Sülün Osman'dan kriptoya: "Dolandırıcılar bir ülkenin nasıl yönetildiğine dair peçeyi indiriyor"

Sülün Osman'dan kriptoya: "Dolandırıcılar bir ülkenin nasıl yönetildiğine dair peçeyi indiriyor"

Faruk Eren, Söz programında gazeteci Hakkı Özdal ile dolandırıcılık tarihini konuştu. . Özdal, Sülün Osman'dan Banker Kastelli'ye, Jet Fadıl'dan Parsadan'a, Deniz Feneri'nden kripto paraya dolandırıcılığın geçirdiği evrimi anlatırken tarihsel ve siyasal arka planlara dikkat çekti. Özdal, "Tüm dolandırıcılar bir bakıma ülkenin nasıl yönetildiğine yönelik ya da yönetim şeklindeki açıklara ilişkin bir peçeyi de indiriyorlar" diyor.

Faruk Eren’in Kısa Dalga'da her hafta salı günleri yayınlanan “Söz” programında bu haftaki konuğu Gazete Duvar yazarı Hakkı Özdal oldu. Özdal, Sülün Osman’dan Banker Kastelli’ye Parsadan’dan Titan saadet zincirine, Deniz Feneri’nden kripto para vurgununa kadar Türkiye’nin dolandırıcılık tarihini çıkardı.

"SÜLÜN OSMAN ÖZGÜN BİR TOKATÇI"

Büyük bir dolandırıcılığa daha tanık olduk. Thodex adlı kripto para borsasının kurucusu Faruk Fatih Özer kimine göre 2 milyar dolarlık parayı alarak yurt dışına kaçtı. Bu gördüğümüz ilk dolandırıcılık örneği değildi tabii ki. Gazete Duvar yazarlarından Hakkı Özdal ile Türkiye’deki belli başlı dolandırıcılık olaylarını konuştuk. Dolandırıcılık deyince ilk akla gelen isimden, Sülün Osman’dan başladık.

Sülün Osman Türkiye'de sinemaya da ilham vermiş, edebiyata da zaman zaman ilham vermiş özgün bir tokatçı. Sülün Osman'ı bugünkülerden ayıran özellikler var. Aslında bu, küçük insanların küçük birikimleri üzerinden yükselen, onların paralarını ele geçirmek üzerinden yükselen dolandırıcılık hikayesi açısından özgün bir örnek. 50'li ve 60'lı yıllarda Sülün Osman İstanbul'da genellikle faaliyet gösteriyor. Ne yapıyor? Dolmabahçe Saat Kulesi'ni satıyor. Dolmabahçe Saat Kulesi'nin önünde bekliyor. Oradan geçerken saate bakanlardan para istiyor "Bu saat benim" diyerek. Sonra da "Bu çok karlı iş. İstiyorsan sana satayım kuleyi" deyip satıyor. Galata Köprüsü'nü de satıyor, "Gelen geçenden para alırsın" diye. Buna inanan Anadolu'dan gelmiş, parası olan insanlara satıyor. 

"BU ÜLKEDE GALATA KULESİ'Nİ ALACAK EŞEKLER OLDUĞU SÜRECE..."


Enteresan iki beyanı var Sülün Osman'ın. Bir tanesi Galata Kulesi'ni sattıktan sonra yakalanıp mahkemeye çıkarıldığında hakime şöyle söylüyor: "Kusura bakma Hakim Bey, memlekette Galata Kulesi'ni alacak eşekler olduğu sürece ben bu kuleyi satarım." İkincisi daha enteresan, bir başka mahkemede Dolmabahçe Saat Kulesi'ni sattığı için yargılanırken şöyle çok özel bir şey söylüyor: "Ben hayatım boyunca beni dolandırmaya çalışmayan hiç kimseyi dolandırmadım. Yani aslında benim dolandırdığım, herkes beni dolandırmaya çalışıyordu." Aslında bir uyanıklığı istismar ettim ben demek istiyor.

