Faili meçhul dosyaları: Cezasızlık mekanizmaları değişmeden sonuç çıkmaz
AYÇA ONURALMIŞ | Adalet Bakanlığı’nın 75 ilde 638 faili meçhul dosyayı yeniden incelemeye alma kararı, “Hakikat ortaya çıkacak mı?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Hafıza Merkezi’nden Avukat Esma Yaşar’a göre asıl sorun dosyaların açılması değil; delillerin bağımsız toplanmaması, kamu görevlilerinin korunması ve zamanaşımının “cezasızlık aracına” dönüşmesi.
AYÇA ONURALMIŞ
Adalet Bakanı Akın Gürlek, Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı ile kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere toplum vicdanını yaralayan tüm dosyaları yeniden mercek altına aldıklarını duyurmuştu.
Adalet Bakanlığı’nın açıklamasına göre; ilk etapta ülke genelindeki 75 ilde bulunan 638 dosya ve 693 maktul yönünden kapsamlı analiz süreci başlatıldı. Ankara ve İstanbul gibi metropollerde de 10'ar dosya ve 10'ar maktul yönünden incelemeler yürütüleceği bildirildi.
En fazla dosya ve maktul bulunan iller şöyle:
-İzmir 49 dosya ve 51 maktul,
-Sakarya 34 dosya ve 35 maktul,
-Trabzon 30 dosya ve 31 maktul,
-Giresun 29 dosya ve 32 maktul,
-Tokat 29 dosya ve 32 maktul,
-Tekirdağ 29 dosya ve 31 maktul,
-Malatya 24 dosya ve 24 maktul,
-Kahramanmaraş 19 dosya ve 21 maktul,
-Çanakkale 17 dosya ve 28 maktul,
-Bursa 16 dosya ve 18 maktul,
-Düzce 16 dosya ve 18 maktul,
-Diyarbakır 17 dosya ve 18 maktul,
-Uşak 15 dosya ve 17 maktul,
-Elazığ 15 dosya ve 15 maktul,
-Kütahya 15 dosya ve 15 maktul.
Bakanlık, yeni dönemde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın, yıllardır çözülemeyen dosyalar için kritik rol üstleneceğini ve bu birimde, delil yetersizliği veya karartılması nedeniyle sonuçlandırılamayan dosyaların yeniden mercek altına alacağını belirtti. Ancak Bakan Gürlek’in, her dosyanın açılmayacağı sözleri dikkat çekti.
"Şüphelilerle soruşturmayı yürüten makamlar arasında fiili bağımsızlık sağlanmalı"
Hafıza Merkezi'nden Avukat Esma Yaşar, delillerin bağımsız biçimde toplanması, korunması, kamu görevlilerinin soruşturulabilmesi için şüphelilerle soruşturmayı yürüten makamlar arasında fiili bağımsızlığın sağlanması gerektiğine dikkat çekiyor. Özellikle devlet görevlilerinin şüpheli olduğu olaylarda delillerin çoğu zaman aynı güvenlik birimi içindeki kişiler tarafından toplandığını belirten Yaşar, “Bu durum hakikatin ortaya çıkarılmasını engellediği gibi devlet görevlileri açısından bir cezasızlık zırhı yaratıyor. Gerçek bir sonuç alınabilmesi için öncelikle bağımsız soruşturma mekanizmalarının kurulması, adli kolluk ile idari kolluğun ayrılması, arşivlerin açılması, kamu görevlilerine fiili dokunulmazlık sağlayan uygulamaların kaldırılması ve dosyaların örgütlü suç yapıları çerçevesinde ele alınması gerekiyor" diyor.
Esma Yaşar, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nı Kısa Dalga’ya değerlendirdi...

“Yeni kurulan birimlerin varlığı, Türkiye’de etkili yargı süreçlerinin işletilemediğinin kabulü anlamına geliyor”
-Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın kurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette faili meçhul suçlarla mücadele adına böyle bir birimin kurulması önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ancak öncesinde Adalet Bakanı Akın Gürlek'in faili meçhul suçlara ilişkin yaptığı açıklamalara baktığımızda daha çok kadınlara ve çocuklara yönelik, toplumsal hassasiyeti yüksek suçların öne çıkarıldığını görüyoruz. Zaten bu daire başkanlığı da özellikle Gülistan Doku dosyasıyla birlikte gündeme geldi. Ancak Türkiye’de faili meçhul suçlar ve cezasızlık meselesi konuşulduğunda, ilk akla gelenler yalnızca kadınlara ve çocuklara yönelik suçlar değil; özellikle 1990’lı yıllarda OHAL bölgesinde yoğun biçimde yaşanan zorla kaybetmeler, yargısız infazlar ve devlet görevlilerinin sorumluluğunun bulunduğu ağır insan hakları ihlalleri oluyor. Dolayısıyla bu birim altındaki çalışmaların neyi kapsayacağı belirleyici olacak.
