Dinozoria yıllar sonra aynı sahnede: Ankara rock hafızası yeniden canlandı
HALE GÖNÜLTAŞ | 1978’in politik gerilim altındaki Ankara’sında Türk-Amerikan Derneği’nin salonunda uzun gitar soloları çalan dört genç müzisyen, aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıl sonra yeniden aynı sahneye çıktı. Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam’ın hikâyesini buluşturan Dinozoria konseri, yalnızca bir müzik gecesine değil; Ankara’nın uzun süre kayıt altına alınmamış rock hafızasına dönüştü.
HALE GÖNÜLTAŞ
1978’de Ankara’da bazı evlerin ışıkları sabaha kadar sönmüyordu. Üniversite öğrencileri dar salonlarda hararetli tartışmalara giriyor, daktilolar gece boyunca çalışıyor, duvarlara asılacak bildiriler mutfak masalarında hazırlanıyordu. Şehir, yaklaşan büyük bir kırılmanın gerginliğiyle yaşıyordu. Üniversite kantinlerinde insanlar masalarını seçerek oturuyor, hangi sokakta çatışma çıktığı kulaktan kulağa yayılıyordu. Gazeteler her sabah yeni bir ölüm haberi taşıyordu.
Ankara’nın üstünde ağır bir politik basınç vardı. Şehir gündüzleri sloganlarla, polis sirenleriyle, yarım kalan cümlelerle doluydu. Ama geceleri aynı şehrin içinde başka bir dil kuruluyordu. Türk-Amerikan Derneği’nin salonundan yükselen elektro gitar sesi, o dönemin boğucu atmosferine karşı açılmış başka bir alana benziyordu. Genç müzisyenler uzun doğaçlamalar çalıyor, parçalar uzuyor, gitar tonları giderek sertleşiyordu. Sanki insanların gündüz bastırdığı öfke, sıkışma ve nefes darlığı, geceleri müziğin içine karışıyordu.
Dinozoria’nın doğduğu sahne
İşte o yıllarda Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam da Ankara’da başka bir müzik dili kurmaya çalışan genç müzisyenlerdi. Provalarını Türk-Amerikan Derneği’nin salonlarında yapıyor, saatler boyunca blues ve progressive rock çalıyorlardı. Zamanla o arayışın içinden Dinozoria çıktı.
Ve ilk konserleri de Türk-Amerikan Derneği’nin sahnesinde verdiler. 1978’in sert Ankara’sında, şehir politik gerilimin içinde sıkışırken, dört genç müzisyen aynı binanın içinde uzun gitar soloları çalıyor, müziğin içinden kendilerine başka bir dünya kurmaya çalışıyordu.

Aynı sahneye yarım asır sonra dönüş
Aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti. 5 Mayıs akşamı o ses yeniden aynı salona döndü. Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam yıllar sonra yeniden aynı sahnedeydi. Türk-Amerikan Derneği’nin Cinnah’taki salonu konser başlamadan doldu. Sonra koridor kenarlarına sandalyeler taşındı. Yetmedi. İnsanlar merdiven basamaklarına oturdu. Kapının yanında ayakta kalanlar oldu. İçerideki kalabalık, bir konser bekleyen seyirciden çok, uzun süre ayrı kalmış insanların aynı hafızanın içine yeniden girmesini andırıyordu.
Salonda dikkat çeken ilk şey yaş farkıydı. Yan yana oturan insanların arasında neredeyse yarım yüzyıl vardı. Bir tarafta 1978’de üniversite öğrencisi olanlar… Ankara’nın en sert yıllarında gençliğini yaşamış insanlar. Fakülte işgallerini, gece boyunca süren politik tartışmaları, sokak çatışmalarını, yarım kalmış hayatları hatırlayanlar… Öte tarafta ise bütün bunları yalnızca anlatılardan bilen gençler.
Aynı müzik, iki ayrı zamanı aynı odada topluyordu. Ve belki bu konseri asıl önemli yapan şey buydu. Çünkü Dinozoria Get Together yalnızca yıllar sonra düzenlenen bir konser değildi. Aynı zamanda Ankara rock tarihinin en erken damarlarından birinin yeniden görünür hale gelmesiydi.
Belgesele dönüşen hafıza
Bu buluşmanın bir nedeni daha vardı. Konser aynı zamanda, yapımcılığını Nihal Kemaloğlu’nun üstlendiği, yönetmenliğini Sami Öztürk’ün yaptığı ve Ankara rock tarihinin öncü isimlerini anlatan belgeselin en önemli sahnelerinden biri olarak kayda geçti.