Sabahları 6.30’da kuyumcuların önüne gidiyor Osman Sülün. Ve çok panik halde "Eşim ameliyatta bu bilezikleri satmam lazım" diyerek sahte bilezik satıyor. Tabii bir yarı fiyatına satıyor. Aslında yarı fiyatına zor durumdaki bir insanın elinden altın bilezik aldığını sanan birisini dolandırmış oluyor. Bu açıdan da kendince bir etik kuruyor, "beni dolandırmaya çalışanları dolandırdım" diyor.

Türkiye'de 50'ler özellikle de 1960'lar tarımsal kapitalizmin sona erdiği, hızlı bir sanayileşmenin başladığı, aslında Demokrat Parti iktidarının da sona erdirilip. 27 Mayıs askeri müdahalesiyle Türkiye'nin başka bir yöne doğru gitmeye başladığı bir dönemin fenomeni Sülün Osman.

Sanayi çok sayıda işçiye ihtiyaç duyuyor ve kır çözülüyor. Anadolu köyü proleterleşerek şehre akıyor. Bu esnada bir miktar tabii Anadolu sermayesi de akıyor. Tarlayı, tapanı satan da İstanbul'a geliyor. O büyük yığın hareketinin yarattığı olanaklardan yararlanıyor Sülün Osman. Bu açıdan hem 1980'lerde ortaya çıkacak bankerler silsilesinden, hem de diğer dolandırıcılıklardan ayrı bir yanı var. Daha bireysel bir performans onun ki. Henüz sistem haline gelmiş bir dolandırıcılık değil, sistemin açıklarından, sistemin yol açtığı kirli havuzdan, kirli sudan yararlanan bir kişisel zaanaat neredeyse, bir tür dolandırıcılığın terzisi diyebiliriz Sülün Osman için... 

1980’lerin hemen başında ise çok daha büyük bir dolandırıcılık, tokatçılık olayı yaşadık. Bankerler faciası. Bir anda yüzlerce banker türedi ve kısa sürede battılar. 300 bin kişinin mağdur olduğu iddia ediliyor. Bu da Türkiye’nin önemli bir dönemecinde yaşanıyor. 

O da doğrudan sanırım 12 Eylül ile ilgili bir şey. Kısa bir hatırlatma. 12 Eylül darbesi büyük işçi sınıfı hareketinin olduğu koşullarda gerçekleşiyor. Yanlış hatırlamıyorsam bine yakın grev var 11 Eylül 1980 günü. Önemli kazanımları var işçilerin. Ücretleri üzerinde kazanımları var ve işçilerin kazanımları tüm topluma sirayet ediyor. Hani öğretmen de doktor da işçilerin belirlediği ücret rejiminden faydalanıyor. 12 Eylül'ün en büyük fonksiyonlarından bir tanesi zaten Turgut Özal'ın mimarı olduğu 24 Ocak kararlarını uygulanması. 24 Ocak kararları uygulanacak. Türkiye serbest piyasa ekonomisine geçilecek. Bunun yapılabilmesi için de işçi sınıfı direncinin, sol muhalefetin kırılması lazım. 12 Eylül silah zoruyla bir yandan bunu yapıyor, bir yandan da 24 Ocak kararlarını hayata geçiyor. Enflasyonu engellemek için ücretlerin dondurulması, durdurulması ve ücret talepleri ya da sosyal hak talepli grevlerin, mücadelelerinin engellenmesi... Yüksek faiz, buna karşı donmuş ücretlerle alım gücünün zayıflaması, iç pazarın baskılanması ve ihracata dönük bir burjuvazinin, sermayenin gelişmesi...

