Nihayet cumartesi İstanbul'da normale dönüş başlatıldı ve batmayıp hala ayakta kalabilen lokantalar açıldı. Ve derken bunlara da baskın yapıldığını, kişi başına binlerce lira ceza yazıldığını bizler üzülerek izledik, onlar ise mutlulukla izlemeye başladılar... Bu durumdan bakalım sağlıkla görevli yetkililer ve kurul üyeleri ders alacaklar mı? Yasakçılığın artık çığırından çıkmaya başladığını ve toplumun akıl sağlığının tehlikeye düşmeye başladığını görebilecekler mi?

 

Kurtuluş Tayiz (Akşam)

Trump döneminde ertelenen planların, Biden ile birlikte hız kazandığı görülüyor

  NATO'nun Irak'taki misyonunu artırma kararı da zaten bölgenin yeni gelişmelere, daha doğrusu çatışmalara gebe olduğunu gösteriyordu.

Trump döneminde ertelenen planların, Biden ile birlikte hız kazandığı görülüyor.

Bu coğrafyayı hedef alan planların merkezinde Türkiye olduğunu unutmayalım.

2003 işgaliyle Irak'ta, sonra Suriye'de başlayan ve adım adım da Türkiye'ye yaklaşan bir fırtına bu.

Suriye'de 100 bin kişilik PKK ordusunu Esed'e karşı değil, Türkiye'ye karşı kurdular.

Irak'ta da benzer bir çabanın içindeler. PKK ve Şii örgütleri merkezine alan bir orduyu da Irak'ta kurup Türkiye'ye karşı konumlandırmaya çalışacaklar. Bölgedeki bütün yerli unsurları, örgüt ve güçleri Türkiye'ye karşı birleştirme peşindeler.

Terör örgütünü Türkiye'nin gazabından korumak için de siyasi, askeri, ekonomik vs. bütün tedbirleri hızla alıyorlar.

 

Halime Kökce (Star)

Kadınları, genç kızları aile içi rollerin tamamına karşı düşmanlaştıran söylem ise daha büyük bir şiddetin meşrulaştırılmasıdır

 

(…) Bir kesim, erkek şiddetini tüm koruyucu rolleri şiddetin aslı kaynağı olarak göstermek suretiyle ve aileyi hedefe koyarak ele alıyor. Şiddeti aileye hasredip baba, ağabey, koca rollerinin tamamını kategorik olarak şiddet kaynağı sayıyor ve kadınları bunlara karşı isyana davet ediyor.

Bir kesim de "kadına karşı şiddet" kavramının bile erkek varoluşuna karşı şiddet içerdiğini ve bu söylemin sorun çözücü olmadığını ifade ediyor.

Bir kadın eşi, eski eşi ya da sevgilisi tarafından darp edildiğinde bu kadına karşı şiddettir. Çünkü burada bir orantısızlık vardır. Kadın burada mukavemeti zayıf olduğu için şiddete uğramaktadır. Bu yüzden "erkek şiddeti" diyoruz ve bu yüzden "kadına karşı şiddet" diye bir olgu vardır.

Kadınları, genç kızları aile içi rollerin tamamına karşı düşmanlaştıran söylem ise daha büyük bir şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Toplum ve aile düşmanı bir yerden konuşanlar, aileyi çocukların korunduğu değil zarar gördüğü kurumlar olarak görüyor. Toplum ve aileyi kadınların kadınlık rollerine hapsedildiği, ezildiği, şiddet gördüğü ve bu yüzden de yıkılması gereken kurumlar olarak dikte ediyorlar.

 

İbrahim Karagül (Yeni Şafak)

Batı’nın bölgemizde yürüttüğü bütün ortaklıklar Türkiye’ye karşıdır

Katolik Kilisesi “başkanı” Papa Francis’in Irak’a gelmesi, Necef’te Şii lider Ayetullah Ali Sistani ile görüşmesi, 7 Mart’ın bu yüzden Irak’ta “milli gün” ilân edilmesi bize ne anlatır?

Papa ile Sistani’nin görüşme “fotoğrafı” üzerinden nasıl bir siyasi mesaj verildi? Bir dinlerarası diyalog girişimi mi? Yoksa çok daha tehlikeli “İslâm iç savaşı” adımları mı!

(…) Arap cephesi kurarak Türkiye’yi durdurmaya çalışan Batı, bir Şii-İran cephesi kurarak yeni bir çevreleme planı mı yapıyor?

