IŞİD tutukluları Irak'a gönderiliyor: Korsanlık mahkemesi ve vatansızlar krizi
HALE GÖNÜLTAŞ
ABD Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) Suriye’nin kuzeydoğusundaki gözaltı merkezlerinde tutulan IŞİD militanlarını Irak’a nakletmeye başladığını duyurması, bölgedeki güvenlik mimarisi için bir dönüm noktası olduğu kadar, modern tarihin en karmaşık "adalet arayışı" tartışmalarını da yeniden alevlendirdi. 21 Ocak’ta 150 militanın nakliyle başlayan ve 7 bin kişiyi kapsaması beklenen bu dev operasyon, buzdağının sadece görünen lojistik kısmını oluşturuyor. Suyun altında ise 50’den fazla ülkeyi ilgilendiren, siyasi ve hukuki bir kördüğüm yatıyor.
TAMPA’dan yapılan resmi açıklamada CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, bu hamleyi "IŞİD'in kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasında bölgesel ortaklarla yapılan bir işbirliği" olarak tanımladı. Temel gerekçe ise Suriye’deki tesislerde yaşanabilecek olası bir kaçışın ve bölgesel güvenliğe yönelik doğrudan tehditlerin önlenmesi. Ancak bu sevk kararı, aslında 2019’dan bu yana dünya başkentlerinde fısıldanan "Nerede ve nasıl yargılanacaklar?" sorusuna verilen zorunlu ve riskli bir yanıt niteliğinde.
Yargılama bilmecesi
IŞİD üyelerinin yargılanması için 2019’dan beri pek çok fikir ortaya atıldı. İsveç hükümetinin bölgede yerel bir mahkeme kurulması önerisi, o dönemde devletlerin vatandaşlarını geri alma sorumluluğundan kaçma çabası olarak görüldüğü için yeterli desteği bulamadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) çatısı altında Ruanda veya eski Yugoslavya örneklerinde olduğu gibi "ad hoc" bir mahkeme kurulması fikri ise Rusya ve Çin’in veto engeline takıldı.
Bu noktada, Hollandalı hukukçu Profesör André Nollkaemper’in de üzerinde durduğu "anlaşmaya dayalı uluslararası mahkeme" modeli en güçlü seçenek olarak beliriyor. Bu strateji tarihsel olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi liderlerinin yargılandığı Nuremberg Mahkemeleri (Londra Anlaşması) modeline dayanıyor. Ancak burada temel bir "kırmızı çizgi" var: Uluslararası insan hakları standartları gereği bu mahkemelerde ölüm cezasının bulunmaması gerekiyor. Oysa militanların nakledildiği Irak yargı sistemi doğrudan idam cezası üzerine kurulu ve mevcut yargılamaların adil süreçlerden yoksun, bazen 15 dakikayı geçmeyen sürelerde sonuçlandığı biliniyor.
Türkiye ve bölge ülkeleri için ne değişiyor?
Haseke yakınlarındaki 12 cezaevinden alınarak Irak’taki tesislere —muhtemelen eski Saddam dönemi hapishanelerine— götürülen bu isimlerin tamamı erkek militanlardan oluşuyor. Bu durum Türkiye açısından stratejik bir değişikliği beraberinde getiriyor. Bugüne kadar Suriye’nin kuzeydoğusundaki SDG denetimindeki alanlarda bulunan Türkiye vatandaşı militanlar hakkında doğrudan bilgi almak ve temas kurmak zordu. Şimdi bu isimler, Bağdat ile terörle mücadele konusunda ortaklık anlaşması bulunan ve Türkiye’nin diplomatik olarak temas kurabileceği bir zemine, yani Irak merkezi hükümetinin denetimine geçiyor. Türkiye, yargılamaların Suriye’de yapılmasına meşruiyet tartışmaları nedeniyle karşı çıkarken, Irak seçeneğine daha sıcak bakıyor ve yargılama sonrası vatandaşlarının Türkiye’ye transferi ihtimalini masada tutuyor.
Hangi hukuk uygulanacak?
7 bin radikal militanın yargılanmasında hangi kanunların esas alınacağı tam bir muamma. Uzmanlar çeşitli senaryolar üzerinde duruyor. Kazak bir militanın Kazak yasalarına, bir Türk militanın Türk yasalarına göre, yani her IŞİD'linin vatandaşlık esasına göre yargılanması bir seçenek. Ancak bu durum, mahkemenin işleyişini devasa bir bürokratik kaosa sürükleyebilir.
Irak hukukunun uygulanması ise mevcut nakil süreciyle en olası görünen seçenek. Özellikle terör suçlarını kapsayan yasalar üzerinden yürütülebilir. Geçmişteki "Lockerbie davası" örneğinde olduğu gibi; mahkeme başka yerde kurulsa bile belli bir ülkenin (İskoçya örneği gibi) ceza usul kanunları uygulanabilir.
El Hol ve Roj kampları: "Vatansız" kadınlar ve çocuklar
Militanların nakli bir şekilde yönetilirken, El Hol ve Roj kamplarında kalan kadın ve çocukların durumu tam bir insani ve hukuki felaket olarak kalmaya devam ediyor. Özellikle Avrupa ülkeleri, "güvenlik tehdidi" gerekçesiyle vatandaşlarını geri almaktan kaçınıyor.
Buradaki en trajik nokta ise çocukların "vatansızlık" sorunu. Çatışma bölgelerinde doğan, babaları farklı uyruklardan olan binlerce çocuğun kimliklendirilmesi yapılamıyor. Örneğin, İsveçli bir annenin çatışma bölgesinde başka bir ülke vatandaşından doğan çocuğunu İsveç yönetimi vatandaş olarak kabul etmiyor. Benzer bir durum Türk vatandaşı kadınlar için de geçerli. Kocaları ölen ve sonrasında farklı etnik kökenlerden militanlarla evlenen kadınların çocukları, hiçbir devletin hukuki sorumluluk almadığı bir boşlukta büyüyor.
Korsanlık mahkemesi gündemde
IŞİD militanlarının Irak’a götürülmesi uluslararası toplumun bir "korsanlık mahkemesi modeline ihtiyaç duyduğu” olarak yorumlanabilir. 2015’te Somali açıklarındaki korsanlar için Birleşmiş Milletler desteğiyle kurulan özel mahkemeler, yüzlerce kişiyi yargılayıp ülkelerine nakletmişti.
IŞİD suçluları için de benzer bir uluslararası fonlama ve denetim mekanizmasının uygulabileceğini söylemek yanlış olmaz. Lakin unutulmaması gereken, adalet sadece faillerin cezalandırılması değildir. IŞİD’in vahşetine maruz kalan Ezidiler ve aile üyeleri kaybedilen Suriyeli/Iraklı sivil halk için bu yargılamalar, toplu mezarların yerini öğrenmek ve kayıpların akıbetini sormak için son şanstır. Bağdat’a doğru yola çıkan bu konvoylar, ya modern bir Nuremberg adaletiyle sonuçlanacak ya da adil yargılanma hakkının ve insani değerlerin çiğnendiği yeni bir belirsizlik dönemini başlatacak.
Kaynak:Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.