MARMARA’DA EKOLOJİK FELAKET

MARMARA’DA EKOLOJİK FELAKET

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı ve Su Kaynakları Yönetimi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı Marmara'yı saran deniz salyalarıyla ilgili "Şimdilik sadece balıkçı zarar etti. Önümüzdeki yıllarda belki de turizm de büyük zarar edecek. Ve hesap edemediğimiz pek çok sektör sıraya girecek” diyor.

Geçtiğimiz günlerin en önemli doğa olaylarından biri Marmara Denizi’ndeki müsilaj oluşumu. Aslında Marmaralı balıkçılar, bahar aylarında zaman zaman ağlarına yapışan ve “deniz salyası” olarak andıkları bu yapışkan maddeye yabancı değil. Ancak normalde kış sonunda ve bahar başlangıcında belli alanlarda görülen bu oluşum, bu kez mayıs ayı ortasına dek hem de artarak varlığını sürdürdü; geniş kütleler halinde yayılarak İstanbul’dan Çanakkale’ye Marmara’nın sularını kapladı. Yayılım sahasının genişlemesi ve etkili olduğu sürenin artmasıyla, belki de ilk kez deniz insanları dışındaki kamuoyunun dikkatini çekti.

Sudaki mikroorganizmalar tarafından üretilen bu mevsimsel oluşum nasıl bu kadar çoğaldı ve neden bu kadar uzun süre etkili oldu?

Deniz bilimcilere göre bu soruların tek bir cevabı olmadığı gibi, müsilajı artması ve etkisinin daha uzun süreye yayılması, denizdeki anlık gelişmelere de bağlı değil. Ama evet, doğayla ilgili her musibette adını anmadan edemediğimiz küresel ısınma, musilaj oluşumunda da etkili.

İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar ve Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı ve Su Kaynakları Yönetimi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın rehberliğinde, Marmara’da ne olup bittiğini aşama aşama anlamaya çalışalım.

MÜSİLAJ NEDİR?

Müsilaj (İngilizce mucilage), “fitoplanktonik” adı verilen mikro organizmalar yani mikroskobik bitkiler tarafından salınıyor. Bahar, bu organizmaların doğal metabolizmaları gereği artışa geçtiği bir mevsim. Prof. Dr. Melek İşinibilir Okyar bu hareketlenmenin, tıpkı doğanın baharla birlikte doğanın coşması, etrafın yeşillenmesi ve bitkilerin tomurcuklanması gibi doğal bir süreç olduğunu söylüyor. Su sıcaklığındaki yükselme ve fotosentez yapan bu organizmaların daha fazla güneş ışığına ulaşabilmesi, fitoplanktonik organizmaların sayıca artmasına neden oluyor. 

Fitoplanktonik organizmalar tek hücreli canlılar. Ancak aşağıdaki sayacağımız koşulların oluşması durumunda bu canlılar, hücreleri dışında yapışkan bir salgı üretmeye başlıyorlar. İşte musilaj denilen madde bu koşulların oluşmasıyla yani fitoplankton grupları için “stres şartlarının” oluşmasıyla ortaya çıkıyor. Milyonlarca tek hücrelinin saldığı musilajla bugün Marmara’da tanık olduğumuz görüntü ortaya çıkıyor.   

ORTALAMANIN ÜZERİNDE SICAKLIK

Müsilaj salınımı için ilk koşul, deniz suyu sıcaklığının ortalamanın üzerinde olması. Türkiye sıcak bir kış geçirdi. Marmara’da deniz suyu sıcaklığı şu anda son 40 yıl (1982-2021) ortalamasının 2,5 derece üzerinde.

Yoğun musilaj gözlemlenen Bandırma kıyılarında 9 Mayıs’ta dalış yapan bir balık adam, su sıcaklığını 19 derece ölçtüğünü ve bu mevsimde hiç bu kadar sıcak bir deniz görmediğini belirtiyordu. Gerçekten de Mayıs 1970-2018 verilerine göre Marmara’da Mayıs ayı ortalama deniz sıcaklığı 15,1 derece.

