Avukat Alp Selek hayatını kaybetti: Bir ömür hak mücadelesi, 28 yıl süren bir adalet arayışı

Türkiye’de işçi sınıfının, sendikaların, siyasi tutukluların ve insan hakları savunucularının avukatlığını üstlenen Alp Selek yaşamını yitirdi. 12 Eylül darbesinden sonra dört buçuk yıl cezaevinde kalan Selek, hayatının son 28 yılını ise dört kez beraat etmesine rağmen Mısır Çarşısı davasında yargılanmaya devam edilen kızı, sosyolog Pınar Selek’in özgürlüğü için mücadele ederek geçirdi.

·

Kısa Dalga - Türkiye’de sosyalist hareketin, emek mücadelesinin ve siyasi davaların tanınmış avukatlarından Alp Selek, 96 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

1959 yılında başladığı avukatlık yaşamında işçilerin, sendikacıların, siyasi tutukluların ve hak ihlallerine uğrayanların savunmasını üstlenen Selek, Türkiye’nin yakın tarihindeki birçok önemli siyasi ve toplumsal mücadeleye tanıklık etti. Ancak yaşamının son çeyrek yüzyılında adı en çok, sosyolog ve yazar kızı Pınar Selek’in Mısır Çarşısı davasıyla birlikte anıldı.

1998 yılında başlayan ve dört beraat kararına rağmen sonuçlanmayan davada kızının avukatlığını yapan Alp Selek, ilerleyen yaşına rağmen duruşmaları izlemekten, adliye önlerinde açıklama yapmaktan ve hukuk mücadelesini sürdürmekten vazgeçmedi.

Selek’in ölümü, yalnızca bir hukukçunun yaşamının sona ermesi değil, Türkiye’de üç kuşağa yayılan bir hak ve özgürlük mücadelesinin de önemli bir halkasının kaybı oldu.

Dedesi, babası ve kızı: Üç kuşağın mücadele tarihi

Alp Selek, 1930 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Babası, Türkiye sosyalist hareketinin önemli isimlerinden, Türkiye İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer alan hukukçu ve eski milletvekili Cemal Hakkı Selek’ti.

Cemal Hakkı Selek, 1965 genel seçimlerinde TİP’ten İzmir milletvekili seçilmiş, 1969 yılına kadar partisinin TBMM grubunun başkanlığını yürütmüştü. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından kapatılan TİP’in 1975 yılında yeniden kuruluşunda da yer aldı.

Alp Selek, babasının izinden giderek hukuk eğitimi aldı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 1959 yılında İstanbul Barosu’na kaydoldu.

Ancak onun hukukçuluğu yalnızca mahkeme salonlarıyla sınırlı değildi. 1960’lardan itibaren sosyalist hareketin içinde aktif görev üstlendi. Türkiye İşçi Partisi’nde çalıştı, bir dönem partinin İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüttü.

Gazeteci Doğan Özgüden, 2024 yılında yayımlanan ve üç Selek kuşağının mücadelesini anlattığı yazısında, Cemal Hakkı ve Alp Selek ile TİP saflarında birlikte çalıştıklarını aktardı. Özgüden’in tanıklığı, Alp Selek’in yalnızca siyasi davalarda görev üstlenen bir avukat değil, dönemin toplumsal mücadelelerinin doğrudan içinde bulunan bir isim olduğunu da ortaya koyuyordu.

Kavel direnişinden sendikal hakların savunulmasına

Alp Selek’in meslek yaşamının önemli dönüm noktalarından biri, Türkiye işçi hareketinin tarihinde özel bir yere sahip olan 1963 Kavel Kablo Fabrikası direnişiydi.

İstanbul İstinye’deki Kavel fabrikasında çalışan işçiler, çalışma koşullarına ve sendikal haklarının engellenmesine karşı direnişe geçmişti. Türkiye’de grev hakkının yasal güvenceye kavuşması sürecinde simgesel önem taşıyan direniş, aynı zamanda işçi hareketiyle hukuk mücadelesinin iç içe geçtiği olaylardan biriydi.

Alp Selek, direniş nedeniyle tutuklanan veya haklarında dava açılan işçileri savunan avukatlar arasında yer aldı.

Bu savunma, onun sonraki yıllarda sürdüreceği mesleki çizginin de habercisiydi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türkiye Maden-İş ve Turizm-İş sendikalarının hukuk müşavirliğini üstlendi. İstanbul Tabip Odası’na da hukuki danışmanlık yaptı. Sonraki yıllarda İstanbul Eczacı Odası ve eğitim kurumları için de çalıştı.

İşçilerin örgütlenme hakkı, sendikal faaliyetler nedeniyle açılan davalar ve siyasi suçlamalarla yargılanan gençlerin savunulması, avukatlık pratiğinin merkezindeydi.

