Baki Demirel: Enflasyonu besleyen asgari ücret veya ücret zamları değil

Baki Demirel: Enflasyonu besleyen asgari ücret veya ücret zamları değil

Doç. Dr. Baki Demirel anlatıyor: "Kârlar çok artıyor, fakat emek gelirlerinin payı azalıyor. Asgari ücret/ücret artışlarının enflasyonu beslemediği. Asgari ücret zammı enflasyonu besliyor derseniz, karların enflasyonunu gizlersiniz. Karlar enflasyonu büyütürken emekçinin geliri erozyona uğrar, azalır."

Türkiye’nin cari açığı artmaya devam ediyor. Enflasyondaki tırmanış hız kesmiyor. Küresel düzeyde yaşanan sıkılaştırıcı tedbirler Türkiye ekonomisinde baskıya neden oluyor. Ekonomide umut ışığı var mı? Kriz neden başladı? Şirket karları neden bu kadar fazla? Asgari ücrete zam neden gerekliydi? Bu soruları Doç. Dr. Baki Demirel’e sorduk.

Türkiye’de ekonominin durumu analiz edilirken Eylül 2021’den itibaren başlayan faiz indirimi ve kur patlaması şu anki krizin gerekçesi olarak gösteriliyor. Gerçekten her şey yolunda mıydı bu tarihe kadar?

Aslında Türkiye ekonomisinde işler 2013’ten bu yana yolunda değil. O dönemde Fed mayıs varlıklarını azaltabiliriz demişti. Tüm dünyada özellikle gelişmekte olan para birimlerinden ciddi sarsıntı oldu, iki ay kadar da sarsıntı sürdü. 2017’den sonra daha belirgin olmakla beraber Fed sıkı para politikasında başladığında Türkiye’de büyüme azalmaya başladı.

Ekonomi yavaşlamaya başladı demiyorum ama ivmesini kaybetti. 2017’den sonra Türkiye ekonomisinin durumu daha da kötüleşti. Hatta ekonomi durgunluk noktasına geldi. Buradan çıkış için kamu harcamaları artırıldı. Özel sektöre kredi desteği artırıldı. Kamu Garanti Fonu( KGF) devreye sokuldu.

Ekonominin 2017’de daha hızlı bir büyüme temposuna ulaşması istendi. Bunun sonucunda ekonomi 2018’de görece yüksek enflasyon ve dış açıkla karşı karşıya geldi. 2018’de kur şoku yaşandı. 2020’de ekonomi yeniden kur şokuyla karşılaştı.

“TÜRKİYE’NİN 2013’TEN BU YANA BİRİKİM MODELİ İNŞAAT VE RANTA DAYALI”

Türkiye’nin birikim modeli 2003’ten beri inşaata dayalı ranta dayalı. Bu modelde iki şeye ihtiyaç var: Düşük faiz ve düşük kur. Kurun düşük olması enflasyonu baskılıyor, faizin düşük olmasını sağlıyor. Bunun ayakta tutan bir diğer unsur sermaye girişinin olması, yani döviz bolluğu olmalı. 2013’te bu vardı. Bundan sonra model çökmeye başladı. 2017’de netleşti. ABD fed faiz artırdı.

2013’ten bu yana bilançosu dolarlaşan şirketler zor durumda kaldı. Devlet bu modelin ayakta kalması için kamu harcamalarını artırdı, KGF yoluyla bunu aşmaya çalıştı. Yabancı sermaye Türkiye’den çıktıkça para havuzu daraldı. Sonuç olarak 2018’de kur şoku yaşandı ve bilançoları dolarlaşan ve döviz geliri olmayan şirketler zombileşmeye başladı. Fakat rant ekonomisinin ranta dayalı modelin devamı istendi. Bu nedenle sürekli faiz düşük tutulmaya çalışılıyor.

