Pestisit krizine Giresunlu çiftçiden yanıt: Aracısız, zehirsiz ve doğrudan üretim

Türkiye’den Avrupa’ya ihraç edilen gıda ürünlerinde artan pestisit bildirimleri hem halk sağlığını hem de ekonomiyi tehdit ediyor. Ancak bu kimyasal sarmala karşı işlevsel bir çıkış yolu var: Giresunlu bir üretici, endüstriyel tarımın dayatmalarını reddederek organik yöntemlerle ürettiği fındıkları, aracıları devre dışı bırakan bir ağla doğrudan Almanya'daki tüketiciye ulaştırıyor.

·

BURAK ALTINOK

Avrupa Birliği Gıda ve Yem Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) kayıtları, Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilen gıda ürünlerindeki pestisit kalıntısı sorununun devam ettiğini gösteriyor. 2025 yılı boyunca Türkiye menşeli 486 ürün sınırda bildirim alırken, 2026 yılının ilk dört ayında bu rakam 188 olarak kaydedildi.

Alarm veren bu pestisit bağımlılığı, uzmanlara göre bir günde oluşmuş bir kriz değil. Prof. Dr. Tayfun Özkaya, yıllardır uygulanan tarım ve ticaret politikalarının, mazot, kimyasal gübre ve şirket tohumlarını destekleyerek çiftçiyi endüstriyel tarıma mahkum ettiğini belirtiyor. Tarımsal üretimi, halk sağlığını ve ihracat kapasitesini doğrudan etkileyen bu tabloya karşıysa organik ve agroekolojik yöntemler gelişiyor.

Çözüm sahada: Giresun’dan Almanya’ya zehirsiz bir ağ

Giresun'da yaklaşık 60 dönümlük parçalı arazilerde fındık üretimi yapan Alican Ocak, bu organik dönüşümün somut uygulayıcılarından biri. Yabani otlarla mücadelede toprağı çölleştiren ve biyoçeşitliliği yok eden kimyasal ilaçlar kullanmak yerine tırpan gibi mekanik ve emek yoğun yöntemleri tercih ediyor. Üretici Alican Ocak, sentetik gübre ve pestisiti reddeden modelini şöyle açıklıyor:

“Vatandaş, maliyet çok yüksek geldiği için özellikle bu 'ısırgan ilacı' dediğimiz, benim en zararlı olarak gördüğüm ilacı sulandırıp bahçenin altına komple serpiyor. Orada bulunan, azot sağlayan ısırgan, zararlı zararsız böcekler... Bütün ne var ne yok hepsi imha oluyor, toprağın dengesi bozuluyor. Pestisit kullanılan bahçelerle bizimkileri yan yana koyduğunuzda orası böyle kıraç, saçma sapan bir çöl arazisi haline dönüşüyor."

Çözüm sadece tarlada zehirsiz üretim yapmakla sınırlı kalmıyor. Ocak, fındığın üreticiden tüketiciye ulaşana kadar 6-7 aracıdan geçerek emeğin sömürüldüğü klasik sistemi de kırmış durumda. Ürünlerini "dekolonize hazelnut" (sömürüsüz fındık) olarak markalaştırarak kendi aracısız ihracat ağını kuran üretici, Almanya'daki "Solawi" adlı gıda toplulukları ve Berlin'deki tarihi Markthalle Neun pazarı üzerinden fındıklarını doğrudan nihai tüketiciye ulaştırıyor.

alican-ocak

Sıfır kalıntı, doğrudan ticaret

Türkiye’de geleneksel sistemde kilogramı 200-300 liradan tüccara satılan fındık, bu modelle kabuklu formunun yanı sıra ezme, un ve çıtlak fındık gibi katma değerli ürünlere dönüştürülüyor. Modelin sahadaki işlerliği yalnızca Almanya ihracatıyla sınırlı değil. Ocak, Türkiye'de Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BÜKOOP), Postane Kültür Merkezi, İzmir ve Bayramiç'teki gıda toplulukları dâhil olmak üzere yaklaşık 10 farklı noktada ürünlerini aracısız olarak nihai tüketiciyle buluşturuyor.