Hafıza Merkezi olarak hem 1990’lı yıllardaki zorla kaybetme ve yargısız infazlara ilişkin yaptığımız çalışmalar hem de 2000’lerde yaşam hakkına ilişkin yaptığımız çalışmalar ağır insan hakları ihlallerinde Türkiye’deki cezasızlığın yapısal bir sorun alanı olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda, yeni kurulan birimlerin varlığı, aynı zamanda Türkiye’de etkili yargı süreçlerinin işletilemediğinin ve cezasızlığın süreklilik arz ettiğinin örtük bir kabulü anlamına geliyor.
"Soruşturmalar yıllarca sürüncemede bırakıldı"
-1990’lı yıllardaki zorla kaybetme ve yargısız infazlara ilişkin bugüne kadar kaç dava açıldı?
Nitekim 1990’lı yıllarda ağırlıklı olarak OHAL bölgesinde gerçekleşen zorla kaybetme ve yargısız infazlara ilişkin binlerce iddiaya rağmen açılan az sayıdaki soruşturmalardan yalnızca 12 dosya davaya dönüşebildi. Bunlar arasında Ankara JİTEM Davası, Cizre (Temizöz) Davası, Görümlü (Mete Sayar) Davası, Derik (Musa Çitil) Davası, Kızıltepe Davası, Dargeçit JİTEM Davası, Kulp (Yavuz Ertürk) Davası, Kızılağaç (Naim Kurt) Davası, Yüksekova (Nezir Tekçi) Davası, Ayten Öztürk Davası, Musa Anter ve JİTEM Ana Davası ile Vartinis (Altınova) Katliamı Davası bulunuyor. Bu davaların ayrıntılarına Faili Belli üzerinden erişilebiliyor. Bu davalarda ise ortak cezasızlık pratiklerinin tekrarlandığını gördük.
Bu davalarda soruşturmalar yıllarca sürüncemede bırakıldı, deliller zamanında toplanmadı, bazı deliller kayboldu veya yok edildi, dosyalar arasında bağlantılar kurulmadı, örgütlü yapıları ortaya çıkaracak soruşturmalar yürütülmedi. Sanıkların duruşmalarda hazır edilmemesi, davaların suç yerinden uzak illere nakledilmesi, soruşturma izinleri nedeniyle süreçlerin durdurulması, savcıların pasifliği ve AİHM içtihatlarının dikkate alınmaması gibi sorunlar cezasızlığın temel araçları haline geldi. Pek çok dosyada “daimi arama” kararlarıyla dosyalar fiilen askıya alındı ve yıllar sonra zamanaşımı gerekçesiyle kapatıldı. En son geçtiğimiz günlerde Dargeçit davasında Yargıtay’ın verdiği zamanaşımından düşme kararı bunun en güncel örneklerinden biri.
“Devlet görevlileri açısından bir cezasızlık zırhı yaratıyor”
-Faili meçhul dosyalarının yeniden ele alınması gerçekçi bir sonuç verir mi?
Bugün yeni bir daire başkanlığı kurulurken asıl mesele, geçmişte cezasızlığa yol açan bu yapısal sorun alanlarının değişip değişmeyeceği. Çünkü etkili soruşturma yalnızca dosya açılması anlamına gelmiyor. Delillerin bağımsız biçimde toplanması, korunması, kamu görevlilerinin soruşturulabilmesi, şüphelilerle soruşturmayı yürüten makamlar arasında fiili bağımsızlığın sağlanması gerekiyor. Türkiye’de ise özellikle devlet görevlilerinin şüpheli olduğu olaylarda deliller çoğu zaman aynı güvenlik birimi içindeki kişiler tarafından toplanıyor. Bu durum hakikatin ortaya çıkarılmasını engellediği gibi devlet görevlileri açısından bir cezasızlık zırhı yaratıyor.
Bu nedenle bugün atılan adımların gerçek bir dönüşüm yaratıp yaratmayacağını belirleyecek olan şey, bu süreçlerin geçmişte cezasız bırakılmış zorla kaybetmeleri, yargısız infazları ve diğer ağır insan hakları ihlallerini de kapsayacak şekilde genişleyip genişlemeyeceği olacak. Aksi halde bunun sembolik bir girişim olarak kalma riski çok güçlü.
“Geçmişte cezasızlığa yol açan mekanizmaların ortadan kaldırılması gerekiyor”
-Bu adımlardan sonuçlar alınabilmesi için neler yapılmalı?
