Süper El Nino kapıda: Türkiye yeni iklim sınavına hazır mı?

SİNEM UĞURLU | Dünya her yaz biraz daha ısınıyor, su kaynakları biraz daha kuruyor, ormanlar biraz daha kolay tutuşuyor. Ancak bu kez mesele yalnızca “doğanın döngüsü” değil, El Nino’nun tetiklediği iklim dalgaları, yanlış su ve kent yönetimiyle birleşerek Türkiye’yi çok daha kırılgan bir tabloyla karşı karşıya bırakıyor.

·

SİNEM UĞURLU

Dünyada bu yaz, suya daha zor ulaşılabilir, tarımsal üretimde dalgalanmalar geçen yıla oranla daha çok olabilir. Orman yangınları daha hızlı yayılabilir. İş gücünü ve halk sağlığını derinden etkileyebilir. Bu yaz her şey farklı olabilir. Peki neden?

Çünkü "Süper El Nino" kapıda.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres ve BM'ye bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) yaptıkları ortak açıklamada olası El Nino uyarısıyla, "Dünya bunu acil bir iklim uyarısı olarak değerlendirmelidir" ifadesiyle küresel bir alarm verdi.

Pasifik Okyanusu’nda ortaya çıkan 2026'nın ikinci yarısında etkili olacağı tahmin edilen El Nino; okyanus yüzeyi sıcaklıklarının normal seviyelerin üzerine çıkmasıyla oluşan ve küresel atmosfer dolaşımını etkileyen güçlü bir iklim olayı. Genellikle birkaç yılda bir görülen bu doğal döngü, etkisini gösterdiği dönemlerde dünya genelinde yağış rejimlerini bozarak bazı bölgelerde şiddetli kuraklık, bazı bölgelerde ise aşırı yağış ve sel riskini artırabiliyor. Bu nedenle El Nino, yalnızca bölgesel bir hava olayı değil, küresel ölçekte etkileri hissedilen kritik bir iklim sistemi olarak değerlendiriliyor. "Süper El Nino," 1877-78, 1982-83, 1997-98 ve 2015-16 dönemlerinde küresel ölçekte kuraklık, aşırı sıcaklık ve gıda krizleriyle hafızalara kazınmış durumda.

Peki olası bir El Nino süreci Türkiye'yi nasıl etkileyebilir, Türkiye bu sınava ne kadar hazır?

Uzmanlar iklim kriziyle birleşen bu sürecin, Türkiye'de orman yangınlarından su kaynaklarına, halk sağlığından çalışma yaşamına kadar birçok alanda mevcut sorunları derinleştirebileceğini belirtiyor.

Su kaynakları nasıl etkilenecek?

El Nino'nun Türkiye açısından yaratabileceği en önemli risk başlıklarından biri su kaynakları ve kuraklık.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı su Bilimci Dr. Erol Kesici'ye göre olası bir sıcak ve kurak dönem, zaten uzun süredir baskı altında bulunan göller, sulak alanlar ve su havzaları üzerindeki yükü daha da artırabilir.

Özellikle yağışlara ve yüzey sularına bağımlı ülkelerin sıcaklık değişimlerine karşı daha savunmasız olduğunu söyleyen Kesici, “Doğal göllerden barajlara kadar kullanıma hazır tüm su kaynaklarında seviye, kalite ve biyoçeşitlilik kayıpları yaşanacaktır” diyor.

Kurak bölgelerde su yoğun tarımın sürdürülmesi, yeraltı sularının kontrolsüz kullanımı ve doğal su kaynaklarının korunamamasını eleştiren Kesici, son yıllarda artan obruklara da dikkat çekiyor:

“Son 20 yılda obruk sayısı 70'lerden 700'lere çıktı. Buna rağmen su yönetimi konusunda gerekli önlemlerin alındığını söylemek mümkün değil.”

8 Haziran 2026 itibarıyla İstanbul'da barajların ortalama doluluk oranı yaklaşık yüzde 71 seviyesinde bulunurken, İzmir'in ana içme suyu kaynağı olan Tahtalı Barajı'nda doluluk oranı yüzde 54,07 olarak ölçüldü. Ancak su bilimci Erol Kesici, barajlardaki doluluk oranlarının tek başına yeterli bir gösterge olmadığını belirtiyor.

Su kaynaklarının sürdürülebilirliğini anlamak için “su bilançosu” kavramına dikkat çeken Kesici, bir havzaya giren ve çıkan su miktarı arasındaki dengenin esas alınması gerektiğini söylüyor: “Doğal su kaynaklarımızın bilançosu yıllardır zarar gösteriyor. Son 60 yılda 186 göl ve sulak alanımız kurudu. Asıl tabloya buradan bakmalıyız.”