BANKER KASTELLİ'NİN REKLAMLARINDA ÜNLÜLER ROL ALMIŞTI"

İnsanlar bu koşullarda bir anda hem toplumsal dayanışma örgütlerinden mahrum kalmışlar, sendikalar kapatılmış, siyasal partiler kapatılmış, sol örgütlerin sol toplumsal oluşumların üzerinden neredeyse silindirle geçilmiş. Böyle bir atmosferde insanlar küçülen gelirlerini artırmanın yollarını arıyorlar ve bankerler bir pembe hayal satıyor insanlara. Çok yüksek faiz, bankaların vermediği yüksek faiz. Çok kısa sürüyor. 2 yıl sürüyor sadece banker furyası. Aslında 1982'de çöküyor sistem. Sistem çöktüğünde yaklaşık bin tane simsar var. Yani bin ayrı banker var. Kastelli ya da gerçek adıyla Cevher Özden bunun en çok öne çıkanı. Çünkü Kastelli'nin televizyon reklamlarında dönemin en ünlü aktrisleri, aktörleri, şarkıcıları rol alıyor. 1982'de Fenerbahçe futbol takımının formasındaki göğüs reklamı Banker Kastelli. Aslında toplumun tüm popüler yanlarına nüfuz etmiş bir başka tokatçılık yöntemi.

1982'de sistem çöküyor. aslında bugünkü kripto para sisteminin çökmesine benzer şekilde. Çünkü vaatlerini yerine getiremeyecek bir hacme ulaşmış oluyor. Bir tür kendi kuyruğunu yiyen canavar gibi. bankerlik sistemi. Şiştikçe infilak etme ihtimali de infilakın yol açtığı tahribat da artıyor.

Şu detay önemli diye düşünüyorum. 1982'de bankerler sistemi çöktüğünde bu işin sorumluluğunu üstlenerek istifa eden birisi var. Dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı, yani 12 Eylül rejiminin kurduğu ilk hükümetin ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı Turgut Özal. Turgut Özal Banker faciasından sonra istifa ediyor ama çekilmiyor köşesine. Malum gidip Anavatan partisini kurup, sonra 8 yıl boyunca ülkeyi yönetecek bir siyasal yönelime giriyor. Aslında bankerler faciasıyla bir dolandırıcılık hikayesi olarak bankerlik faciasıyla Anavatan partisi iktidarının ondan sonra da silsile halinde gelecek iktidarların arasında doğrudan bir bağı, bir illiyet ilişkisi var. Tıpkı 90'lardakilerin o dönemki siyasal rejimle ya da bugün yaşananların bugünkü siyasal rejim de bağlı olması gibi.

"TELEFONDA ASKER OLDUĞUNU SÖYLEYEN KİŞİ BAŞBAKANI DOLANDIRABİLİYORDU"

1990’larda ise birçok dolandırıcılık olayına daha tanık olduk. Bunlardan en ilginci Selçuk Parsadan’dı. Telefonla aradığı Başbakan Tansu Çiller’e asker taklidi yaparak örtülü ödenekten para alıyor. Yani doğrudan devleti dolandırıyor.

90'lar çatışmanın, Kürt sorunu etrafındaki şiddetli çatışmanın çok yoğun olduğu dönem ve bir güvenlik rejimi hakim, olağanüstü hal ilan edilmiş ülkenin önemli bölümünde, hatta kentlerde de büyük kentlerde de İstanbul'da, İzmir'de de Kürt siyaseti ile devlet karşı karşıya geliyor. 

O koşullarda güçlü görünmenin yolu, belki kendisini bir asker, hatta gayri nizami harbin içindeki bir unsur olarak göstermek. Selçuk Parsadan da sanırım bunu kullandı. Ülkenin başbakanını bile bu yolla kandırabilecek bir iklimin ortaya çıktığını da göstermiş oldu. Sanırım şöyle bir durum da var: Tüm dolandırıcılar bir bakıma ülkenin nasıl yönetildiğine yönelik ya da yönetim şeklindeki açıklara ilişkin bir peçeyi de indiriyorlar. Parsadan'ın yaptığı da bu oldu. Öyle bir güvenlik rejimi kurulmuştu ki telefonla inandırıcı şekilde kendisinin bir faaliyet halinde bir askeri unsur olduğunu söyleyen kişi, ülkenin Başbakanı'ndan örtülü ödeneği tırtıklıyabilecek etkiyi sağlayabiliyordu. Parsadan bu açıdan enteresan.