Araplarla durduramayacağını anladığı için, İslâm dünyasının mezhep bölünmesine yatırım yapıp Türkiye’yi Doğu’dan da kuşatma hesabı mı yapıyor?

Şu kesin: Batı’nın bölgemizde yürüttüğü bütün ortaklıklar Türkiye’ye karşıdır. Öncelikli hedef budur, gerisi boş tartışma, zihin karartmadır.

 

Yusuf Kaplan (Yeni Şafak)

Bu ülke, laik kurumlar yoluyla kendi kendini sömürgeleştirdi

 

Bu ülke, tavan’dan hukuk üzerinden laik kurumlar yoluyla, sosyolojik olarak da taban’dan laik eğitim sistemi vasıtasıyla kendi kendini sömürgeleştirdi.

Böylelikle bütün medeniyet iddialarını terk etti.

Böylelikle Müslüman kimliği yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Böylelikle Batılıların Türkiye’yi fiilen işgal etmelerine gerek kalmadı: Batılıların işgal ettiklerinde yapacaklarını içimizdeki yerli sömürgeciler hukuk ve eğitim sistemi aracılığıyla yaptılar.

 

Meryem Aybike Sinan (Türkiye)

Bize “adalet reformu” yanında acilen bir “ahlak reformu” gerek!

 

Sizler de duyuyor musunuz?

Aile ocağının büyük çatırtılarla yıkıldığını, kadın erkek facialarının ayyuka çıktığını, gençliğin adım adım milletimizin genetik kodlarından uzaklaşıp bambaşka bir dünyaya doğru yürümekte olduğunu acaba bir ben mi duyuyorum?

Huzurumuzun, manevi ve bedii duygularımızın, inandığımız, bizleri mutlu eden değerlerimizin, güzel haslet ve alışkanlıklarımızın birer birer çatırdayıp çökmekte olduğunu bir ben mi görüyorum yoksa herkes görüyor da susuyor mu?

(…) Bize “adalet reformu” yanında acilen bir “ahlak reformu” gerek!

Şiddet uygulayan erkeği evden uzaklaştıran kanunlar, kanserli kocasını bırakıp evli bir erkeğe kaçan bir kadına neden bir yaptırımda bulunmuyor? Bu fiilin de bir cezası mutlaka olmalıdır. Çünkü bu fiil hem ahlaki hem insani hem hukuki hem de örfi anlamda gerçekten de çok iğrenç bir hâldir!

Dolayısıyla kadın olsun, erkek olsun, kim aile kurumuna zarar veriyor ve hak ihlalinde bulunuyorsa en ağır ceza verilmelidir ki cümle âleme ibret olsun. Bir an önce aileyi koruma ve kollama kanunlarını gözden geçirmemiz ve revize şarttır.

 

Süleyman Özışık (Türkiye)

"Kadının sözü esastır" gibi çıldırtıcı kanunlar eski eşleri birer düşmana dönüştürüyor

 

(…) Yeni açıklanan İnsan Hakları Beyannamesi'nde kadına yönelik şiddete çok daha ağır cezalar getirilmesi öngörülüyor.

Benim naçizane önerim şu:

Eğer bu beyanname laftan ibaret olmayacaksa, Samsun'daki bu olayın milat olması gerekiyor.

Erkeklerin değil böyle bir suçu işlemek, kadına şiddeti aklından dahi geçirmemesi adına bu caniye ibretiâlem için en ağır suçun verilmesi gerekiyor.

Ve tabii bununla birlikte kadınla erkeği evlilik sırasında ya da boşandıktan sonra birbirine düşmanlaştıran kanun maddelerinin de elden geçirilmesi gerekiyor.

Şundan eminim ki...

"Kadının sözü esastır" gibi, "ömür boyu nafaka" gibi, "çocuğu babaya karşı silah niyetine kullanmak" gibi çıldırtıcı kanunlar eski eşleri birer düşmana dönüştürüyor.

Bunun çaresi de devletin elindedir.

 

Abdurrahman Dilipak (Yeni Akit)

Ankara’dan gelen LGBT karşıtı söylemler durup dururken ortaya çıkmadı

Birileri düğmeye bastı ve dört bir yandan topyekûn saldırıya geçtiler. Herkesin dikkatli olması gerek.