Ancak kuru düşük tutma şansı kalmasa da faizi düşük tutma istediği sürdü. Bir de şunu keşfettiler: Döviz borçlusu şirketler, bir kısmının dövizi geliri yok, döviz geliri olan şirketlere döviz kredisinin sakıncalı olduğunu fark ettiler. Türkiye ekonomisi mevcut yapısal sorunlarını çözemedi. Üretim modelini değiştiremedi. 2019’da da Fed yine bugün yaptığı gibi faiz artışı yaptığında ABD ekonomisinde durgunluk endişesine neden başladı ve faiz indirimine gitti.

“2013’TEN BU YANA EKONOMİ BİR ŞEKİLDE AYAKTA TUTULMAYA ÇALIŞILIYOR ASLINDA PEK TUTULAMIYOR DA”

O sırada Türkiye ekonomisi de ekonomik daralmadan ötürü cari fazla verdi, aslında küçülerek verdi. Fed’in faiz indirim döngüsünün peşine takıldı. İstenen bir durumdu, modeldeki ısrar sonucunda 2020’de hem ekonomi bakanı hem merkez bankası başkanı değiştirildi. Kur belli seviyede dengelenince tekrar hem bakan ve hem merkez bankası başkanı değişti. Yeniden faiz indirimi döngüsü başladı. Türkiye ekonomisi 2013’ten beri bir şekilde ayakta tutuluyor, pek de tutulamıyor. İki kur şoku yedi ve dolayısıyla yoksulluğun arttığı bir ekonomi haline geldi. 2021’deki faiz indirimleri, enflasyonu kur baskısıyla daha fazla artırdı. Sonuç olarak Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon, yüksek kur, yoksulluk ve genişleyen dış açıklarla yüz yüze kaldı.

Bir de dış ticaret açığı var. Aslında Eylül’de dış ticaret açığını düşürmek için faiz indirimi yapılıyor denildi. Ancak yılın ilk beş ayına bakıldığında cari açık azalmak şöyle dursun, rekor artış yaşıyor. Sadece mayısta 3,5 milyar dolar civarında açık var. Ne oldu burada, bu model işlemiyor mu?

Türkiye’nin dış ticaret kompozisyonu emek yoğunluğu üzerine kurulu. Düşük teknoloji/orta düşük teknolojiyi temel alıyor. Bunlar fiyat rekabetin yüksek olduğu mallar. Dış ticarette belirleyici olan da dış taleptir. Dolayısıyla dış talep 2021’in yaz aylarında güçlüydü. Üçüncü çeyrekten sonra talepte azalma meydana geldi. Aslında kur orada patladı, ihracatı artırdık değil de dış talebin sağladığı imkanlar ve fiyat etkisiyle bir miktar, iki üç ay, cari fazla verdik, ama sonra kur fazla arttı ve dış ticaret hadleri aleyhimize döndü. Bu tabi bir yoksullaştıran bir büyüme, bu yoksullaştıran bir dış ticaret.

TÜRKİYE İHRACATI EUROLA İTHALATI DOLARLA YAPIYOR. DOLARIN GÜÇLENMESİ OLUMSUZ BİR ETKİ YARATIYOR

İthalata baktığımızda daha çok hammadde ara malı, enerji ürünleri ve sermaye malı alıyoruz. Kur patlayınca pahalıya alıp ucuza satmaya başladık. Dış ticaretin bütün avantajı karşı ülkeye geçmeye başladı. Ticaret kompozisyonundaki bir başka unsur da şu: Doların güçlenmesi ticareti olumsuz etkiliyor. Çünkü dolar euro karşısında güçleniyor. Türkiye euro ile ihracat yapıyor, dolarla ithalat yapıyor. Zaten dış ticaret hadleri sorunlu bir de euro/dolar paritesinde de euro aleyhine bir gelişme olduğunda ticaret hadleri daha da bozuluyor. Bunun da dış ticaret açığını olumsuz etkiliyor.

Ayrıca özellikle son beş altı ayda KKM ve türevleriyle kur istikrarlı tutulmaya çalışılıyor, çünkü dolarizasyon var. Sonuçta kur enflasyon ilişkisi daha da güçlendi. Dolayısıyla kur-enflasyon sarmalından çıkmak istiyoruz. Bu yöntem aynı zamanda faizi düşük tutmanın bir alternatifi. Çok da kötü bir alternatif değildi.