Bu dönemde Marmara’da ortalama deniz sıcaklığının yavaş yavaş ama tutarlı bir şekilde yükseldiğini de hatırlatalım. Örneğin 1999-2008 ortalaması 15,7 dereceyken, 2009-2018 ortalaması 16,4. Prof. Dr. Mustafa Sarı’ya göre bunun da nedeni iklim değişimi.

BESİN TUZLARI: “DENİZİ GÜBRELEMEK”

Musilaj oluşumunda belki de insana en çok sorumluluk yükleyen koşul “besin tuzu” tabir edilen azot ve fosfor gibi maddelerin denizde birikimi. Çünkü bu maddeler doğrudan atıklarla ya da insan faaliyetleriyle denize taşınıyor.

Her iki deniz bilimci de 25 milyon nüfusa ve Türkiye’deki sanayinin yaklaşık yarısına sahip Marmara Bölgesi’nde insan faaliyetlerinin, denizel yaşam üzerinde büyük bir baskı oluşturduğuna dikkat çekiyor.

“Marmara’ya taşkınlarla, derelerle evsel ve endüstriyel atık girdisi var” diyor  Prof. İşinibilir Okyar: “Örneğin evlerde kullandığımız deterjanların içinde fosfor var. İdrardaki amonyağın ayrışmasıyla azot ortaya çıkıyor. Tarımı bölgelerinde kullanılan gübreler yağışlarla önce derelere, sonra da denize ulaşıyor. Marmara Denizi’ni bu şekilde gübreliyoruz aslında.”

Fitoplanktonlar hızla çoğalıp, ortamda biriken azotu ve fosforu azaltmaya çalışıyorlar. Bir litre deniz suyundaki fitoplankton miktarı, olağan şartların yüz hatta bin katına çıkabiliyor. “Stres şartlarının” oluşmasıyla fitoplanktonlar, yukarıda da söylediğimiz gibi hücre dışı salgı bırakmaya başlıyor.

Özetle askıda, yani suda çözülmüş olarak bulunan organik maddelerin bolluğu,  Marmara Denizi’ni musilaj için ideal hale getiren önemli bir faktör.

DENİZ KİRLİLİĞİ BU YIL DAHA MI ÇOK?

Yine her iki deniz bilimci, bu yıl daha çok müsilaj oluşmasının denizin bu yıl daha kirli olduğu anlamına gelmediğini belirtiyor.

“Marmara Denizi’nde besin tuzlarının son dönemde çoğaldığı görüşüne kesinlikle karşıyım. Çünkü Marmara 1950’lerden beri ciddi oranda besin tuzu girdisinden mustarip” diyor Prof. İşinibilir Okyar. Denizde daha çok salgı olması, suda daha fazla azot ve fosfor olduğunun tek başına göstergesi değil.  

Prof. Mustafa Sarı “Azot ve fosfor ortamda hep vardı. Ama sıcaklık bu seviyede değildi. Deniz şartları bu kadar durağan değildi. Dolayısıyla bu kadar yüksek oranda müsilaja tanık olmuyorduk. Sadece balıkçılar fark ediyordu ve iki ay içinde ortadan kalmış oluyordu” diyor.  

DENİZİN DURAĞANLIĞI

Denizin durağan olması, daha dar ifadeyle “dikey haraketliliğin az olması” Marmara için ayrıca üzerinde durulması gereken bir faktör. Çünkü bu iç deniz, özel yapısı deneniyle musilaj için ideal bir ortam oluşturuyor.

Marmara’ya Çanakkale Boğazı’ndan giden Akdeniz’in suyu, kuzeye doğru hareket ederek İstanbul Boğazı yoluyla alttan Karadeniz’e çıkıyor. Karadeniz’in suyu da yüzeyden hareketle güneye, Akdeniz’e doğru akıyor. Ancak Marmara’da, bu iki denizin suyunun tam olarak birbirine karışmadığı, ikisini birbirinden ayıran bir geçiş tabakası var. Mevsime göre derinliği 16 metreden 32 metreye kadar değişen bu tabaka, aşağıdan hareket eden sıcak ve tuzlu Akdeniz suyu ile, yukarıdan akan soğuk ve daha hafif (daha az tuzlu) Karadeniz suyunun karışmasına engel oluyor. Yani alttaki ve üstteki tabakalar arasında dikey hareketlilik gerçekleşmiyor.

