Kuruyan göllerin hikâyesi: Amik’ten Owens’a, Urumiye’den Everglades’e

ABDO UÇUCU I Üç bin yıllık doğal miras Amik Gölü, tarım ve hastalık gerekçesiyle kurutuldu; yerine verimli ovalar kazandırıldı ancak sel ve kuraklık ekolojik dengeyi bozdu. Owens ve Urumiye göllerinin benzer kaderi, Everglades’in yeniden doğuşu ise insanın doğayla uyumlu yaşayabileceğinin kanıtı.

·

Tortul analizleri, bu tatlı su gölünün yaklaşık üç bin yıl boyunca nehrin taşıdığı topraklarla yavaş yavaş şekillendiğini, doğanın ince dokunuşlarıyla bölgenin kalbine yerleştiğini gösteriyor. Tarih boyunca gölün yüzeyi kimi zaman genişleyip kimi zaman daralsa da, kaynaklar onun 300 ila 350 kilometrekarelik bir alanı kapladığını aktarır. Arap coğrafyacısı Ebu’l-Fida, gölü “tatlı suya sahip, 32 kilometre uzunluğunda ve 7 kilometre genişliğinde” bir su kütlesi olarak betimleyerek, bu doğal aynanın hem ölçüsünü hem de cazibesini tarihe not düşmüştü.

Amik Gölü, yalnızca bir su kütlesi değil; Antakya ve çevresi için yaşamın damarlarından biriydi. Balıkçılık, sazlık ürünleri ve sulak alan ekosistemiyle bölge halkına hem geçim hem de kültürel bir zenginlik sunuyordu. Bu bereketli coğrafya, tarih boyunca tarım ve yerleşim açısından stratejik bir alan olarak görülmüş, gölün çevresindeki topraklar medeniyetlerin ilgisini çekti. Ancak gölün etrafını saran geniş bataklıklar, çiftçilerin emeğini zorlaştırıyor; aynı zamanda sıtma gibi hastalıkların yayılmasına zemin hazırlıyordu. Böylece Amik Gölü, bir yandan hayat veren, diğer yandan sınayan bir doğa mirası olarak tarihe kazınmıştı.

Amik Gölü’nün kaderi, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren tartışılmaya başlanmış; fakat esas dönüşüm Cumhuriyet yıllarında şekillenmişti. Kurutma fikri, tarım alanı kazanmak, bataklık kaynaklı hastalıkları azaltmak ve taşkınları kontrol altına almak gibi gerekçelerle gündeme gelmişti. Bölgeyi modern tarıma uygun hale getirmek amacıyla 1950’lerden itibaren Devlet Su İşleri büyük ölçekli drenaj projeleri başlattı. Afrin Çayı, Karasu ve Asi Nehri’nin akış rejimi yeniden düzenlendi; gölü besleyen su yolları kanallara alındı, drenaj hatları açıldı.

1974 yılına gelindiğinde göl tamamen kurutuldu. Ortaya çıkan kalın alüvyal tabaka, Türkiye’nin en verimli ovalarından birini doğurdu. Çiftçilere dağıtılan bu topraklar, kısa sürede Hatay’ın tarımsal üretim merkezine dönüştü. Bugün Amik Ovası, Asi Nehri, Afrin Çayı ve Karasu’nun beslediği bereketli düzlüğüyle, gölün yokluğundan doğan yeni bir hayatın sembolü olarak varlığını sürdürüyor.

Amik Ovası veya eski adıyla Amik Gölü’nün kaderine benzer dünyada başka örnekler de mevcut. Doğanın dengelerini gözetmeksizin insan eliyle yapılan her hangi bir müdahale bazı yerlerde doğa felaketlerine sebep olurken, bazı yerlerde uzun vadede yaşanacak kuraklığın ve sel taşkınlarının zeminin hazırladı.

Mesela Owens Gölü, 20. yüzyılın başında Owens Gölü, Kaliforniya’nın doğusunda Sierra Nevada Dağları'nın eteklerinde, geniş bir tatlı su kaynağı olarak parlıyordu. Çevresindeki Owens Vadisi, çiftçiler ve hayvancılıkla uğraşan topluluklar için bereketli bir yaşam alanıydı. Ancak Los Angeles hızla büyüyordu ve şehrin susuzluğu giderek artıyordu. 1900’lerin başında Los Angeles, mevcut su kaynaklarını tüketmeye başlamıştı. Şehrin eski belediye başkanı Fred Eaton ve mühendis William Mulholland, gözlerini Owens Vadisi’ne çevirdi. Vadinin sularını Los Angeles’a taşımak için büyük bir plan yaptılar: Los Angeles Aqueduct (su kemeri).