Çünkü Ankara’nın müzik hafızası uzun yıllar boyunca daha çok anlatılarla yaşadı. Elden ele dolaşan birkaç fotoğraf, eski afişler, unutulmuş kaset kayıtları, prova odalarında anlatılan hikâyeler… Türkiye’nin müzik tarihi çoğunlukla İstanbul merkezli yazılırken, Ankara’nın rock geçmişi sessizce kendi içine gömüldü. Oysa o hikâye küçümsenecek bir hikâye değildi. Çünkü Ankara’da rock müzik yalnızca müzik olarak büyümedi. Bir kuşağın düşünme biçimine dönüştü.
Bu belgesel biraz da o yüzden önemli. Yalnızca Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam’ın hikâyesini değil, Ankara’nın uzun süre kayıt altına alınmamış kültürel hafızasını da görünür hale getiriyor. Çünkü Ankara’nın müzik tarihi uzun süre yüksek sesle anlatılmadı. İstanbul’un parlak ışıkları Türkiye’nin müzik hikâyesini kendi etrafında toplarken, Ankara’nın hikâyesi daha sessiz kaldı. Oysa bu şehirde kurulan müzik dili, tam da o sessizliğin içinden çıktı.
Belki de rock müziğin Ankara’da bu kadar güçlü karşılık bulmasının nedeni tam olarak buydu. Çünkü 1970’lerin Ankara’sında gençlik yalnızca eğlenmek değil nefes almak istiyordu. Şehir gündüzleri siyasetin sert diliyle doluydu. Üniversiteler, kahveler, yurtlar sürekli tartışmanın içindeydi. İnsanlar yalnızca nasıl yaşayacaklarını değil, nasıl bir ülkede yaşayacaklarını da konuşuyordu.

Rock müziği düşünsel, arayışçı ve yalnızdı
Rock müzik o yüzden burada yalnızca bir müzik türü olarak büyümedi. Bir alan açtı. Özellikle üniversite çevrelerinde oluşan kültürel iklim, Ankara’yı başka şehirlerden ayırıyordu. ODTÜ, Siyasal, Hacettepe, Dil Tarih… Gençlik yalnızca politik olarak değil, kültürel olarak da dünyaya açılmaya çalışıyordu. Yabancı plaklar elden ele dolaşıyor, blues ve progressive rock grupları dinleniyor, uzun gitar soloları yalnızca müzikal değil, zihinsel bir özgürlük hissi yaratıyordu.
Belki bu yüzden Ankara rock müziği hiçbir zaman yalnızca eğlenceye yaslanmadı. Ankara rock müziği daha arayışçıydı, daha düşünseldi ve daha yalnızdı. Ve tam da bu niteliği onu kalıcı hale getirdi.
Ve tam o sırada müzik devreye girdi. Özellikle Türk-Amerikan Derneği’nin salonu, Ankara’da rock müziğin ilk kez görünür bir dile dönüştüğü yerlerden biri oldu. Blues’un içinden geçen, giderek sertleşen, doğaçlamayla yön değiştiren bir müzik dili kuruluyordu burada. O yıllarda müzik yapmak bugünkü gibi değildi. Amfiler yetersizdi. Gitarlar bazen akort tutmuyordu. Ses sistemleri sürekli sorun çıkarıyordu. Ama bütün bu eksikliklerin içinde bir arayış hep vardı. Çünkü bu müzik hazır formüllerden çıkmıyordu.
Parçalar uzuyor, dağılıyor, yeniden birleşiyordu. Cream çalınıyordu, Hendrix çalınıyordu, ardından Deep Purple ve Led Zeppelin etkisi giderek belirginleşiyordu. Ama mesele hiçbir zaman Batı’daki grupları birebir tekrar etmek değildi. Mesele, müziğin içindeki ruhu yakalayabilmekti. Bu yüzden o sahnede çalınan müzik yalnızca eğlence değildi. İnsanların gündüz bastırdığı şeyler, geceleri gitar tonlarının içine karışıyordu.
Siren seslerine karışan gitar solosu
Türkiye sertleşirken müzik başka bir alan açıyordu çünkü. 1978’in Ankara’sında insanlar konuşurken seslerini alçaltıyor, şehir ağır bir politik basıncın altında yaşıyordu. Ama aynı şehirde geceleri gitar çalınıyordu. İşte Ankara’nın hikâyesi tam burada başlıyor.
