Alican Uludağ: Ankara Adliyesi'nin basın odasını özledim
Üç ay tutuklu kaldığı Silivri Cezaevi'ndeki izlenimlerini ve yaşadıklarını paylaşan DW Türkçe Muhabiri Alican Uludağ, en çok Ankara Adliyesi'nin basın odasını özlediğini söylüyor.
Hülya Schenk
Sosyal medya platformu X'te yaptığı eleştirel paylaşımlar sebebiyle geçen Şubat ayında tutuklanan DW Türkçe Muhabiri Alican Uludağ, 21 Mayıs'ta görülmeye başlanan davanın ilk duruşmasında tahliye edildi. Yaklaşık 90 gün boyunca tutuklu kalan Alican Uludağ, bir yargı muhabiri olarak cezaevindeki gözlemlerini ve deneyimlerini bizimle paylaştı, ayrıca içerdeyken nelere özlem duyduğunu da anlattı.
Soru: Alican üç ay süren tutukluluğunun ardından aramıza yeniden katıldın. Geçmiş olsun. Bir yargı muhabiri olarak Silivri Cezaevi'ndeki gözlemlerini merak ediyoruz. Öncelikle şunu sormak istiyorum; Cezaevine girerken ve çıkarken arasındaki duyguların nasıldı?
Alican Uludağ: Aslında içeri hangi iradeyle girdiysem, tahliye olurken de aynı iradeyle çıktım. Polisler kapıma geldiğinde tutuklanacağımı biliyordum. Cezaevinden çıkarken de haksız yere cezaevine atılmış olmanın verdiği bir duyguyu getirdim yanımda. Çünkü suç işlemedim ve yaptığım tek şey gazetecilikti. Haklı olmak insana ayrı bir güç veriyor. Ama bir suç işleyip cezaevinden çıkan bir kişinin üstündeki mahcubiyet duygusu yok. Cezaevi güzellemesi yapmayacağım. Cezaevi kötü bir yer. Ama önemli olan oraya girdiğinizde ayakta durmayı başarabilmek. Benim için cezaevi öğretici bir yer oldu. Olumsuz bir durumu nasıl kazanıma çeviririm, ona odaklandım. Yargı muhabiri olarak bugüne kadar hep yargısal süreçleri dışarıdan izledim. Ama cezaevine girdiğimde bir tutuklu gibi değil bir yargı muhabiri merakıyla içeriyi inceledim, öğrendim. Hem mahpusların durumlarını, cezaevi işleyişlerini, infaz koruma memurlarını vs. Bu anlamda önemli bir tecrübe oldu ve gazeteciliğime de bundan sonra olumlu katkı yapacağını düşünüyorum.
- Asıl adı Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu ama biz kamuoyunda bulunduğu yere atfen Silivri Cezaevi diyoruz kısaca. Sen daha çok siyasi tutukluların bulunduğu Silivri 9 No'lu F Tipi Cezaevi'nde tutukluluğunu geçirdin, yani tek başına tecrit altında. Bir günün nasıl geçiyordu burada?
Cezaevi, nerede olursa olsun insana yaşamın sürekliliğini öğretiyor. Çünkü yaşam, tek başına bir hücrede de olsa devam ediyor. Küçük bir hücrede tek başınasın ve ilgileneceğim tek kişi var, o da sensin. Yaşamı dolu dolu yaşamak kavramı orada daha çok geçerli. Kendinle konuşmayı öğreniyorsun burada. Dışarıda hayatın yoğunluğu, Türkiye gündeminin hızı nedeniyle insan aslında kendine uzaklaşıyor. Ama tek başına bir hücrede, dışarıda eksik yaptığın şeyleri tamamlıyorsun, kendinin farkına varıyorsun. Daha iyi kitap okuyorsun, daha iyi film izliyorsun, daha çok düşünüyorsun, kendine daha iyi odaklanıyorsun. Dışarıda yeni aldığın bir kitabı 20 sayfa okuyup bırakırken içeride bir günde bir roman bitirebiliyorsun. İçeride gün, sabah 8.20'de sayım ve havalandırma kapısının açılmasıyla başlıyor. Ben günümü programlayarak yaşamaya çalıştım. İki öğün yemeyi öğrendim orada. Kahvaltı ve akşam yemeği. Kahvaltıyla birlikte haberleri izliyordum. Sonra gazeteler geliyordu, öğlen gazete okuyordum. İkindi vakti, iki saat spor yapmaya özen gösterdim. Akşam yemeğinden sonra ise çoğu kez kitap okuyordum. Eğer TV'de iyi bir filme denk gelebiliyorsan film. Radyoyu keşfetmeyi öğreniyorsun. Örneğin TRT3'de hangi günler hangi saatte hoşuna gidecek programlar var, onları takip ettim.
