Alican Uludağ dosyasında kritik çelişki: Mahkeme yetkisiz dedi, tutukluluk sürüyor, iddianame düşmeliydi

Alican Uludağ dosyasında kritik çelişki: Mahkeme yetkisiz dedi, tutukluluk sürüyor, iddianame düşmeliydi
Mahkemenin dosyayı yetkisizlik gerekçesiyle Ankara’ya göndermesine rağmen tutukluluğun devamına karar vermesi, hukukçulara göre hem usul hem de temel haklar açısından ciddi soru işaretleri doğuruyor.

GÜLSEVEN ÖZKAN

Gazeteci Alican Uludağ hakkında yürütülen soruşturma ve yargılama süreci hukuk çevrelerinde tartışma yaratmayı sürdürüyor.

İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi, 20 Şubat'ta tutuklanan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Bürosu tarafından hazırlanan iddianameyi kabul etti. Mahkeme, karar öncesinde savcılıktan avukatların yetkisizlik ve tahliye taleplerine ilişkin mütalaa aldı. Savcılık, Uludağ’ın adresinin Ankara’da olması ve paylaşımlarını da Ankara’dan yapması nedeniyle yetkisizlik kararı verilmesi ve tutukluluğunun devamı yönünde görüş bildirdi.

Mahkeme ise tensiple birlikte dosyanın yetkili Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine ve Alican Uludağ’ın tutukluluğunun devamına karar verdi. Gerekçeli karar taraflara tebliğ edildi. Öte yandan Uludağ avukatları aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu. Başvuruda, verilen tutuklama kararı ile bu karara yapılan itirazın reddedilmesinin Anayasa’da güvence altına alınan birden fazla temel hakkı ihlal ettiği savunuldu.

Bu süreçle birlikte "yetki tartışması" gündeme geldi. Dosyaya ilişkin değerlendirmelerde bulunan eski Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, yargılamanın ifade ve basın özgürlüğü açısından ciddi sorunlar barındırdığını vurgulayarak sürecin AİHM’e kadar gidebileceğini belirtirken, 30 yıllık hâkimlik mesleğinin ardından emekli olan eski İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Selçuk Kaya ise talep edilen 19 yıllık cezanın yargı pratiğiyle örtüşmediğini söyledi.

Eski Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Paksüt hem iddianamenin hazırlanma ve kabul sürecinde hem de yargılamanın yürütülmesinde ciddi hukuki sorunlar bulunduğunu ifade ederek sürecin temel hak ve özgürlükler açısından da tartışmalı olduğunu vurguladı.

“Temel özgürlüklere haksız müdahale var”

Paksüt, Uludağ’a yöneltilen suçlamaların anayasal güvencelerle çeliştiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Burada Alican Uludağ’a yapılan suçlama Anayasa’nın kurduğu ve garanti altına alması gereken halkın haber alma hürriyeti, iletişim özgürlüğü ve ifade özgürlüğü gibi birçok hükmüne çeşitli yönlerden aykırı. Bu konuda dayanılan yasa maddeleri de son derece esnek ve keyfi uygulamaya açık maddeler.”

Söz konusu düzenlemelerin belirsizliğine dikkat çeken Paksüt, bu maddelerin yorum yoluyla genişletilebildiğini ve bunun da hak ihlallerine yol açtığını şöyle ifade etti:

“Yanıltıcı bilginin ne olduğu çok keyfi bir şekilde yorumlanmaya açık. Aslında kanun maddesinde bu konuda bazı belirleyici unsurlar da var. Yani yanıltmanın sadece basit bir yanlışlık şeklinde değil, somut neticeler verecek bir yanıltma, kasıtlı bir yanıltma olması lazım.”

“Haberin yanlış olup olmadığı zamanla anlaşılır”

Paksüt, gazetecilik faaliyetinin doğasına da dikkat çekerek haberin doğruluğunun anlık olarak kesin biçimde belirlenemeyeceğini anlatarak “Bir haberin yanlış ve yanıltıcı olduğu ancak zamanla ortaya çıkar. Yani haber verildiği anda doğrusu nedir, kim bilebilir ki? Belki de doğru. Dolayısıyla burada karar verecek olan toplumdur” dedi. Bu bağlamda ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün tehdit altında olduğunu vurgulayan Paksüt, mevcut düzenlemelerin yeniden ele alınması gerektiğini “Burada ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, haber alma hakkı bunların hepsi bu maddelerle tehlikeye sokuluyor” sözlerini kullandı.

“İlk yapılması gereken bu maddelerin kaldırılması”

Paksüt, söz konusu yasa maddelerinin siyasi değişim halinde hızla yürürlükten kaldırılması gerektiğini şöyle savundu:

“İktidar değiştiğinde Meclis’te farklı bir çoğunluk oluştuğunda ilk yapılması gereken derhal bu maddelerin bir geceliğine de olsa kaldırılması ve maddelerin düşmesiyle birlikte açılmış olan soruşturmalarda verilmiş olan veya kesinleşmiş olan cezaların ya da devam eden yargılamaların düşmesi gerekir.”

“Yargılama Ankara’da yapılmalıydı”

Uludağ’ın Ankara’da yaşaması ve paylaşımlarını da Ankara’dan yapmasına rağmen İstanbul’da yargılanmasına ilişkin Paksüt bunun açık bir yetki sorunu olduğunu, “Dolayısıyla suçun işlendiği yer suç ise eğer, suç olduğu iddiasında olan iddia makamı savcılık hareketi geçecekse Ankara’dan geçmelidir” dedi.