TİTAN SAADET ZİNCİRİ

Aynı yıllarda bir de Titan olayı yaşadık. Bir tür saadet zinciri vaat eden Kenan Şeranoğlu şaşaalı yaşamıya gündemimize girdi. Tabii bu şaşaalı yaşam kendisine inananlardan topladığı paralar sayesinde oluyordu. Kısa sürede foyası ortaya çıktı ve tutuklandı. Hatta bazı gazeteler Titan olayı için “para tarikatı” başlıkları bile atmıştı.

 Şimdi o olayın biraz 28 Şubat dönemine de tekabül eden bir yanı var. Kenan Şeranoğlu'nun. Hatırlarsın belki bikinili kızlar, kokteyller, içki içiliyor falan. Hani böyle bir laik tokatçılık O günün ruhuna da uygun bir tokatçılık hali vardı. İslamcı holdinglerin de gündemde olduğu bir dönemde aslında herkes dükkanını, tezgahını bir pazara doğru açmış gibi görünüyordu. 

Evet buradan İslami holdingler olayına geçelim. O da yıllarca süren, özellikle de yurt dışına çalışmaya giden vatandaşların büyük paralar kaptırdığı bir hadiseydi. 

İslami holdingler de enteresan. 32 Gün'de yanlış hatırlamıyorsam Rıdvan Akar’ın yaptığı bir haber vardı. Almanya'da camilerde para toplayan Zahit Karaman'ın bir görüntüsünü bulup yayınladılar. Almanya'daki bir camide toplanmış cemaat. Türkiye'de televizyon kuruyoruz diye bunlar da para topluyorlar. Büyük bir para toplanıyor bir holding üzerinden.

Şöyle söylüyorlar: Türkiye'deki televizyonların durumu ortada. Çoluğumuzla, çocuğumuzla, ailemizle seyredemiyoruz, ahlaksızlık, diz boyu. Biz dini değerlere uygun bir gazete ve televizyon kanalı kuracağız. Bir iş modeli olarak anlatıyor. Herkes de oradan para kazanacak. “Hep birlikte para kazanacağız” diyorlar. Zaten İslami holdingler dindar insanların faiz konusundaki endişelerini, tereddütlerini, önyargılarını istismar eden bir yanı var. Hani "Biz size faiz vermiyoruz paranızı işleteceğiz, kar ortaklığı veriyoruz" diyorlar. Şimdi camide o kişi konuştuktan sonra iş artık paraların toplanmasına geliyor, fakat namaz vakti de gelmiş durumda. Caminin imamı "Tamam, hele bir parayı toplayalım, sonra namazı kılarız" diyor. Sonradan röportaj yapılan o cemaatteki bir kişi "Orada uyanmalı idik aslında. Hani namazı ertelemek nedir, namazdan daha öncelikli hale gelen bir şey varsa oradaki o tutkuyu anlamalıydık. Orada ki hırsı, bir an önce parayı toplayıp gitme aynı anlamalıydık" diyor. İçeride de çok böyle şeyler yaptılar.

"İNSANLARIN DİNİ DUYGULARINI İSTİSMAR EDİYORLARDI"

Dediğin gibi genellikle hayal satarak işte biz otomobil üreteceğiz hatta Jet Fadıl diye anılan, Fadıl Akgündüz de JetPa diye bir şirket kurup dönemin ünlü futbolcularından Sergen Yalçın, Hamza Hamzaoğlu'nu İstanbulspor'u finanse edip epey bir para topladı. Sonra o da cezaevine girdi çıktı milletvekili oldu. Tekrar Kapris diye inşaatlar yaptı, o da daha yakın zamanda Bayrampaşa'da ... İslami holdingler, Türkiye deki siyasal sistemin dışladığı, siyasal İslamcıların etki alanındaki nüfuz alanındaki küçük insanları ve onların gelirlerini istismar eden bir sistem kurmuşlardı. O açıdan belki bugünkülere benzeyen bazı yanları var ama bütün o dolandırıcılık silsilesi içinde belki de duygusal açıdan en kirlisiydi. İnsanların dini duygularını istismar ediyorlardı. Çok büyük paralar topladılar ve aslında hem yeni sermaye sınıfına yeni unsurlar çıkardılar. Bugünkü belli başlı büyük yeşil sermaye, Anadolu sermayesi diye anılan kesimlerde o paraların izleri vardır.