12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından gençlik hareketinin ve sendikaların önde gelen isimlerine açılan davalarda da savunma avukatı olarak görev yaptı.

Selek için savunma, yalnızca yargılanan bir kişinin cezalandırılmasını önlemeye yönelik mesleki bir faaliyet değil, siyasi iktidar karşısında yurttaşların haklarını korumanın araçlarından biriydi.

12 Eylül darbesi: Savunma avukatı bu kez sanık oldu

12 Eylül 1980 askeri darbesi, Alp Selek’in yaşamında da ağır sonuçlar yarattı.

Darbeye kadar Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticileri arasında bulunan Selek, askeri yönetimin siyasi partilere ve sosyalist harekete yönelik operasyonları kapsamında tutuklandı.

TİP Merkez Yürütme Kurulu üyesi olması nedeniyle yargılandı ve mahkûm edildi. Yaklaşık dört buçuk yıl cezaevinde kaldı.

Yıllarca siyasi tutukluların ve yargılanan sendikacıların savunmasını yapan avukat, bu kez askeri yönetimin mahkemelerinde kendisini savunmak zorundaydı.

Cezaevinden çıktıktan sonra da mesleğine dönüşü sorunsuz olmadı. Hakkındaki mahkûmiyet gerekçe gösterilerek Adalet Bakanlığı tarafından İstanbul Barosu levhasından silinmesi istendi.

İstanbul Barosu yönetiminin bu talebe karşı çıkması, avukatlık mesleğinin bağımsızlığı bakımından da önemli bir hukuki tartışmaya dönüştü. Selek daha sonra baro levhasına yeniden kaydedildi.

Avukatlık mesleğinin örgütsel yaşamında da görev üstlenen Selek, İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği disiplin kurullarında çalıştı.

12 Eylül döneminde cezaevine giren, sonrasında ise avukatlık yapma hakkı tartışma konusu edilen Alp Selek, ilerleyen yıllarda hukukun ve yargının siyasal iktidarla ilişkisini eleştiren hukukçular arasında yer aldı.

Pınar Selek davası: Bir araştırmadan ömür boyu süren yargılamaya

Alp Selek’in yaşamının son dönemine damga vuran olay, 1998 yılında kızı Pınar Selek’in gözaltına alınmasıyla başlayan ve Türkiye’nin en tartışmalı yargılamalarından birine dönüşen Mısır Çarşısı davası oldu.

Sosyolog, yazar ve feminist aktivist Pınar Selek, 1990’lı yıllarda toplumun dışlanan kesimleri üzerine araştırmalar yürütüyordu. Sokakta yaşayan çocuklar, trans bireyler, kadınlar ve Kürt meselesi, çalışmalarının merkezinde bulunuyordu.

Selek, Kürt sorununu ve çatışmaların toplumsal etkilerini anlamaya yönelik araştırmasında, görüşme yaptığı kişilerin kimliklerini açıklamayı reddetti. Kendisinin ve avukatlarının anlatımlarına göre, 1998 yılında gözaltına alınmasına ve ağır işkence görmesine yol açan süreç de bu araştırmayla bağlantılıydı.

9 Temmuz 1998’de İstanbul Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamada yedi kişi hayatını kaybetti, 127 kişi yaralandı. Patlamadan iki gün sonra gözaltına alınan Pınar Selek, başlangıçta örgüt üyeliği iddiasıyla sorgulandı.

Selek, gözaltında kendisine araştırması sırasında görüştüğü kişilerin isimlerinin sorulduğunu, isim vermeyi reddedince işkence gördüğünü anlattı. Savunmasının aktardığına göre, Filistin askısı işkencesi sırasında kolu çıktı; buna karşılık polis kayıtlarına kolunun nezarette düşmesi sonucunda yaralandığı geçirildi.

Örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanan Selek, daha sonra Mısır Çarşısı patlamasıyla ilişkilendirildi.

Davada patlamanın nedenine ilişkin bilirkişi raporları belirleyici tartışma konularından biri oldu. Emniyetin ilk teknik incelemelerinde bomba bulgusuna rastlanmadığı belirtilirken, sonraki bilirkişi raporlarında da patlamanın gaz kaynaklı olabileceği değerlendirildi.

Selek aleyhindeki temel delillerden biri, diğer sanık Abdülmecit Öztürk’ün polis ifadesiydi. Ancak Öztürk, söz konusu ifadenin işkence altında alındığını belirterek suçlamalarını geri çekti.

Böylece dava, yalnızca Pınar Selek’in yargılanması değil, işkence altında alınan ifadelerin delil değeri, bilirkişi raporları ve yargının bağımsızlığı üzerine de büyük bir tartışmaya dönüştü.