- Peki diğer tutuklularla temasın olabildi mi? Daha önce yazdığın mektuplardan birinde Merdan Yanardağ'ı gördüğünü söylemiştin.
Silivri 9 Nolu Hapishanesi, Türkiye'nin güncel siyasi tarihinin özeti gibi. Burada kalan hemen hemen herkesi gördüm. Ekrem İmamoğlu ile diğer tutuklu belediye başkanları Resul Emrah Şahan, Rıza Akpolat, İnan Güney, Utku Caner Çaykara sık sık karşılaştığım isimlerden. Yine Tayfun Kahraman ve Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve Osman Kavala ile de bazen avukat görüşünde bazen de koridorda karşılaşabiliyordum. Kısa da olsa selamlaşma, birbirinin durumunu sorma imkânımız oluyordu. Kaldığım koğuşun kapısı, Merdan Abi'nin havalandırmasını görüyordu. Odaya girer çıkarken onunla havalandırma camının önünde selamlaşma imkanım oluyordu. Ama en önemlisi her gün tutuklu bir gazeteciyi avlusunda yürürken izlemek garip bir duygu. İnsan içeride en çok havalandırmada volta atarken düşünüyor. Merdan Abi'de bunu yürürken çok görüyordum. Yüzünde, mimiklerinde düşünmesiyle birlikte yaşanan değişimler. İlk girdiğimde havalandırmam Enver Aysever'in koğuşuna bakıyordu. O tahliye olduktan sonra aklıma gelen ilk soru, bakalım operasyon sırası kimde olmuştu. Çok geçmeden Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel'i getirdiler, bir gün sonra o taşındı. Uzun süre boş kaldı. Son gelen 'misafir' ise Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel oldu. Silivri'de aslında bir koğuşun boşalması bir yandan iyi bir yandan da endişe verici. Çünkü o tek kişilik hücreler uzun süre boş kalmıyor ve mutlaka tanınmış bir isim kısa zaman sonra oraya konuluyor. Ve daha çok o kişiler muhalifler oluyor.
Tutuklu ve hükümlülerin durumlarını nasıl gözlemledin?
Eğer tutuklanmasaydım 9 Mart'ta Silivri'ye İBB davasını izlemeye gelecektim ancak ben bu süreci içeriden takip etmek zorunda bırakıldım. Ama gördüğümün özeti, Silivri 9 Nolu'da insanlar büyük bir adalet mücadelesinin içerisinde. Hepsinde haklı olmanın verdiği güç ancak haksızlığa uğramanın yarattığı bir öfke de var. Orada birçok isim, aylarca bir yıla yakın zamanda iddianamesinin çıkmasını bekledi. Dava açılsa da çok sayıda sanıkla birlikte uzun bir yargılama süreci var. Bu belirsizliğin yarattığı duygu da insanları yoruyor. İnsanlar, 'tahliye olursan bizi unutmayın' diyordu. Türkiye'de derin yoksulluk kavramı vardı. Aslında Silivri'de 'derin adaletsizlik' duygusunun yansımaları görülüyor. Avukat görüşüne gidip gelirken sık sık Gezi hükümlüsü Tayfun Kahraman'ı görüyordum. Anayasa Mahkemesi iki kez hak ihlali kararı verdi ama bu kararlar uygulanmadı. Son ihlal kararının ardından Tayfun Kahraman şimdi AYM'nin gerekçeli kararını bekliyor. Koridorda karşılaşırken her zaman Tayfun gülümseyerek selamlaşır. Ancak bir keresinde şunu fark ettim. Kararın gerekçesinin yayınlanıp yayınlanmadığını sorduğumda yüzünün gülümsemesi sona erdi. Bu aslında adaletsizliğin yarattığı bir ruh hali. Ülkenin en büyük yüksek mahkemesinin verdiği kararın uygulanmadığı bir ülkede insanların yaşadığı adaletsizlik yüzüne, gözlerine yansıyor.