İkincisi orada kazandıkları paralar ile kurdukları gazetelerden, televizyonlardan kimse kar payı dağıtmadılar. Ama bugün her biri devletin kanatları altında olan pek çok kurum da kurdular. Gerçekten bugün hala etkilerini yaşadığımız bir süreçti o. 

AKP iktidara geldikten sonra da İslami holding krizi sürdü. Başbakan Erdoğan Almanya’ya gittiğinde oradaki yurttaşla bu sorunu hep gündeme getirdi. Birgün Erdoğan’ın para kaptıran bir vatandaşa “Bana mı sordunuz para verirken” dediğini hatırlıyorum. AKP iktidarları döneminde de önemli bir vurgun da Deniz Feneri Derneği aracılığıyla yaşanmıştı.

Deniz Feneri, Doğan Grubu'nun Hürriyet'in Almanya bürosundan başlayarak üstüne gittiği bir şeydi. Ben de o dönem Doğan Grubu'nda çalışıyordum. Deniz Feneri haberleri, Deniz Feneri davası, skandalı, Erdoğan ve AKP yönetimi ile Doğan Grubu'nun ya da merkez medya arasındaki gerilimin bir çatışmaya dönüştüğü ilk büyük işaretlerden bir tanesi oldu.

Deniz Feneri konusunda şöyle biraz elleri bağlı kaldı (başlangıçta en azından) Alman makamları da konuyla ilgilendiler. Suçun işlendiği yerlerden biri Alman Federal Cumhuriyeti olduğu için, oradaki federal mahkemeler devreye girdi ve bazı tutuklamalar orada da yapıldı. Türkiye'de de ona tekabül edecek bir soruşturma yürütülmek zorunda kalındı. O zaman şimdiki kadar yargıya hakim değillerdi. O, hem gelmekte olan, 20 yılı bulacak siyasal dönüşümün bir nüvesi gibi çekirdeği gibi. Hani o hatırlatma bence çok isabetli oldu. "Bana mı sordunuz" sorusu aslında sonsuz bir yetki ama topluma karşı sorumsuzluk içeren bir yanıt. O yanıt aslında Türkiye'nin nasıl yönetileceğine dair bir işaretti.

Deniz Feneri bir yardım şirketiydi işte yoksullara yiyecek, giyecek, gıda ya da nakdi yardım yaptığını söyleyen, vadeden, bu amaçla da para toplayan bir kuruluştu. Çok büyük paralar toplandı. Yine insanların dini duyguları, yardımlaşma duyguları, dayanışma duyguları istismar edilerek çok büyük paralar toplandı ve o paraların izi aslında çıkmadı. O paralar nereye gitti? Yani bu soruşturmalar Türkiye'de yeterince ilerleyip sonuca ulaşmadı ve biz hala Deniz Feneri adı altında hem Almanya'dan hem Türkiye'den toplanan muazzam paranın kimin kasasına girdiğini, hangi amaçla kullanıldığını sarih bir şekilde net bir şekilde öğrenebilmiş değiliz. Ve bugünkü siyasal mimariyle o para arasında nasıl bir ilişkin, nasıl bir finansman ilişkisi var? Dolayısıyla bunu da tam olarak öğrenebilmiş değiliz. Ama bu şüphe. Gerçekler eğer bir gün açığa çıkarsa hakikat halini alacak, ama çıkmadığı koşullarda da bu şüphe hep bu siyasal gelişmenin üstünde duracak. Deniz Feneri hem bir dolandırıcılık hikayesi, hem de ülkenin nasıl yönetileceğine dair bir siyasal yordam hikayesi olarak bu dönemin önemli bir başlangıç adımı idi bence de.