Pınar Selek, yaklaşık iki buçuk yıl tutuklu kaldıktan sonra Aralık 2000’de tahliye edildi. Ancak yargılama sona ermedi.

Dört beraat, bozulan kararlar ve bitmeyen dava

Pınar Selek hakkında ilk beraat kararı 2006 yılında verildi. Mahkeme, patlamayla bağlantısını ortaya koyan kesin ve inandırıcı delillere ulaşılamadığını belirledi.

Ancak karar Yargıtay tarafından bozuldu.

2008’de yeniden beraat eden Selek hakkındaki yargılama, bir kez daha Yargıtay’ın müdahalesiyle sürdü.

2011 yılında üçüncü kez beraat kararı verildi. Bunun ardından da dava kapanmadı. 2013 yılında ise yerel mahkeme ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmetti. Bu karar da Yargıtay tarafından bozuldu.

2014 yılında dördüncü kez beraat eden Pınar Selek’in dosyası yeniden Yargıtay’a taşındı.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022’de dördüncü beraat kararını bozarak Selek’in ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılması gerektiği yönünde karar verdi.

Böylece 1998’de başlayan yargılama, aradan yaklaşık çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen yeniden başladı.

2023 yılında görülen duruşmada Selek hakkında yokluğunda tutuklama kararı verildi ve kırmızı bülten çıkarılması için girişimde bulunuldu. Ancak dosyaya yansıyan resmî yazışmalara göre Interpol, kırmızı bülten talebini uygun bulmadı.

Buna rağmen mahkeme, tutuklama kararını kaldırmadı.

“Devlet bu davayı 25 yıldır devam ettiriyor”

Alp Selek, kızı hakkındaki davanın bütün bu aşamalarında hem bir baba hem de savunma avukatı olarak yer aldı.

İlerleyen yaşına rağmen duruşmalara katıldı, adliye önlerinde düzenlenen adalet nöbetlerinde konuştu. Dava dosyasındaki çelişkileri ve bilirkişi raporlarını kamuoyuna anlatmaya çalıştı.

30 Mart 2023’te, 92 yaşındayken bianet’e verdiği demeçte, 25 yıllık yargılama sürecinin ailesinde yarattığı tahribatı şu sözlerle dile getirdi:

“Devlet bu davayı 25 yıldır devam ettiriyor ve 25 yıldır bize işkence ediyorlar.”

Kızının neden hedef alındığını anlatırken, Kürt sorununa ilişkin araştırması sırasında görüştüğü insanların isimlerini açıklamayı reddetmesine dikkat çekti.

Selek, kızına gözaltında isim vermesi yönünde baskı yapıldığını, bunu kabul etmeyince suçlamalarla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Kendi ifadesiyle, dava başladığında 60’lı yaşlarındaydı; 2023 yılına gelindiğinde 92 yaşına ulaşmıştı.

Bütün bu süre boyunca, dört ayrı beraat kararı verilmesine rağmen ailesi için hukuki belirsizlik sona ermemişti.

Alp Selek, kendisinden sonra kızının savunmasını sürdürecek hukukçular bulunduğunu da biliyordu. Aynı söyleşide, ölümünü de hesaba katan şu sözleri söyledi:

“Ben yok olsam bile bu arkamda duran insanlar Pınar’ı savunacaklar…”

Bu sözler, 8 Ekim 2026’daki ölümünün ardından farklı bir anlam kazandı. Çünkü Alp Selek, öngördüğü gibi, kızının özgürlüğü için yürütülen mücadele tamamlanmadan hayata veda etti.

Fransa’da sürgün: Pınar Selek’in akademik ve toplumsal mücadelesi

Pınar Selek, Türkiye’de hakkındaki yargılamanın sürmesi nedeniyle 2000’li yılların sonunda ülkesinden ayrıldı. Yaşamını Fransa’da sürdürmeye başladı.

Sürgün yıllarında sosyoloji çalışmalarını bırakmadı. Akademik yaşamını Fransa’da devam ettirdi; göç, toplumsal cinsiyet, milliyetçilik, militarizm, azınlıklar ve toplumsal hareketler üzerine araştırmalar yürüttü.

Université Côte d’Azur bünyesinde akademik çalışmalarına devam eden Selek, uluslararası akademi ve insan hakları çevrelerinde destek gördü.

Hakkında açılan davanın Fransa’daki akademik faaliyetlerine de uzanması yeni tartışmalara yol açtı.

2024 yılında mahkeme dosyasına giren Emniyet kaynaklı bir belgede Selek’in Nice kentinde PKK bağlantılı bir etkinliğe katıldığı ileri sürüldü. Ancak söz konusu etkinliğin, üniversite çevrelerinin düzenlediği, göç ve Kürt kadınları üzerine akademik bir toplantı olduğu açıklandı.