Bir yanda siren sesi vardı. Öte yanda uzun bir gitar solosu. Ve yıllar sonra aynı sahneye yeniden çıkan Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam, o hikâyenin tamamen kaybolmadığını gösterdi. Üstelik onların hikâyesini asıl önemli yapan şey yalnızca müzik değildi. Ankara’dan gitmemeleriydi.
Türkiye’de müzik yapan birçok isim için İstanbul bir sonraki duraktı. Daha büyük sahneler, plak şirketleri, televizyon programları, görünürlük… Müzik endüstrisinin merkezi oradaydı. Ama Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam başka bir yol seçti. Gitmediler. Ankara’da kaldılar.
Belki bu yüzden isimleri hiçbir zaman piyasanın parıltılı vitrinlerinde yer almadı. Ama aynı nedenle, Ankara’nın müzik hafızasının içine bu kadar derin yerleştiler. Çünkü onlar kariyerlerini başka bir şehre taşıyan müzisyenler değil; bir şehrin içinde kalıp onun sesine dönüşen insanlardı.
Bir kente sadık kalmak
Çünkü onların müziği zaten biraz Ankara’ya benziyordu. Gösterişli değildi. Ama derindi. Kolayca açılmıyordu. Ama içine girildiğinde uzun süre çıkılamıyordu. Belki bu yüzden Ankara rock müziği hiçbir zaman tam anlamıyla piyasanın parçası olmadı. Daha çok kendi içine çalışan bir hafıza gibi kaldı. Aynı insanları yıllarca aynı salonlarda buluşturan, şehrin altında sessizce dolaşan bir damar gibi… Dinozoria’nın hikâyesi de buydu. Bir şehre sadık kalmanın hikâyesi.
Çünkü bazen bir yere bağlılık büyük cümlelerle değil, kalarak kurulur. Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam yıllarca Ankara’da kaldı. Aynı sokaklarda yürüdü. Aynı salonlarda çaldı. Aynı müzik arayışını bu şehrin içinde sürdürdü.
Müzisyenlerin heyecanı
Bu yüzden onların hikâyesi yalnızca bir grubun hikâyesi değil. Bir şehrin hafızasını terk etmemenin hikâyesi. Sahne ışıkları yandığında bu yüzden yalnızca dört müzisyen çıkmadı sahneye. Bir dönemin refleksleri çıktı. Üstelik müzisyenlerde de belirgin bir heyecan vardı. Bu, yıllar sonra yeniden sahneye çıkmanın heyecanından farklıydı. Daha çok, insanın kendi geçmişiyle aynı odada yeniden karşılaşmasının yarattığı dikkat hissine benziyordu. Çünkü ilk konserlerini de burada vermişlerdi. 1978’de, aynı salonda.
İlk parçanın ardından salondaki hava değişti. Parçalar uzadıkça, sahnedeki eski reflekslerin kaybolmadığı görüldü. Süleyman Bağcıoğlu, Murat Bağcıoğlu, Nusret Gürs ve Sadık Sağlam birbirlerini dikkatle izliyor, küçük ritim değişikliklerini sezgiyle yakalıyor, parçaları ezberlenmiş bir forma kapatmadan ilerletiyordu.
Bu yüzden sahnede olan şey geçmişin yeniden canlandırılması gibi durmuyordu. Daha çok, yıllardır sessiz kalan bir hafızanın yeniden çalışmaya başlamasına benziyordu.
Gece ilerledikçe konser bir müzik gecesinden çıkmaya başladı.
Sahneden gelen bazı gitar tonları, salondaki insanların yüzünde neredeyse fiziksel bir karşılık yaratıyordu. Sanki müzik, yıllardır üstü örtülmüş bazı görüntüleri yeniden ortaya çıkarıyordu. Daha yaşlı seyirciler için bu sesler geçmişten kalan bir kayıt değil, hâlâ canlı duran bir hafızaydı. Gençler ise ilk kez, Ankara’nın bir zamanlar nasıl bir şehir olduğunu müziğin içinden duyuyordu.
Belki de bu yüzden konser bittikten sonra kimse hemen gitmedi. İnsanlar koridorlarda kaldı. Eski isimler yeniden söylendi. Yıllardır görüşmeyen insanlar birbirini buldu. Gençler sahnedeki müzisyenlerle konuşmak için bekledi.
Sanki salonun içindeki zaman, dışarıdaki Ankara’ya hemen karışmak istemiyordu. O gece Türk-Amerikan Derneği’nde yalnızca eski şarkılar çalınmadı. Ankara, uzun süredir üstünü örttüğü kendi sesini yeniden duydu.
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.