"KAPTIRILAN PARA BİR TOSUNCUĞA DEĞİL SİYASAL EFEKTE KAPTIRILAN PARAYDI"

Yakın zamanda bir de Çiftlik Bank hadisesi yaşadık. 

Çiftlik bank gerçekten orijinal özel bir durum. Tosun, ya da bazıları da "dombili" diye adlandırdılar. Hatta konuyu bu çocuğun fiziksel özellikleri önce çıkarıldı. Geçmişte bulaşıkçılık falan yapmıştı, lokantalarda rap şarkıcılığı yapmıştı. Bir o başarısız genç hikayesinin içinde, kabuğunda, siyasal yanlarından kabuklarından soyulan bir alelade bir hikaye haline getirilmek istendi.

Ama Çiftlik Bank olayında şu detaylar önemli: 15 Temmuz yaşanmış, olağanüstü hal ilan edilmiş. 2017'de başlıyor Çiftlikbank'ın hikayesi. Türkiye'de çok sert bir siyasal iklim var. KHK'larla insanlar işlerinden atılıyor, gazeteler, dergiler kapatılıyor, hapishanelere doldurulmuş... Bu sert siyasal iklimde devlet açısından geçer akçe olan bir söylem çuvalı var: Yerlilik ve millilik, ülkemizin üstünde oynanan oyunlar gibi. Çiftlikbank'ın açılışlarına da bazı dizi oyuncuları falan gidiyorlar. Onlar da genellikle İslami kanallarda iktidar yanlısı kanallarda oynayan dizilerdeki oyuncular gidiyorlar. Fatihalar'la açılıyor sözde yumurta, süt vesaire üretilecek çiftlikler. "Ülkemizin üzerinde oynanan oyunlar var. Biz yerli ve milli sanayiyi geliştireceğiz gibi konuşmalar yapılıyor. İşte bir FETÖ sakızı orada da çiğneniyor. Öyle bir söylem, öyle bir düzen kuruluyor ki aslında sanki iktidarın ya da o dönemki siyasal yönelimin içinden bir unsurmuş gibi davranıyor. Çiftlikbank başarısının sırrı da buydu.

Demokratik alanın bu kadar kapatıldığı, bu kadar baskılandığı koşullarda, gücün bu kadar keyfi kullanıldığı koşullarda o güce yakınmış gibi görünen insanlara güven duymak ya da parayı bunlar kazanır düşüncesinin olması tesadüf değil.

"Ya bu çocuğa da güvenip para mı kaptırılır, yani hiç mi görmediniz" diye sorular soruldu. Kaptırılan para çocuğa değil ya da bir tosuncuğa değil, aslında onların yarattığı siyasal efekte kaptırılan bir paraydı. Diyorlardı ki biz bu düzenin içindeyiz, yerlilik millilikten bahsediyorlar, fatihalar okuyorlar ve hani bütün iktidar o kadar güçlü şekilde onların tekrar ettiği söylemin elinde ki insanlarda asıl inandırıcılığı yaratan bir bakıma bu oldu. Yani tosuncuk diye anılan çocuk, aslında kendisinin icat ettiği bir dolandırıcılık yapmaktan çok içinde olduğu siyasal koşulları dönüştürmeyi başaran bir çocuk oldu. Yine bugünküne benzeyen biri var. 

"TEK BİR FOTOĞRAFIN GÜCÜ"

Ve son dolandırıcılıklardan biri de girişte söylediğimiz gibi kripto para vurgunu. Dolandırıcının İçişleri Bakanı ile fotoğrafı da epey konuşuldu. Bu da bugünkü siyasi iklimle açıklanabilecek bir dolandırıcılık türü sanırım.

 İçişleri Bakanı, bir de üstüne Dışişleri Bakanı ile fotoğrafı var. Yani adam rahatlıkla girip, aslında bu kadar ulaşılmaz gibi görünen kişilerle fotoğraf çektirebiliyor. Demek ki bir ulaşma yolu var, açık bir kanal var oralardan girip fotoğraflar çektiriyorlar. 