Prof. Sarı’ya göre dikey karışım gerçekleştiğinde, dipteki besin tuzları ışıklı bölgeye çıkmış olacak ve fitoplanktonlar, fotosentez yardımıyla onları dönüştürebilecekti. Ama dikey karışım olmayınca azot ve fosfor, ışığın olmadığı derinliklerde birikiyor. Diple yüzey arasındaki karışım daha fazla olsa musilajı bu boyutta görmeyecektik. Sarı’ya göre deniz tabakaları arasında geçişkenliğin az olmasının nedeni de yine iklim değişimi.

BAKTERİLER İÇİN HABİTAT  

Musilaj fitoplanktonların salgısından da ibaret değil. Organik bir yapı olduğu için mikro organizmalar ve özellikle bakteriler için de habitat oluşturuyor. Melek İşinibilir Okyar’ın ifadesiyle, suyun içinde çözünmüş halde bulunan organik maddeleri bir mıknatıs gibi toplamaya başlıyor.

Bakteri ve mikro organizmaların salgı etrafında kümelenmesiyle oluşum daha güçlü bir yapıya kavuşuyor ve denizin içinde metrelerce uzunlukta devam eden musilaj yapıları ortaya çıkıyor.

SADECE YÜZEYDE Mİ VAR?

Su yüzeyinde tanık olup “Marmara elden gidiyor” diye endişelendiğimiz görüntü, parçalandığı için yüzeye çıkan ölü planktonlar. Oysa Melek İşinibilir Okyar’a göre bu sadece “buzdağının sadece görünen yüzü”. Aktif musilaj, en çok 5 ile 30 metre derinlikte oluşuyor. Salgı üreten fitoplanktonlar fotosentez için güneş ışığına ihtiyaç duydukları için en çok bu derinliklerde bulunuyorlar. Işık 20-25 metrenin altında azaldığı için musilaj oluşumu o derinlikten itibaren azalıyor.

Dolayısıyla denize atılan ağların bu çamursu salgı ile kaplanması ve Marmara’da balıkçılığın aylardır durma noktasına gelmesinin yüzeyde görünen değil, derinlerdeki müsilaj.

Mustafa Sarı, “Şimdilik sadece balıkçı zarar etti. Önümüzdeki yıllarda belki de turizm de büyük zarar edecek. Ve hesap edemediğimiz pek çok sektör sıraya girecek. Örneğin denizcilik sektörü” diyor. 

NEDEN OLDUĞU TAHRİBAT

Gelgelelim yüzeyde kümeleşen ölü planktonlar, belli bir ağırlığa erişince dibe çökecek ve daha büyük bir tehlikeye neden olacaklar. Ama önce yüzeyden başlayalım:

Mustafa Sarı’nın tabiriyle, “kıyıları bir battaniye gibi kaplayan” musilaj atmosferle suyun etkileşimini kesiyor. Diğer taraftan güneş ışınlarını soğurarak sıcaklığı arttırıyor. Artan sıcaklık, suyun içinde çözünmüş oksijeni azaltıyor. Oksijensiz ortam oluştuğu için kıyısal bölgedeki balıklar ölüyor. Bu sadece yüzeydeki etkisi.

Dibe çökenler yüzeye çıkanlardan daha büyük bir kısım ve esas tehlike orada. Çünkü Marmara, ortalama derinliği 500 metreye ulaşan bir iç deniz ve sorun tüm bu su kitlesini etkiliyor. Çöken musilaj denizel yaşamı iki şekilde öldürüyor. Doğrudan dip organizmalarının üzerine çökerek onların solungaçlarını tıkıyor ve nefes alamaz hale getiriyor. Diğer taraftan dipteki bakteriler bu organizmaları çürütmek için sudaki oksijeni tüketiyor. Ve bu da balık ölümlerine neden oluyor. Bilim insanlarının “dip ölümü” derken bunu kast ediyorlar.

Ve böylece ekolojik bir felakete dönüşüyor ki Marmara’daki güncel durum da bu.