Cezaevi koşullarına dönersek, senin tek başına tutulduğun hücre nasıl bir yerdi. Mesela büyüklüğü ne kadardı? Beslenme, hijyen gibi temel günlük ihtiyaçlarını bu hücrede nasıl karşılıyordun?
Silivri 9 Nolu'da tek başına bir hücrede kalıyordum. Hücrem, beş adımlık bir yerdi. İçinde banyosu vardı. Bu hücrenin yine beş adıma beş adımlık bir avlusu var. Üstü tel örgüyle çevrili. Tam tecrit hali var ve diğer tutuklu ve hükümlülerle temas yasak. Avluda daire çizerek yürüdüğünüzde yalnızca 18 adım. Cezaevinde iki öğün yemek veriliyor, öğlen ve akşam yemeği. Ama tek başına bunlarla beslenmek yetmiyor. Bu nedenle kantinden ve manavdan istediklerinizi satın alabiliyorsunuz. Haftada 5 bin TL harcama limitimiz oluyordu. Ben sağlıklı beslenmek adına bu alışverişlerle kendi menümü oluşturuyordum. Yine kantinden aldığım temizlik malzemesiyle temizliği kendim yapıyordum.
- Peki senin bulunduğun F tipi hücre dışında Silivri Cezaevi'ndeki genel koşullar nasıldı, gözlemleyebildiğin kadarıyla?
Silivri 9 Nolu'da tek başınasın. Ama en azından yatabileceğin bir yatağın var. Hücreni kendin yönetiyorsun. Ama olumsuz tarafı, tek başına kalman nedeniyle tecrit altındasın. Ama Silivri içerisindeki diğer cezaevlerinde ise durum tam tersi. Ben ilk zamanlar L1'de kaldım. Oradaki sorun kalabalık koğuşlar. Tutuklu ve hükümlü sayısı koğuşların kapasitesini aştığı için insanlar yer yataklarında yatıyor. Bu Türkiye'deki cezaevlerinin tamamında yaşanan bir durum. Kalabalık koğuş demek, insanların hastalıklarının birbirine bulaşması, sağlık sorunları, hijyen sorunları, tahta kurusu gibi böceklerin yarattığı sorunlar. Mahremiyet diye bir şey yok. İnsan haklarına aykırı bir durum bu. Ve Türkiye'de her geçen gün tutuklu ve hükümlü sayısı artarken cezaevi koşullarında değil iyileşme geriye gidiş var.
- Mutlaka ki en çok aileni özledin. Cezaevinden çıktığında da zaten koşa koşa Ankara'ya doğru yola çıktın. Peki ailen ve sevdiklerin dışında günlük rutinlerinle ilgili en çok neyi özledin?
Dışarıda ailem ve sevdiklerim dışında en çok yıldızları izlemeyi özledim. Çünkü cezaevinde havalandırma akşam kapatıldığı için gece gökyüzüne bakmak da yasak. Yürümeyi seven biriyim. İçeride her gün 18 adımlık bir yerde daire çizerek yürümek zorundasınız. Bir yerden sonra dairesel bir döngünün içindesin. Bu nedenle dışarıda hiç durmadan yürüyebilmeyi özledim. Tabii ki gazeteciliğe dönebilmeyi, özgürce yazabilmeyi ve Ankara Adliyesi'nin basın odasını özledim.