Şimdi bugünkü siyasal düzenle şöyle bir doğrudan alakası var: Tek bir fotoğrafın gücü. Şimdi bugün birisi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile çektirdiğinde aynı zamanda bir gücün kartvizitini vermiş oluyor karşısındakine. Yani ben bu devleti demir yumrukla yöneten adamlarla iç içeyim mesajını da vermiş oluyor. Şimdi bu olay çok büyük bir olay olduğu için üzerinde bu kadar çok konuşuyoruz ama irili ufaklı böyle onlarca, yüzlerce binlerce olay var. Bazıları ortaya çıktı. Yani eşine şiddet uygulayan adam, o vatandaşı dolandıran tokatçı, hatta uyuşturucu satan kullanan kişiler, devletle ilişkilerini, devletle işlerinin, yakınlarının kanıtı olan fotoğrafları kullanarak, instagram gönderilerini, tiktok videolarını vesaire kullanarak aslında bir siyasal gücü tahvil ediyorlar gelire. Bu olayda da benzer bir durum var. Bir yanı bu işte. Süleyman Soylu’ların, hatta MHP Milletvekili Saffet Sancaklı'nın oğlu aracılığıyla Mevlüt Çavuşoğlu'na gittiği anlaşılıyor. Yani orada ki AKP MHP siyasal ortaklığının bu alanlarda da bir Türk koalisyon halinde devam ettiğini görmüş oluyoruz. Şimdi bir yanı bu.

Türkiye'de siyasal alan o kadar daraltıldı ve o kadar anti demokratik bir ortam oluştu ki Içişleri Bakanı ile fotoğraf vermek, Dışişleri Bakanı fotoğraf çektirmek ya da yönetimin rejimin çekirdeğine yakın olduğunu hissettirmek, oradaki ısınmış sıcak çekirdeğe yakın bir yerlerde durduğunu hissettirmek, başlı başına bir itibar ve para kazanma konusu olabiliyor ki fiilen de böyle. Biz de biliyoruz ki Ticaret Bakanı'nın ailesinin şirketi ne Bakanlık tarafından ihale verildiği ortaya çıkıyor. Zaten işleyiş bu. Türkiye'de herkes bunu biliyor. Ellerindeki onca medya gücüne, kuvvetine rağmen bence Türkiye'deki herkes biliyor ki, Türkiye'yi yöneten ekip akçalı işlerde de tıpkı hukuki işlerde olduğu gibi mevzuata uymuyor, oralarda bir şeyler dönüyor. Madem oralarda bir şeyler dönüyor, haydi biz de bundan faydalanalım gibi bir duyguyu da yönetmiş oluyor bu kişiler. Sorunun bir yanı bu. Bence siyasal yanı bu.

Bir de toplum açısından bir yanı var. Thodeks kendisi açıklıyordu yatırımcıların profilini. Yatırımcılarının profiline de bakmak lazım. Yatırımcıların yüzde 78'i, 18 ile 34 yaş arasında. Bence bu çok dikkat çekici bir veri. Türkiye'nin gençliği yarına ilişkin bir ümidi neredeyse olmayan, okumakla ya da liyakatla kendisine bir gelecek inşa edebileceği umudunu çoktan kaybetmiş gençlik. belli ki bu yollarla kripto para, hızlı para kazanma, yüksek faiz, bir tür simyacı gibi küçük parasını birdenbire büyütecek insanlara, onların siyasal yakınlıklarına da bakarak inanmışlar. Bu bir toplumsal çöküntü aynı zamanda. 400 bin insandan söz ediyoruz. Bunun yüzde 80'e yakını genç, yani 300 binden fazla genç parasını bu Thodeks'e kaptırmış. Türkiye'nin gençliğinin içine sürüklendiği durum bu demek istiyorum son olarak.

SÖYLEŞİNİN PODCASTİNİ DİNLEMEK İÇİN PLAY TUŞUNA TIKLAYIN