DENİZ ANALARI


Denizel ortama giren her türlü organik maddenin müsilaj salınımına katkı sağladığını dile getiren Melek İşinibilir Okyar, deniz analarının süreçteki rolüyle ilgili bir proje hazırladıklarını duyuruyor:

“Geçtiğimiz yıldan beri tüm Marmara Denizi ve İstanbul’da yoğun deniz anası varlığını konuştuk. Örneğin Aralık 2020’de Ambarlı sahiline dev deniz anaları vurdu. Deniz anaları yüzde 90 ile 95’i sudur ama kalan yüzde 5 ile 10’luk kısmı protein ki bunun içinde de azot var. Milyonlarca deniz anası ölüp parçalandığında ortamda organik madde birikimi oluşuyor. Fitoplankton artışını bu bile tetiklemiş olabilir ama üzerinde çalışma yapmadan kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bu konuda bir proje hazırlıyoruz. “

NE YAPILMASI LAZIM?

Tabloyu “Marmara’nın imdat çığlığı” olarak niteleyen Melek İşinibilir Okyar, bakanlıkların inisiyatif alarak işin içine yerel yönetimleri ve üniversiteleri de alarak uzun süreli takip ve çalışma yapması gerektiğini söylüyor. “[Atık] girdisi nerde, sorun nerde?” bunu tespit etmesi gerekir. Üniversiteler ne kadar araştırma yapsalar da yaptırım gücünün bakanlıklarda [Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı] olduğunun altını çiziyor.

İşbilir Okyar, doğrudan ya da dolaylı denize atık taşıyan havzada yer alan tüm belediyelerin görev üstlenmesi gerektiğini, denize kıyısı olmayanların “ben deniz kenarında değilim” diyerek sorumluluktan kaçmaması gerektiğini belirtiyor.

“MARMARA’DA ARITMA GÖZ BOYAMA”

Marmara’da müsilaj patlamasını “iklim değişiminin görünür hale geldiği hatta gözümüze soktuğu bir durum” olarak gören Mustafa Sarı “iklimi değiştirebilecek durumda değiliz, akıntıları değiştirebilecek durumda değiliz ama atıkları azaltabiliriz.”

Sarı’ya göre Marmara Denizi’ne kıyısı olan pek yerleşimin gerçek bir arıtma tesisi yok: 


“Derin deniz deşarjı diye bir göz boyama var. Kanalizasyonları bir yere toplayıp, sıvılaştırıp, bir boruyla kıyıdan iki üç kilometre uzağa salmak arıtma değildir. Bandırma, Erdek, Marmara’nın birçok yerinde durum bu. İstanbul’daki, Kocaeli’ndeki arıtmaların iyi çalıştığını biliyorum ama bunlar azınlık.”

Sarı’ya göre yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var: “Marmara Denizi’ne bıraktığımız atık miktarını değiştirmemiz, ‘sınır değer’ olarak belirlenen kriterleri değiştirmemiz ve yeni bir perspektif geliştirmemiz lazım.”

“FATURA GEÇ ÇIKIYOR”


Mustafa Sarı, doğaya verilen zararların faturasının geç ortaya çıktığını ve bu nedenle de daha çok zarar verildiğini dile getiriyor:

“Birisine yumruk attığınızda ondan karşılığını alırsınız; gösterdiğimiz şiddetin karşılığını görmeseydik şiddete sürekli devam ederdik. Ama doğada, örneğin Alaska’da attığımız yumruğun bedelini 20 yıl sonra dünyanın başka bir yerinde, örneğin Marmara Denizi’nde ödüyoruz. Yumruğun atıldığı yer ve zaman başka, zararın ortaya çıktığı yer ve ortaya çıkma şekli başka olduğu için, ekosistemlerde sanki etkileri görünmüyormuş gibi geliyor bize. Denizi bir sihirbaz sanıyoruz. ‘Bu kadar atık atıyoruz, bakın yine de kirlenmiyor’ dediler ve etkiler anlık görülmediği için üste çıktılar, haklı gibi göründüler.”

Bandırma’da olduğumu öğrenen Prof. Dr. Mustafa Sarı “O halde Misakça’ya gitmenizi ve Gönen Nehri’den denize ne aktığını görmenizi tavsiye ederim” diyor.