Almanya ayağında ise "Solawi" gibi dijital dayanışma ağlarının ötesine geçilerek, Berlin'deki 150 yıllık tarihi Markthalle Neun pazarında üç yıldır haftanın belirli günleri doğrudan stant satışı yapılıyor. Yıllık ortalama 6 tonluk hasattan işlenerek elde edilen 1 tonluk iç fındığın yarısı Türkiye'de, diğer yarısı ise Avrupa'da alıcı buluyor. Tüm bu süreç boyunca, tamamen zehirsiz yöntemlerle yetiştirilen ürünler, Avrupa gümrüklerinde Türkiye'nin tarım ihracatını sekteye uğratan pestisit testlerine takılmadan ve firesiz bir şekilde sınırları aşıyor.

Sistemin üretici tarafındaki ekonomik sürdürülebilirliği ise tüketiciyle kurulan dayanışma temelli esnek fiyatlandırmayla güvence altına alınıyor. Ocak, tüccar ve aracıların erittiği kâr marjını ortadan kaldıran bu pazar dinamiğini şu sözlerle açıklıyor:

"Ürünlerimizi 30-40 Euro bandında satışa çıkarıyoruz. Bütçesi oranında herkes dilediği fiyattan satın alıyor. Öğrenci “ben 30'dan satın alacağım” derken, çalışan kesim “biz 40'tan alacağız” diyor. Burada hem düzgün, pestisit kullanılmamış ürüne ulaşmak hem de tanıdığın bir üreticiden almak var."

Küresel tablo: Dünyada ve Türkiye'de organik tarım

Kısa Dalga’ya konuşan Gıda Politikaları Uzmanı Mete Yolaş'ın paylaştığı verilere göre, Türkiye son 20 yılda tam 2,6 milyon hektar tarım arazisini kaybetti ve toplam tarım arazisi 39 milyon hektarın altına geriledi. 2026 itibarıyla Türkiye’de toprağın %69’unda ciddi erozyon görülürken, Konya Kapalı Havzası’nda yeraltı suları yılda 4-5 metre çekiliyor ve bölgede oluşan obruk sayısı 684'e ulaşmış durumda. Üstelik çiftçilerin yarıdan fazlası 5 hektardan küçük parsellerde sıkışmışken, çiftçi yaş ortalaması da 59’a yükseldi.

mete-yolas
Mete Yolaş

Tarımsal arazilerdeki ve üretim gücündeki bu genel çöküş tablosu, organik tarım verilerinde de birebir kendini gösteriyor. Alican Ocak'ın Giresun'da uyguladığı mikro model Avrupa pazarında karşılık bulsa da Türkiye'nin genel organik tarım haritası giderek daralıyor. Yolaş’ın paylaştığı verilere göre; İspanya’da organik tarım alanı 2,9 milyon hektara, İtalya’da ise 2,46 milyon hektara ulaşırken, Yunanistan’da bu rakam 156 bin 58 hektar seviyesinde. Türkiye’de ise organik üretim alanı 2018’de 540 bin hektarı aşarak zirve yaptıktan sonra hızla gerilemeye başladı ve 2020 itibarıyla 382 bin 665 hektara düştü.

Bürokratik bariyerler ve sertifikasyon çıkmazı

Organik tarım uygulamalarının sürdürülebilirlik açısından kanıtlanmış başarısına rağmen, bu tür doğrudan satış ve zehirsiz üretim inisiyatiflerinin ülke çapında yaygınlaşmasını engelleyen yapısal ve ekonomik sınırlar bulunuyor. Alican Ocak, bir üreticinin bu sisteme girmesinin bedelini şu sözlerle özetliyor:

"Organik tarıma geçiş süreci öyle hemen olmuyor. Toprak, kimyasaldan temizlenene kadar yaklaşık 3-4 yıllık süre içerisinde yüzde 25-30 civarında hasat miktarınızda azalma oluyor. Aynı zamanda da bir sertifikasyon ücreti ve yıllık denetim masrafları için firmalara ücret ödüyoruz. Hatta bu sene paketlerimizin üzerine de organik yazmayı istedik. Orada daha ciddi bir süreç başladı ve maliyetler çok yükseldi. Sadece 4 ton fındık için bizden aşağı yukarı 2000 euro civarında ek bir para talep ettiler. Ölçeğimiz butik olduğu için bu maliyetleri karşılayamadık ve o yüzden bu sene paketlerimizin üzerine organik yazmadık."