Savcılıkların yetki alanı dışında işlem yapamayacağını vurgulayan Paksüt, İstanbul’daki sürecin hukuki açıdan sorunlu olduğunu vurguladı.

“İddianame düşmeli ve yeniden hazırlanmalı”

İstanbul 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nin hem iddianameyi kabul edip hem de yetkisizlik kararı vererek dosyayı Ankara’ya göndermesini “çelişki” olarak değerlendirdi. Yetkisiz bir makam tarafından hazırlanan iddianamenin hukuki sorun doğurduğunu belirten Paksüt, sürecin doğru şekilde yeniden başlatılması gerektiğine yönelik şu ifadeleri kullandı:

“Çelişki. Burada aslında iddianamenin de düşmesi lazım. Ankara’da gerekiyorsa iddianamenin yeniden tanzim edilmesi lazım. Artık yetkisiz bir yer. Yani, bu iddianameyi hazırlayan yer yetkisiz ise, yetkisiz yapılmış işlem yok hükmünde sayılmasa da, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da suç işlendiği görüşünde ise, yeniden istiyorsa ilgili olduğu yerde yapılması lazım.”

Tutukluluk eleştirisi: “Aşırı bir tedbir”

Paksüt, Uludağ’ın tutuklu yargılanmasını da eleştirerek bunun ölçüsüz bir uygulama olduğunu, “Bu tutuklama baştan kendisi aşırı bir tedbir. Durumun gerektirdiği bir tedbir değil. Kaçma şüphesi yok. Adli kontrol yeterli olmalıydı” ifadeleriyle anlattı.

Yetkisizlik kararı verilmiş bir dosyada tutukluluğun devam ettirilmesini de eleştiren Paksüt, tahliyenin mümkün olduğunu “Tahliye olması gerekir aslında” sözleriyle özetledi.

AYM ve AİHM süreci

Paksüt, özellikle yetkisizlik açısından dosyanın Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınabileceğine yönelik, “Sadece bu kısımdan bile konu AYM’ye ve AHİM’e kadar gidebilir” dedi. AYM’nin başvuruyu öncelikli incelemesi gerektiğini belirten Paksüt, mevcut uygulamada bu sürecin uzun sürdüğüne değinerek “AYM’nin bu ihlal iddiasına öncelikli bakması lazım… Ama öncelikli dediğiniz zaman bile aylar geçiyor” diye konuştu.

“Sorunun özü yapılan haksızlık”

Paksüt, usule ilişkin tartışmaların ötesinde asıl sorunun temel hak ihlali olduğunu vurgulayarak “Bunlar teferruat, burada işin özünde yapılan haksızlık” değerlendirmesinde bulundu.

“19 yıl mümkün değil”

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı yapan, ardından emekli olan 30 yıllık hâkim Selçuk Kaya ise Türkiye’de yetkisiz bir ilde açılan birçok dava olduğunu belirtti. Bir mahkemenin iddianamenin iadesi nedenini bulamadığında da bu yola başvurulduğunu anlattı.

Uludağ hakkında istenen 19 yıla kadar hapis cezasını “abartı” olarak nitelendiren Kaya, uygulamada bu tür hesaplamaların farklı değerlendirildiğini belirtti. Kaya, “19 yıl abartı, yani en üst sınırı dikkate alıyorlar” dedi. İstenen cezanın fiilen karşılık bulmasının mümkün olmadığını net bir dille ifade eden Kaya, “19 yıl mı eder? 19 yıl almaz, mümkün değil” diye konuştu. Kaya, dosyada ifade özgürlüğü boyutunun ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini belirterek sözlerin içeriğinin belirleyici olduğunu söyledi.

Bu tür dosyalarda suçların ayrı ayrı değerlendirilmesi yerine zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiğine dikkat çeken Kaya, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesine şu sözlerle dikkat çekti:

“İddianame ile dava açılana kadar birden fazla hakareti ayrı ayrı suç sayıyorlar, ama TCK’nın 43. maddesine göre iddianame ile dava açılmadan önce, yani hukuki kesinti olmadan önce, tüm hakaretler zincirleme kabul edilir. Yani tek suç kabul edilir. Zincirleme suç hükümleri gereğince TCK’nın 43. maddesi gereğince de artırım yapılır.”

Savcılığın ayrı ayrı cezalandırma talep edebileceğini ancak yargı uygulamasının bu yönde olmadığını vurgulayan Kaya, “Savcılık bunu iddia edebilir. Ama nihayetinde Yargıtay uygulamaları böyle değil” dedi.

Zincirleme suç vurgusu

Selçuk Kaya, bir kişinin aynı suçu belirli aralıklarla tekrarlaması halinde bu eylemlerin ayrı ayrı değil tek suç sayıldığını, ancak zincirleme suç kapsamında değerlendirilerek cezanın artırıldığını söyledi. Kaya, savcılığın farklı yönde talepte bulunabileceğini ancak mahkemelerin genellikle suçu tek kabul edip ilgili maddeye göre artırıma gittiğini ifade etti.

“Esas olan tutuksuz yargılamadır”

Kaya, tutuklamada asıl olanın tutuksuz yargılama olduğunu ancak bunun hâkimin takdirine bağlı bulunduğunu belirtti. Somut olayda mahkemenin tahliye kararı verebileceğini ancak bunun zorunlu olmadığını ifade eden Kaya, suçun niteliği, ceza ihtimali ve tutukluluğun ölçülülüğü gibi gerekçelerle tahliye mümkün olsa da mevcut durumda bu yönde karar verilmediğini söyledi.

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.