Türkiye’nin “fonksiyonel rolü” ve demokrasi mücadelemiz
SUAT KINIKLIOĞLU | Türkiye’ye tekrar demokrasinin gelebilmesi için ülke demokratlarının hem Cumhuriyet tarihinin en güçlü iktidarlarından birini yenmesi hem de Batı tarafından Türkiye’ye biçilen fonksiyonel rolün ürettiği kıskaçtan kendisini kurtarması gerekiyor.
SUAT KINIKLIOĞLU
Uluslararası konjonktürün Türk siyasetine biçtiği rolleri giderek daha fazla konuştuğumuz günleri yaşıyoruz. Küstah ABD büyükelçisinin ülkemize ilişkin arzu ettiği modelden tutun Bülent Kuşoğlu’nun T24’e verdiği röportajda ima ettiği yeni ulus/uluslararası mimari sıklıkla ifade edilir oldu.
O halde bu konuyu biraz daha irdelemekte yarar var.
Türkiye’nin jeostratejik konumu, yani birbirinden oldukça farklı bölgelerin kesişme noktasında yer alması sıklıkla ifade edilen bir husustur. Ne var ki, bu tanımlama Batılılar nezdinde bu toprakların onlar için gerçek fonksiyonunu ve katma değerini izah etmekte yetersiz kalıyor. Uzun bir süredir dolaşımda olmasa da bir zamanlar Türkiye’ye ilişkin köprü metaforu Frenk basınında sıkça kullanılırdı. Sözüm ona Türkiye Doğu ve Batı arasında köprü olma vazifesini yerine getiriyordu ama bu tarifte bu toprakları yurt edinenlerin Batılılar için gerçek katma değerini tanımlamaktan uzaktı.
Peki Türkiye’ye biçilen rol nedir ve bunun sebeplerini nedir?
Coğrafi konum, stratejik kıymet, birden fazla kritik bölge ile sosyal, ekonomik ve siyasal etkileşim içerisinde olmamızdan ayrı olarak günümüz Türkiye’sini tanımlayan en önemli husus Batılılar için yerine getirdiği fonksiyondur.
Yani neyi yerine getirdiğidir.
AKP Türkiye’sinin Batı nezdindeki fonksiyonel değerini tarif etmek için şunu vurgulamamız elzem görünüyor: Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri çevresinde olagelen bitmek bilmeyen savaş, çatışma, göç ve gerginlikleri absorbe eden ve bunların etkilerini yumuşatan bir tampon bölgesidir. Bölgedeki muadillerinden farklı olarak güçlü bir devlet geleneği ve onun getirdiği güvenlik/kolluk kuvveti ile halkının asırlardır geliştirdiği esneme kapasitesi sayesinde Ukrayna’dan Suriye’ye İran’dan Afrika/Doğu Akdeniz havzasına kadar savaş/göç/uyuşturucu ve insan ticareti vs. gibi şokları mütemadiyen absorbe eden ve bu şokların yarattığı gerilimleri yumuşatan bir cordon sanitaire (güvenlik kuşağı) görevi görüyor. Bu haliyle Avrupa ve ABD için vazgeçilmez bölgesel bir aktör durumundadır.
Ne var ki, Batı için yukarıda tarif ettiğim “fonksiyonel realite” bizim normal bir demokrasi olmamız önündeki en önemli engellerden biridir. Çünkü uluslararası aktörlerin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi marifetiyle sağlanan otoriter istikrarın ve halkımızın çatışma/göç dalgalanmalarını absorbe etmesi kapasitesinin devamına ihtiyacı var. Potansiyel bir iktidar değişikliği ile demokrasiye geçiş birçok belirsizliği ve çalkantıyı beraberinde getireceğinden Batılı güç merkezleri tarafından arzu edilen bir husus değildir.
Batılıların bakış açısıyla bunu ancak Erdoğan sağlayabilir
Bu konjonktürde murat edilen Türkiye’nin demokratik olması değil sistem aktörlerinin yakından tanıdığı ve kolaylıkla müzakere edebildikleri güçlü bir adam liderliğinde tarif ettiğim fonksiyonel rolünü oynamaya devam etmesidir. Yani, bu topraklar demokratikleşecekse hem iktidara hem de uluslararası aktörlerin isteklerine rağmen demokratikleşecektir. Ne Avrupa için ne de ABD için Türkiye’deki demokrasi mücadelesi ilişkilerimizde öncelikli bir konu değildir. Öncelikli olan meseleler Avrupa’yı illegal göç belasından izole etmek, NATO üslerine ulaşım sağlamak, istihbarat alanında işbirliği yapmak, enerji hatlarının güvenliğini sağlamak, Avrupa’nın güvenliği için Ukrayna’yı desteklemek ve savunma sanayinde Türkiye’nin gelişen kapasitesinden yararlanmaktır.
Batılıların bakış açısıyla bunu ancak Erdoğan sağlayabilir.
Bu yüzden muhalefet ile belirsiz bir maceraya atılmaya gerek yoktur.
Batılıların Türkiye’ye yönelik bu tasarımı iktidar mensupları tarafından da benimseniyor. Çünkü yerine getirilen fonksiyonel rol karşılıksız değildir. Bu karşılık uluslararası arenada siyasi destekten tutun Türkiye’deki demokratik gerilemelerin görmezlikten gelinmesi veya kritik zamanlarda SWAP destekleriyle somutlaşıyor.
Bu vaziyete ilave olarak İsrail’in Türkiye’yi şeytanlaştırma politikası ile İran ve Suriye’deki istikrarsızlıkları da eklerseniz ahaliye fısıldanan “savaş kapıda” şaiyasının yarattığı psikolojiyi tahmin etmek güç olmasa gerek. Bu tasarım ve anlatının sonuç aldığı ve AKP tabanının ötesinde de makes bulduğunu belirtmek gerekiyor.
Hülasa, Türkiye’ye tekrar demokrasinin gelebilmesi için ülke demokratlarının hem Cumhuriyet tarihinin en güçlü iktidarlarından birini yenmesi hem de Batı tarafından Türkiye’ye biçilen fonksiyonel rolün ürettiği kıskaçtan kendisini kurtarması gerekiyor.
Suat Kınıklıoğlu, dış politika uzmanı, yazar ve eski milletvekilidir. 1965’te Almanya’da doğdu. Hava Harp Okulu, Carleton Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nde eğitim aldı. 1995-1996 yıllarında Demokratik Sol Parti'de siyaset yapan Suat Kınıklıoğlu 22 Temmuz 2007 seçiminde AK Parti Çankırı Milletvekili seçildi. Dışişleri Komisyonu sözcülüğü ve NATO Parlamenter Asamblesi üyeliği yaptı. 2012 yılında AK Parti’den ayrılan Kınıklıoğlu 2014 yılında CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mansur Yavaş’ın kampanyasını yönetti. Türkiye siyaseti, dış politika, güvenlik ve Türkiye-Batı ilişkileri üzerine analizleriyle tanındı. Halen MetroPoll Araştırma Genel Müdürü’dür.
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.