Dosyaların yeniden ele alınması elbette önemli. Ancak Türkiye’de 2000’li yıllardaki yargı pratiğinde sorun çoğu zaman dosya açılmaması değil; açılan soruşturmaların etkili, bağımsız ve hakikati ortaya çıkarmaya yönelik yürütülmemesi. Bu nedenle gerçekçi sonuç alınabilmesi için geçmişte cezasızlığa yol açan mekanizmaların ortadan kaldırılması gerekiyor. Buna ek olarak 2000’li yıllarda soruşturmalar, davalar açılabilmesine rağmen cezasızlık ortaya çıkıyor 90’lı yıllarda ise soruşturmalar dahi açılmıyordu, aile ve yakınların şikayet ve ihbarları dikkate alınmıyor, dilekçeleri yetkili makamlar tarafından alınmıyordu. Binlerce olduğu ifade edilen zorla kaybetme ve 17 bin olduğu söylenilen yargısız infaz olaylarına ilişkin ise söylediğim gibi yalnızca 12 dava açılabildi.
Hafıza Merkezi olarak yürüttüğümüz çalışmalarda gördüğümüz en temel sorunlardan biri, soruşturmaların yıllarca bilinçli biçimde sürüncemede bırakılması. Özellikle zorla kaybetme dosyalarında uzun yıllar boyunca hiçbir delil toplanmadığını, tanıkların dinlenmediğini, olay yerlerinde keşif yapılmadığını görüyoruz. Dosyalar çoğu zaman “fail meçhul” denilerek sürüncemede bırakılıyor, ardından daimi arama kararları ile fiilen kapatılıyor. Bu süreç sonunda da zamanaşımı işletilerek dosyalar düşürülüyor.
Bir diğer temel sorun delillerin toplanması ve muhafazası süreçlerinde yaşanıyor. Özellikle devlet görevlilerinin şüpheli olduğu olaylarda deliller bağımsız mekanizmalar tarafından değil, çoğu zaman olayın tarafı olabilecek güvenlik birimleri tarafından toplanıyor. Bu durum delillerin kaybolmasına, yok edilmesine veya hiç toplanmamasına yol açıyor. Gülistan Doku soruşturmasında ortaya çıkan iddialar da bu durumun güncel örneklerinden biri oldu. Delil toplamakla görevli kişiler aynı zamanda potansiyel şüphelilerin meslektaşı ya da yakın çalışma çevresi olduğunda etkili bir soruşturmadan söz etmek mümkün olmuyor.
Bunun yanında soruşturma izinleri de cezasızlığın önemli araçlarından biri. Kamu görevlilerinin yargılanabilmesi için idari izin mekanizmalarının işletilmesi, soruşturmaların başlamasını ya da ilerlemesini ciddi biçimde engelliyor. Pek çok dosyada soruşturma izinlerinin verilmemesi veya süreçlerin yıllarca uzatılması nedeniyle etkili soruşturma yürütülmediğini görüyoruz.
Ayrıca Türkiye’de zorla kaybetmeler ve yargısız infazlar çoğu zaman münferit olaylar gibi ele alındı. Oysa bu suçların önemli bir bölümü belirli bir dönemin güvenlik politikalarıyla bağlantılı, örgütlü ve sistematik ihlallerdi. Buna rağmen soruşturmalar arasındaki bağlantılar kurulmadı, emir-komuta zinciri araştırılmadı, üst düzey sorumlulara ulaşılmadı. Bu da hakikatin yalnızca sınırlı bir kısmının ortaya çıkmasına neden oldu.
Gerçek bir sonuç alınabilmesi için öncelikle bağımsız soruşturma mekanizmalarının kurulması, adli kolluk ile idari kolluğun ayrılması, arşivlerin açılması, kamu görevlilerine fiili dokunulmazlık sağlayan uygulamaların kaldırılması ve dosyaların örgütlü suç yapıları çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Aksi halde geçmişte olduğu gibi birkaç sembolik dosya dışında kapsamlı bir hesap verilebilirlik sağlanması mümkün görünmüyor.
“İnsanlığa karşı suçlarda zamanaşımının uygulanamaz”
-Zamanaşımına giren dosyalar için durum ne olacak? Uluslararası hukukta bu konu nasıl değerlendiriliyor?
Türkiye’de ağır insan hakları ihlallerine ilişkin en temel sorunlardan biri, zamanaşımının bir cezasızlık mekanizmasına dönüşmüş olması. Oysa uluslararası hukuk açısından baktığımızda insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının uygulanamayacağı çok açık. Türkiye bütün ilgili sözleşmelere taraf olmasa bile, bu ilke artık uluslararası teamül hukukunun bir parçası ve devletleri bağlıyor.
Özellikle zorla kaybetmeler bakımından mesele daha da kritik. Çünkü uluslararası hukukta zorla kaybetme “devam eden suç” olarak kabul edilir. Yani kişi kaybedildiği ve akıbeti açıklanmadığı sürece suç devam eder. Bu nedenle zamanaşımının da ancak kişinin akıbeti ortaya çıkarıldığında başlaması gerekir. Ancak Türkiye’de yargı makamları bu yaklaşımı büyük ölçüde benimsemiyor.