Saha verileri de bu maliyet bariyerinin üreticiyi sistemin dışına ittiğini doğruluyor. Gıda Politikaları Uzmanı Mete Yolaş’ın paylaştığı verilere göre; Türkiye’de organik üretici sayısı son yıllarda 74 bin 545’ten 52 bin 590’a kadar gerilemiş durumda. Yolaş, organik sertifikasyon sisteminin başlı başına ayrı bir "ticari alana" dönüştüğünü belirterek mevcut işleyişi şu sözlerle eleştiriyor: "Sertifikalı organik tarım, esas olarak girdi ikamesi mantığıyla işliyor. Piyasaya gömülü kalan, ekolojik krize bandaj uygulayan bir model..."

Tarım Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Özkaya ise bu mikro inisiyatiflerin hızla büyümesinin önündeki asıl engelin, mevcut tarımsal destekleme sistemlerinin ve yasal düzenlemelerin agroekolojiye karşı konumlanması olduğunu belirtiyor. Organik tarımın mevcut sistem tarafından "evcilleştirildiğini" ve şirketlerin asıl geliri elde ettiği bir yapıya dönüştüğünü savunan Özkaya, yasal olarak zorunlu tutulan ve yüksek maliyetler çıkaran üçüncü parti sertifikasyon firmaları yerine, üretici ile tüketicinin denetim sürecine dahil olduğu "katılımcı sertifikasyon sisteminin" alternatif olarak benimsenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Kalıcı reçete: Mikro modellerden agroekolojik dönüşüme

Uzmanlara göre, mikro modellerin makro düzeyde bir gıda güvenliği politikasına dönüşmesi için organik tarımın "sertifikalı ve elit" sınırlarını aşması gerekiyor. Gıda Politikaları Uzmanı Mete Yolaş, ekolojik krizlerin, su kıtlığının ve toprak kaybının derinleştiği mevcut ortamda sürdürülebilir, ekolojik olan, emek ilişkilerini ve bilgi politiğini gözeten agroekolojik tarıma geçmenin bir zorunluluk olduğunun altını çiziyor. Prof. Dr. Tayfun Özkaya ise Alican Ocak gibi üreticilerin mikro başarılarının mevcut sistemin engellemeleri nedeniyle bir anda hızla çoğalamayacağını ancak tarımsal ve toplumsal değişimin tam da bu mikro modellerin yaygınlaşıp örgütlenmesiyle başlayacağını ifade ediyor.

Özetle uzmanlar; zehirsiz, aracısız ve adil gıdanın bir istisna olmaktan çıkıp hakim tarım sistemi haline gelmesi için, karar alıcıların bu agroekolojik dayanışma ağlarını yasal ve ekonomik politikalarla kalıcı olarak desteklemesi gerektiğini vurguluyor.

Burak Altınok, gazetecilik lisans eğitimini İstanbul Arel Üniversitesi'nde, Yeni Medya ve Gazetecilik yüksek lisansını ise 2024 yılında Üsküdar Üniversitesi'nde tamamladı. Ürettiği projeler ve haberler ile TGC Aydın Doğan Vakfı'ndan üç ayrı ödüle ve 2025 yılında Metin Göktepe Gazetecilik Ödülü'ne layık görüldü. Kariyerini serbest gazeteci olarak sürdüren Altınok, uluslararası araştırmaların yanı sıra medya araştırmacısı ve bağımsız teyitçi olarak da faaliyet gösteriyor.

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.