1905’te su hakları gizlice satın alınmaya başlandı. Çiftçiler, topraklarının ve su kaynaklarının ellerinden gittiğini fark ettiklerinde iş işten geçmişti. 1913’te 375 km uzunluğundaki aqueduct tamamlandı ve Owens Nehri’nin suları Los Angeles’a akmaya başladı.

Başlangıçta çiftçiler bu duruma karşı çıktı. Protestolar, sabotaj girişimleri oldu. Ancak Los Angeles’ın siyasi gücü ve ekonomik baskısı karşısında Owens Vadisi halkı kaybetti. 1920’lere gelindiğinde vadide tarım yapmak neredeyse imkânsız hale geldi; gölü besleyen su kaynakları kesilmişti. Owens Gölü, birkaç on yıl içinde tamamen kurudu. Bir zamanlar kuşların uğrak yeri olan, balıkçılıkla geçim sağlayan göl; 1930’lardan itibaren toz fırtınalarının kaynağı haline geldi. Kuruyan göl yatağından yükselen tuzlu ve zehirli tozlar, bölgedeki halk sağlığını tehdit etti.

Owens Gölü elbette Amik Gölü gibi planlı bir şekilde planlı bir kurutma ile yok olmadı. Gölü besleyen nehirlerin yönü değişti ve göl kendi kendine çekildi. Ancak Amik Gölü’nün kurutulması sonucunda kısa vadede tarımsal araziler kazandırılmış olsa da, yeni adıyla Amik Ovası’nda da her yıl sel baskınları yaşanmakta ve bozulan ekolojik denge Hatay’da yaşanan ve daha da derinleşmesi öngörülen kuraklığın hazırlayıcılarından biri oldu.

Urumiye Gölü: Aynı kaderin farklı coğrafyası

Aynı kadere razı bırakılan bir başka göl daha var; Urumiye Gölü…

urumiyegolu

Bir zamanlar İran’ın kuzeybatısında, Azerbaycan eyaletinin ortasında, gökyüzünü yansıtan devasa bir tuzlu göl vardı: Urumiye Gölü. 140 km uzunluğu ve 70 km genişliğiyle dünyanın en büyük tuz göllerinden biri, hatta bir dönem dünyanın ikinci en büyük hipersalin gölü olarak biliniyordu. Gölde yüzlerce ada vardı; flamingolar, pelikanlar ve göçmen kuşlar için eşsiz bir durak noktasıydı. Çevresindeki halk için ise göl, hem kültürel hem de ekonomik bir semboldü.

1990’lara kadar göl, bölgenin iklimini dengeleyen ve yaşamı besleyen bir su kaynağıydı. Ancak tarımsal sulama projeleri, nehirlerin üzerine kurulan barajlar ve iklim değişikliği gölü yavaş yavaş tüketmeye başladı.

  • Zarriné-Rūd ve Simineh-Rūd gibi gölü besleyen nehirlerin suları tarıma yönlendirildi.
  • Yağışlar azaldı, sıcaklıklar arttı.
  • Buharlaşma hızlandı.

Sonuç: Göl, 30 yıl içinde yüzde 90 oranında küçüldü.

Dünyanın dört bir yanında, Amik Gölü’nün yaşadığı talihsiz kaderi paylaşan nice sulak alan bulunuyor; yanlış müdahalelerle kurutulan, ekosistemi bozulan, toprağı verimsizleşen göller… Ancak tüm bu karanlık örneklerin arasında, doğayla çatışmak yerine onu anlamayı seçen ülkelerin yazdığı bambaşka hikâyeler de var. Bu hikâyelerin en çarpıcılarından biri, Florida’nın güneyinde uzanan Everglades sulak alanında hayat buluyor. Everglades, insanın doğayı yok etmek yerine onunla uyum içinde yaşamayı tercih ettiğinde nelerin mümkün olabileceğini gösteren canlı bir kanıt gibi; hem korunmuş bir ekosistem hem de sürdürülebilir tarımın aynı coğrafyada nasıl var olabileceğinin ders niteliğinde bir örneği.