- Peki haksız yere hayatından üç ay çalındığı gibi bir duygu içinde misin?
İnsan kendisine yapılanı affedebiliyor. Bu açıdan öfkeli değilim. Ama çocuklarıma yaşatılanları unutmayacağım. Benim değil onların üç ayı çalındı. Babalarıyla geçirecekleri üç ay. Üç ayının çalınmasının yanı sıra 5 ve 11 yaşındaki iki çocuğuma eziyet edildi. Beni yetkisiz bir savcılık, bilerek Ankara'dan İstanbul'a getirtip tutuklattı. Bu nedenle ailem, çocuklarımın açık görüşe gelip gitmek için iki günleri Ankara-İstanbul arasında yollarda geçiyordu. İki gün okula gidemiyorlardı. Bu da yetmezmiş gibi cezaevi içindeki otobüsle dakikalarca dolaştırılmaları, o koşulları görmeleri vs. Oysa soruşturmaya bakmakla yetkili tek savcılık, Ankara'ydı. Ankara'ya sevk talebim ısrarla sümenaltı edildi. Bilerek beni Ankara'ya sevk etmediler. Bir kişinin bir gazeteciye olan öfkesini anlarım ama bir kişinin bu şekilde çocuklara eziyet çektirmesi için saf kötülüğe sahip olması gerekir. Onlar benim çocuklarımın gözyaşlarının vebalini aldılar.
- Senden kısa bir süre sonra Birgün Gazetesi Muhabiri İsmail Arı tutuklandı. İsmail'in de tutuklandığını duyduğunda bu senin için nasıl bir mesaj oldu? İsmail'in de tutuklanması ile nasıl bir mesaj verildi sence?
Benim ardımdan İsmail'in tutuklanması, aslında Ankara gazetecilerine verilen bir gözdağı. Özellikle Akın Gürlek'in Adalet Bakanı olmasının ardından Ankara'da yargı odaklı çalışan iki gazetecinin cezaevine atılması rastlantı sayılamaz. İsmail de araştıran sorgulayan bir gazeteciydi. Onu cezaevine atarak hem benzer haberler yapması engellendi hem geçmişte yaptığı özel haberlerin hesabı soruldu hem de başta Ankara olmak üzere Türkiye'de gazetecilere sınır çizildi, mesaj verildi: Böyle gazetecilik yaparsanız sonunuz cezaevi olur. Bir ayda iki gazetecinin tutuklanması kuşkusuz birçok gazetecide sırada hangimiz var sorusuna neden olmuştur. Bu da insanlarda doğal bir otosansür duygusu yarattı. Amaç da zaten bu. Diğer yandan bu iki tutuklama olağan yargı süreçleriyle yaşanmadı. Bizim tutuklanmamızda en masum kişiler soruşturma savcılarıydı bence. Çünkü tutuklatan irade savcılar değildi. Bu süreçte kimlerin nasıl rol aldığını bilmiyor değiliz. Bu nedenle bir yargı muhabiri olarak kendimden çok yargının bu hale düşürülmesine üzüldüm. Hâkim ve savcıların çaresizliklerini, istemedikleri işlere imza atmalarına.
- Dava sürecin devam ediyor. Bir sonraki duruşma Eylül ayında. Önümüzdeki Cuma günü İsmail Arı da ilk kez hakim karşısına çıkacak. İsmail Arı'dan da tahliye haberi alır mıyız?
İsmail'in aslında hiç tutuklanmaması gerekiyordu. Çünkü yazdığı haberler de paylaştığı sosyal medya mesajları da tamamen gazetecilik faaliyeti. Daha önce sayısız kere hakkında soruşturma açılmış ve gidip ifadesini vermiş bir isim. Kaçmış mı? Hayır. Kaçma şüphesi yok. Bu nedenle 5 Haziran'daki ilk duruşmada tahliye olması gerekiyor. Tahliye olacağına da inanıyorum.
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.