Kesici'ye göre Türkiye'de su kaynakları üzerindeki baskının temel nedeni yalnızca iklim değişikliği değil.

UNESCO'nun “küresel su krizinde, iklim değişikliğinin etkisinin yaklaşık yüzde 20 düzeyinde görüldüğü” tespitine atıfta bulunan Kesici, asıl belirleyici unsurun suyun yanlış kullanımı ve yönetilememesi olduğunu söylüyor.

Kuraklık sofraya da yansıyacak

Kuraklığın tarımsal verimi düşürdüğünü, üretim azaldıkça fiyatların yükseldiğini belirten Kesici, tarımsal üretimde yaşanacak düşüşün gıda fiyatlarını da doğrudan etkileyeceğini söylüyor.

Kesici, Türkiye'nin tahıl üretim merkezlerinden Konya Havzası'nda yaşanan kayıpların ekmek gibi temel gıda ürünlerine kadar uzanan sonuçlar doğurduğunu belirterek, “İklim krizinin soframıza oturmaması için bugünden alacağımız her önlem, yarının açlık ve kıtlık krizlerini önleyecek en önemli yatırımdır” diyor.

Orman yangınları artar mı?

Sıcaklık artışı değince en çok endişe duyulan olaylardan biri de orman yangınları.

2025 yılının Haziran–Eylül döneminde Türkiye’de orman yangınları, önemli bir tahribata yol açtı. Orman Bakanlığı verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 81 bin hektar (110–115 bin futbol sahası büyüklüğünde bir alan) ormanlık alanın yangınlardan etkilendiği tahmin ediliyor.En büyük kayıp ise İzmir’de yaşandı. Menderes, Seferihisar, Foça, Aliağa, Çeşme ve Gaziemir çevresinde çıkan büyük ölçekli yangınlar, tek başına kentte 20 bin hektarı aşan bir alanın zarar görmesine neden oldu.

aa-20240619-34916006-34916001-usakta-cikan-orman-yanginina-mudahale-suruyor

Peki bu yıl görülmesi olası olan El Nino’nun orman yangınlarına ilişkin etkisi ne olabilir?

İstanbul Üniversitesi - Cerrahpaşa Orman Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Cihan Erdönmez, El Nino ile orman yangınları arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurulamayacağını ancak El Nino’nun özellikle iklim kriziyle birleştiğinde yangının çıkma olasılığını, yayılma hızını ve söndürülme güçlüğünü artıran bir arka plan koşulu yaratabildiğini ifade ediyor.

Erdönmez'e göre yangınların temel nedeni insan faaliyetleri: “Yanan her 100 birim ormanın 99 birimi insan faaliyetleri sonucu çıkan yangınlarda zarar görüyor.”

Doç. Dr. Erdönmez, uzun süren sıcak ve yağışsız dönemlerde bitki örtüsünün kuruduğunu, yakıt neminin düştüğünü ve yangınların daha hızlı yayıldığını belirterek, özellikle gece sıcaklıklarının yüksek seyretmesinin söndürme çalışmalarını zorlaştırdığını ifade ediyor.

En kırılgan bölgeler: Ege ve Akdeniz

Erdönmez'e göre olası sıcak ve kurak dönemlerden en fazla Ege ve Akdeniz kuşağı etkilenecek.

Muğla, Antalya, İzmir, Aydın, Manisa, Mersin, Adana ve Hatay gibi illerin yüksek risk taşıdığını belirten Erdönmez, riskin artık yalnızca geleneksel yangın bölgeleriyle sınırlı olmadığını vurguluyor.

Nasıl önlemler alınmalı?

Türkiye'de son yıllarda yangınla mücadelede hava araçları ve söndürme kapasitesinin öne çıktığını belirten Erdönmez, asıl eksikliğin önleyici çalışmalarda olduğunu söylüyor. Bunun için öncelikle insan-orman etkileşimini azaltacak tedbirlere ihtiyaç olduğunu söyleyen Erdönmez, orman içindeki maden sahaları, enerji tesisleri, turizm işletmeleri ve yoğun araç hareketliliğinin yangın riskini artırdığına dikkat çekiyor:

“Bunların hepsi ormanın içinde bulunan patlamaya hazır bombalar. Hiç değilse yangınların zirve yaptığı Temmuz-Ağustos aylarında bu işletmelerin faaliyetleri sınırlandırılmalı. Yanıcı madde yönetimi, enerji hatlarının bakımı, erken uyarı sistemleri ve halk eğitimi en az uçak ve helikopter kadar önemlidir.”