“AİHM’nin çok sayıda kararında cezasızlığın fiili bir devlet pratiğine dönüştüğü tespit edildi”
Burada çok önemli bir başka mesele de şu: 1990’lı yıllarda mağdurların ve yakınlarının etkili başvuru yollarına erişmesi fiilen mümkün değildi. İnsanlar baskı, korku, tehdit ve şiddet ortamında ya şikayetçi olamadı ya da yaptıkları başvurular sonuçsuz bırakıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye aleyhine verdiği çok sayıda kararda da etkili soruşturma yürütülmediği ve cezasızlığın fiili bir devlet pratiğine dönüştüğü tespit edildi. Böyle bir ortamda devletin yıllarca soruşturma yürütmeyip sonra “zamanaşımı doldu” demesi ciddi bir hukuk sorunu yaratıyor.
Nitekim açılabilen sınırlı sayıdaki zorla kaybetme davasının önemli bir bölümü de zamanaşımı kararlarıyla sonuçlandı. Dargeçit Davası bunun en güncel örneklerinden biri. Oysa bu dosyalarda yıllarca etkili soruşturma yürütülmemesi doğrudan devletin sorumluluğundaydı. Delillerin zamanında toplanmaması, soruşturmaların sürüncemede bırakılması ve daimi arama kararları ile dosyaların bekletilmesi sonucunda oluşan zaman kaybının mağdurlar aleyhine işletilmesi, cezasızlığın en görünür araçlarından biri haline geldi.
Bu nedenle zamanaşımı meselesi yalnızca teknik bir hukuk tartışması değil; devletin hakikati ortaya çıkarma, etkili soruşturma yürütme ve hesap verilebilirliği sağlama yükümlülüğü ile doğrudan ilgili bir mesele.
“Gerçek bir yüzleşme, ayrım gözetmeksizin tüm ağır insan hakları ihlallerinin soruşturulmasıyla mümkün”
-Akın Gürlek’in “Her dosya açılmayacak” açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bu açıklama, hangi dosyaların yeniden ele alınacağına ilişkin kriterlerin ne olacağı sorusunu gündeme getiriyor. Çünkü Türkiye’de faili meçhul suçlar ve cezasızlık meselesinin en temel sorunlarından biri zaten bu suçların işlendiğinin inkar edilmesi ve faillerin korunması pratiği. Eğer yalnızca belirli dosyalar üzerinden sınırlı bir inceleme yürütülür, devlet görevlilerinin sorumluluğunun bulunduğu ağır insan hakları ihlalleri kapsam dışında bırakılırsa, bu yaklaşım cezasızlık sorununu ortadan kaldırmaz.
Geçmiş deneyimler bunu açık biçimde gösteriyor. 2009 sonrasında Ergenekon ve 12 Eylül süreçlerinin yarattığı görece olumlu siyasi atmosfer nedeniyle bazı zorla kaybetme dosyalarında soruşturmalar açıldı. Ancak daha sonra bu davaların büyük bölümü beraat, düşme ya da zamanaşımı kararlarıyla sonuçlandı. Yani mesele yalnızca dosya açılması değil; o dosyalarda gerçekten hakikati ortaya çıkarmaya yönelik bir iradenin bulunup bulunmaması.
Bugün de benzer bir risk var. Eğer bu daire başkanlığı altında yapılacak incelemeler yalnızca belirli dosyalar üzerinden yürütülür ve devlet görevlilerinin dahil olduğu zorla kaybetmeler, yargısız infazlar gibi ağır insan hakları ihlallerini içermezse, bu durum cezasızlığın seçici biçimde devam ettiği yönündeki kaygıları güçlendirir. Hatta böyle bir ayrım yapılarak dosyaların bir kısmının incelenmesi bir kısmının ise şimdiye kadar olduğu gibi yok sayılmaya, görünmez kılınmaya devam edilmesi devletin ağır insan hakları ihlallerinde failleri koruyan cezasızlık pratiğini sürdürme iradesinin devam ettiğini bir kez daha gösterir.
Çünkü Türkiye’de cezasızlık yalnızca hukuki boşluklarla değil; soruşturma izinleri, delil süreçlerinin bağımsız yürütülmemesi, dosyaların sürüncemede bırakılması, daimi arama kararları, zamanaşımı uygulamaları ve yargının devlet görevlilerini koruyan refleksi üzerinden işleyen yapısal bir mekanizma. Bu nedenle gerçek bir yüzleşme ve hesap verilebilirlik ancak ayrım gözetmeksizin tüm ağır insan hakları ihlallerinin etkili biçimde soruşturulmasıyla mümkün olabilir.
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.