Selek’in çalıştığı araştırma biriminin yöneticisi, mahkemeye gönderdiği yazıyla bu suçlamaya itiraz etti. Üniversitenin akademik faaliyetinin örgütsel etkinlik gibi sunulmasına tepki gösterdi.

Davaya Fransa ve başka Avrupa ülkelerindeki akademisyenler, hukukçular ve insan hakları savunucuları da müdahil olarak dayanışma gösterdi.

Pınar Selek, bütün bu süreçte akademik çalışmalarını ve kadın hakları mücadelesini sürdürdü. Eylül 2026’da İsveç PEN tarafından verilen Tucholsky Ödülü’ne layık görüldü.

Ancak uluslararası alanda akademisyen ve yazar olarak tanınması, Türkiye’deki dava nedeniyle yaşadığı sürgünün sona ermesini sağlamadı.

Alp Selek son duruşmada da kızının yanındaydı

Pınar Selek’in davası son olarak 18 Eylül 2026’da İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Mahkeme, Selek hakkındaki tutuklama kararının devamına hükmetti ve bir sonraki duruşmayı 5 Şubat 2027’ye erteledi.

Böylece dava 28. yılına girerken, dört kez beraat etmiş olan Selek’in Türkiye’ye dönmesinin önündeki hukuki engel ortadan kalkmadı.

Alp Selek ise bu duruşmadan yalnızca 20 gün sonra hayatını kaybetti.

Bir baba, 28 yıl boyunca kızının üzerindeki suçlamaların kaldırılması için mücadele etmiş; bir avukat, meslek hayatının son dönemini aynı davanın duruşmalarına ve savunmasına ayırmıştı. Ancak Alp Selek, kızının kesinleşmiş beraat kararını ve Türkiye’ye dönüşünü göremedi.

Üç kuşağın ortak mirası

Gazeteci Doğan Özgüden, 2024 yılında Selek ailesinin mücadelesini anlatırken gazeteci Aydın Engin’in 2009’da yazdığı bir yazıyı hatırlatmıştı.

Engin, Pınar Selek’in dedesi Cemal Hakkı Selek’ten ve babası Alp Selek’ten devraldığı ortak özelliği, haksızlığa karşı çıkmak ve mağdurun kimliğine bakmaksızın yanında durmak olarak tanımlıyordu.

Bu üç kuşağın yaşamları, Türkiye’nin yakın tarihinde birbirini izleyen siyasi dönemlere uzanıyordu.

Cemal Hakkı Selek, 1960’ların sosyalist hareketinde milletvekili ve hukukçu olarak yer aldı.

Alp Selek, 1960’lardan itibaren işçilerin, sendikacıların ve siyasi tutukluların savunmasını üstlendi; 12 Eylül darbesinin ardından kendisi de cezaevine girdi.

Pınar Selek ise 1990’lardan başlayarak toplumun dışlanan kesimlerinin yaşamını araştırdı; karşı karşıya kaldığı ağır suçlamalara, dört beraat kararına ve sürgün yaşamına rağmen sosyoloji çalışmalarını sürdürdü.

Her üç kuşağın yaşamında da hukuk, siyaset, hak mücadeleleri ve devletle yaşanan çatışmalar belirleyici oldu.

Bir davanın gölgesinde geçen son yıllar

Alp Selek’in ölümüyle geride yalnızca uzun bir avukatlık geçmişi kalmadı.

Kavel işçilerinin savunmasından 12 Mart döneminin siyasi davalarına, 12 Eylül cezaevlerinden baro bağımsızlığı mücadelesine uzanan meslek yaşamı, Türkiye’de hukukun yakın tarihinin de bir parçasıydı.

Hayatının son döneminde ise bu geçmişin bütün birikimini kızının davasına taşıdı.

Pınar Selek dosyası, Alp Selek’in yaşamının son 28 yılında bir babanın kızını savunma çabasının ötesine geçti. Türkiye’de yargı kararlarının kesinliği, işkence altında alınan ifadeler, bilimsel araştırma özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı üzerine süregelen tartışmaların simgesi hâline geldi.

Alp Selek artık bu davanın duruşmalarında olmayacak.

Ancak 5 Şubat 2027’de yeniden görülecek dava, geride bıraktığı hukuk mücadelesinin de devamı olacak.

1959 yılında İstanbul Barosu’na kaydolan Alp Selek’in 67 yıllık avukatlık yaşamı sona erdi. Ömrü boyunca başkalarının özgürlüğü için mücadele eden hukukçu, kendi kızının özgürlüğüne kavuştuğu günü göremeden hayata veda etti.

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.