Florida’nın güneyinde, yeryüzünün en yavaş akan sularından birinin sabırla şekillendirdiği dev bir yaşam sahnesi uzanır: Everglades. Lake Okeechobee’den taşan suların geniş bir yelpaze gibi güneye yayılmasıyla oluşan bu “çimen nehri”, yüzyıllar boyunca 20 bin kilometrekareyi aşan bir sulak alanı beslemiş, sazlıkların, mangrov ormanlarının, tatlı su bataklıklarının ve kıyı lagünlerinin iç içe geçtiği benzersiz bir ekosistem yaratmıştır. ABD’nin en büyük subtropikal vahşi yaşam alanı olan Everglades, yalnızca yüzlerce kuş, sürüngen ve memeli türüne değil, Florida’nın içme suyunun büyük bölümüne de hayat verir. Ancak 20. yüzyılın başında, tarımın genişlemesi ve yerleşim baskısının artmasıyla bu dev sulak alanın kaderi değişmeye başladı. Drenaj kanalları açıldı, suyun doğal akışı kesildi, bataklıklar kurutuldu ve Everglades’in büyük bölümü şeker kamışı tarlalarına ve yerleşim alanlarına dönüştü. Ekosistem çöküşün eşiğine geldiğinde, ABD tarihinde benzeri görülmemiş bir karar alındı: Everglades yok edilmek yerine kurtarılacaktı. 2000 yılında başlatılan “Comprehensive Everglades Restoration Plan”, suyun doğal akışını yeniden kurmayı, bataklıkları geri kazanmayı, kirlenmiş bölgeleri temizlemeyi ve tarım ile ekosistemi aynı coğrafyada barıştırmayı hedefleyen dev bir dönüşüm programına dönüştü.

Bugün Everglades, hem insan müdahalesiyle yaralanmış hem de yine insan çabasıyla iyileştirilmeye çalışılan bir doğa mirası olarak ayakta duruyor; suyun yönünü değiştirmenin bir ekosistemi nasıl çökerttiğini, ama aynı zamanda doğru yönetildiğinde doğanın nasıl yeniden nefes alabildiğini gösteren canlı bir laboratuvar gibi.

everglades

Everglades’in hikâyesi, sulak alanların tamamen kurutulmak yerine yönetilerek korunabileceğinin, tarım ile ekolojinin birbirini yok etmeden bir arada var olabileceğinin ve doğanın, ona fırsat verildiğinde kendini yeniden kurma gücüne sahip olduğunun en güçlü kanıtlarından biri olarak kabul ediliyor.

Amik Gölü’nün hikâyesi, yalnızca bir gölün kurutulmasıyla sınırlı bir coğrafya meselesi değildir; insanın doğayla kurduğu ilişkinin, kimi zaman hoyratça, kimi zaman da umut verici biçimde yeniden yazılan kadim bir öyküsüdür. Üç bin yıl boyunca Asi Nehri’nin taşıdığı tortularla yavaşça şekillenen, Antakya’nın kalbinde bir yaşam damarı gibi atan bu göl; balıkçılıktan sazlıklara, tarımdan kültürel belleğe kadar bölgeyi besleyen bir ekosistemdi. Ancak bataklıkların getirdiği hastalıklar, taşkınların yarattığı tedirginlik ve modernleşme arzusunun aceleciliği, Amik Gölü’nü Cumhuriyet döneminde geri dönüşü olmayan bir yolun eşiğine getirdi. 1950’lerden 1974’e uzanan drenaj projeleriyle göl tamamen kurutuldu; geriye Türkiye’nin en verimli ovalarından biri kaldı, fakat aynı zamanda ekolojik dengenin kırılganlaştığı, sel baskınlarının arttığı ve kuraklığın derinleştiği bir coğrafya da ortaya çıktı.

İşte bu nedenle Amik Gölü’nün hikâyesi, yalnızca geçmişe ait bir kayıp değil; geleceğe dair bir uyarı ve aynı zamanda bir imkândır. Owens’ın toz fırtınaları, Urumiye’nin tuz çölleri ve Everglades’in yeniden doğuşu, insanlığın suyla kurduğu ilişkinin üç farklı yüzünü gösteriyor. Bir yüzünde aceleci müdahaleler, diğerinde geri dönüşü olmayan tahribatlar, bir diğerinde ise doğayla uyumlu bir gelecek ihtimali var.

Bugün Amik Ovası bereketli bir tarım merkezi olabilir; fakat aynı zamanda sel riskinin arttığı, kuraklığın derinleştiği ve ekolojik dengenin hassaslaştığı bir bölge olarak da karşımızda duruyor. Bu tablo, geçmişte yapılan müdahalelerin sonuçlarını hatırlatırken, gelecekte nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair de güçlü bir çağrı niteliği taşıyor.

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.