Peki neden sıkıntı yeterli olmadı?

Sürdürülebilir değildi. Bunun bir nedeni dış ticaret açıkları, maliyeti enflasyonu yüzde 130’u bulurken kur artışı bunun gerisinde kaldı. Kaldı ki dış ticaret zayıflıyor. Üstelik fiyat açısından dezavantajlı konuma geçildi, açık artıyor. Son olarak Fed’in faiz artırmasıyla beraber ABD’de ve diğer gelişmiş ekonomilerde bir resesyon endişesi var.

“YILI 40 MİLYAR DOLAR DIŞ TİCARET AÇIĞIYLA KAPATABİLİRİZ”

Oradan devam edersek, Fed’in faiz artışları sonrasında, ABD’de bir durgunluk beklentisi var. Bu Türkiye’nin ekonomisine nasıl yansır?

Türkiye’nin dış talebini olumsuz etkileyecek. Şöyle ana ticaret partnerleriniz durgunluğa girerse bu size de olumsuz yansır. Neticede ihracatı belirleyen talep. Dış ticaret açıkları genişlemeye devam ediyor. Bu bizi ileride daha ticari açıkla kalmamız neden olabilir 40 milyar doların üstünden yıl sonunu tamamlayabiliriz. Bu da gerekli döviz miktarını attıran bir şey.

Son olarak krizden bahsediyoruz, enflasyon artışını konuşuyoruz. Yoksullaşmayı dile getiriyoruz, öte yandan 2021’de ISO raporuna göre şirketlerin karları yüzde 137 düzeyinde arttı. Bankalarınki benzer şekilde rekora koşuyor. Bu durumda bu kimin krizi?

Bana kalırsa duruma kriz olarak bakmak doğru değil. Eskiden belki böyle söylerdim, ama şimdi böyle demiyorum. Çünkü Türkiye ekonomisi uzun süredir yavaşlamaya eğilimi içinde. Hatta iki kur şokundan sonra artan yoksullaşmayla beraber buna buhran demek gerekiyor. Korkut Boratav ve Cüneyt Akman gibi isimler de bunu buhran olarak görüyor. Kriz bu durumu anlatmaya yetmiyor, kriz yaşanır. Bazı temeller sarsılır ama oradan çıkış vardır. Ama Türkiye’de çıkışı gösteren emare pek yok. Bir de artan bir yoksulluk var.

“ASGARİ ÜCRET ZAMMI ENFLASYONU ARTIYOR DERSENİZ KAR ENFLASYONUNU GİZLERSİNİZ”

Kârlar çok artıyor, fakat emek gelirlerinin payı azalıyor. Bazı arkadaşlar diyorlar ki Türkiye’de enflasyon çok yüksek, asgari ücreti artırırsak bu enflasyonu besleyecek ve birkaç ay sonra işçilerin satın alma gücü azalacak. Ama gördüğümüz şey, asgari ücret/ücret artışlarının enflasyonu beslemediği. Asgari ücret zammı enflasyonu besliyor derseniz, karların enflasyonunu gizlersiniz. Karlar enflasyonu büyütürken emekçinin geliri erozyona uğrar, azalır.

Aktardığınız veriler, ücret fiyat spirali yerine kar konuluyor. Siz asgari ücret artığında enflasyon artar deyip, işçilerin alım gücü diyerek sanki işçilerin yanındaymış gibi konuşuyorsunuz. Ancak gizli bir şekilde karların enflasyonunu artırmak istiyorsunuz. Karlar enflasyonu arttırdığı için emekçiler yoksullaşıyor demiyorsunuz da asgari ücret artarsa emekçilerin alın gücü düşer düşer diyorsunuz. Kusura bakmayın ama bu, sermayeden yana olmaktır. Emekçilerin yanındaymış gibi görünüp sermayeyi korumaktır. Eğer amacınız alım gücüyse karları tırpanlarsınız, sendikal gücü artıracaksınız. Tekelleşmeyi kırarsınız.