“İstanbul sözleşmesi” ile ilgili olarak yönetim bir adım atmaya hazırlanırken, birileri de boş durmuyor. Biliyorsunuz “Stratejik ortağımız ABD ve müttefikimiz”, Yunanistan’da sınırımıza tatbikat bahanesi ile asker yığıyor. LGBT’ye pozitif ayırımcılık uygulamayan ülkelere yaptırım yapmaktan söz ediyor.

(…) Ankara’dan gelen LGBT karşıtı söylemler durup dururken ortaya çıkmadı. Media’daki kadın cinayeti haberlerinin veriliş üslubuna bakın, sosyal media’daki tartışmalara bakın, birileri bu cinayetlerin artmasına sebeb olan bir sözleşmeyi “İstanbul sözleşmesi yaşatır” sloganı ile yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Aslında bunların gerçek niyetlerini, Cumhuriyet gazetesinin “Biz solcuyuz, domuz da yeriz, sizi de! Ama birbirimizi yemeyiz” diyen yazarı Mine Söğüt, kızları sokağa ve baba evini terk etmeye çağırıyor!

 

Hacı Yakışıklı (Yeni Akit)

İçeride neredeyse 300’ün altına düşen terörist sayısı TBMM’de etkinliğini kaybetmiş olacak!

 Devlet Bahçeli; “HDP kapatılmalıdır” diyerek haklı çağrıda bulundu. TBMM çatısı altında kravatlı terörist destekçilerinin ne işi var? Halk onları “Sırtımızı PKK’ya yasladık” demeleri için mi seçti? Kesinlikle hayır! Yapılan tartışmalar üzerine “HDP kapatılırsa yeni parti kurulur ve her şey başa döner, daha etkili yöntemler kullanılmalı” diyenlerin çoğunlukta olduğu görüldü. Bu kişiler de “Yok canım, HDP kapanmasın” demediler, ama “yeni partiye geçmelerinin önü kapatılsın” dediler.

Fezlekeler nasıl “siyasi” bir mevzu ise, “parti kapatma” işi de “hukuki” bir mevzudur.

Vazgeçilen bir durum yok, işleyen bir süreç var.

Önümüzdeki 1 ay fezlekeler masaya yatırılacak ve Türkiye’nin gündemi “HDP’nin teröre verdiği desteğin kirli yüzü” ile bir kez daha meşgul olacak. İçeride neredeyse 300’ün altına düşen terörist sayısı TBMM’de etkinliğini kaybetmiş olacak!

 

Yıldıray Çiçek (Türkgün)

CHP yine terör örgütü PKK’nın propagandasına sahip çıkmıştır

  CHP, geçtiğimiz haftalarda hamamın namusunu kurtarmak adına ve dostlar alış verişte görsün misali, bugüne kadar hiçbir şekilde destek vermediği Diyarbakır’daki evlatları terör örgütü PKK tarafından kaçırılan ana ve babaların eylem yaptığı yeri ziyaret etti.

Diyarbakır’daki eylemde yer alan ana ve babalar 552 gündür çocuklarını HD(P)KK’dan isteyen eylem yapıyor. Fakat CHP bu süreçte o ailelerin yanında olacak hiçbir açıklama yapmadı, eylem sergilemedi. CHP’nin bugüne kadar yaptığı hem devleti suçlamak oldu, hem de o çocuklarını HD(P)KK’dan isteyen aileleri, PKK kimliğini asla bırakmayan ve Türk devletini suçlamak için ve “Öcalan’a tecrit kaldırılsın” diye eylem yapan Cumartesi anneleriyle eşitlemek olmuştur.

Kemal Kılıçdaroğlu “Anneler arasında da bir ayrım yapılıyor. Cumartesi anneleri, Diyarbakır anneleri. Nasıl bir ayrım? İkisi de çocuklarını istiyor. Anneler arasında ayrım yapmak doğru değil” açıklamasıyla, Özgür Özel ise “Bizim itirazımız annelerin taleplerinin siyasileştirilmesine. Bizim itirazımız Diyarbakır annelerini duyan bazılarının Cumartesi annelerini duymamasına, Cumartesi annelerini duyan bazılarının Diyarbakır annelerini görmezden gelmesine. Oysa anne annedir, annenin talebi haklıdır ve meşrudur” açıklamasıyla bu eşitlemeyi yaparak yine terör örgütü PKK’nın propagandasına sahip çıkmışlardır…

Etiketler :