Erdönmez; merkezi yönetim, yerel yönetimler ve vatandaşların ortak bir "dirençli toplum" yaklaşımıyla hareket etmesi gerektiğini vurgulayarak alınması gereken önlemleri şöyle özetliyor:

“Yangınların büyük bölümünden sorumlu olan enerji nakil hatları sıkı denetlenmeli ve riskli günlerde ormanlara giriş kısıtlamaları zamanında uygulanmalı. Yerel yönetimler ise orman-kent sınırlarında yol kenarı temizliği yapmalı, mahalle ölçeğinde gönüllü ekipler eğitmeli ve su kaynaklarını önceden planlamalı. Vatandaş düzeyinde ise en temel tedbir; riskli dönemlerde ormanlık alanlarda ateş, mangal, anız yakmaktan ve izmarit atmaktan kesinlikle uzak durmaktır.”

Çalışma yaşamı sıcaklardan nasıl etkilenecek?

Sıcak hava dalgaları günlük hayatın her alanına etki ediyor. Bunlardan bir diğeri de çalışma yaşamı. Doç. Dr. Ceyhun Güler, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) verilerine göre dünya genelinde 2,41 milyar işçinin, yani çalışanların yüzde 70'inden fazlasının aşırı sıcağa maruz kaldığını hatırlatıyor.

En büyük riskin açık havada çalışan işçiler açısından ortaya çıktığını belirten Güler, tarım işçileri, inşaat çalışanları, belediyelerin dış ortam bakım ve temizlik işçileri, turizm emekçileri, taşımacılık çalışanları, kuryeler ve lojistik sektöründeki işçilerin sıcak hava dalgalarından en fazla etkilenen gruplar arasında yer aldığını söylüyor.

Riskin yalnızca açık havada çalışanlarla sınırlı olmadığını vurgulayan Güler, havalandırma altyapısı yetersiz fabrika ve atölyelerde çalışan işçilerin de ciddi bir sıcaklık baskısıyla karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Güvencesiz çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri ve yoğun iş baskısının da maruziyeti artırdığını ifade ediyor.

Güler'e göre sıcaklık artışlarının çalışma yaşamındaki en görünür sonuçlarından biri iş kazaları ve iş cinayetlerindeki artış.

ILO verilerine göre aşırı sıcaklar nedeniyle dünyada her yıl yaklaşık 23 milyon iş kazası yaşanıyor ve 20 bine yakın işçi yaşamını yitiriyor.

Türkiye'de de benzer bir tablo bulunduğunu belirten Güler, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerinin iş cinayetlerinin özellikle yaz aylarında yoğunlaştığını gösterdiğini söylüyor.

Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında iş cinayetlerinin arttığını belirten Güler, ölümlerin özellikle tarım, inşaat ve taşımacılık sektörlerinde yoğunlaştığına dikkat çekiyor.

Bu sektörlerin hem yüksek sıcaklığa maruziyetin hem de güvencesiz çalışma koşullarının en belirgin olduğu alanlar olduğunu vurgulayan Güler, araştırmaların sıcaklıktaki her 1 derecelik artışın iş kazası riskini yüzde 1, sıcak hava dalgalarının ise yüzde 17 artırdığını ortaya koyduğunu belirtiyor.

“Çalışma kısıtlaması, yeterli mola ve gölgelik alan gerekli”

Türkiye'deki mevcut iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı aşırı sıcakların yarattığı risklere karşı yeterli koruma sağlamadığını söyleyen Güler, farklı ülkelerde uygulanan örnekleri veriyor.

Türkiye’de de sıcak saatlerde çalışma kısıtlaması, yeterli mola ve gölgelik alan, düzenli su erişimi ve ısı stresi eğitimi gibi etkili önlemler alınması gerektiğini söyleyen Güler, bu önlemlerin yasal güvence altına alınmasının önemine dikkat çekerek özellikle tarım, turizm, lojistik ve inşaat sektörlerinde denetimlerin artırılmasına vurgu yapıyor.

El Nino ile gündeme gelen sıcak hava dalgaları giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu da olarak değerlendiriliyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cavit Işık Yavuz’a göre sıcaklık artışlarıyla birlikte en önemli sağlık sorunlarından biri "ısı stresi" olarak adlandırılan tablo. Vücudun sıcaklık karşısında kendini dengeleme kapasitesinin zorlanması, doğrudan ölümlerden kronik hastalıkların ağırlaşmasına kadar birçok sonucu beraberinde getiriyor.

Kalp-damar hastalıkları, diyabet, astım ve ruh sağlığı sorunları bulunan kişilerde risklerin arttığını belirten Yavuz, aşırı sıcakların kaza riskini ve bazı bulaşıcı hastalıkların yayılma olasılığını da yükselttiğini ifade ediyor. Sıcak çarpmasının ise ölümcül sonuçlar doğurabileceğini belirten Yavuz, Türkiye’nin artan yaşlı nüfus yapısıyla bu riske karşı oldukça kırılgan bir döneme girdiğini vurguluyor.

Üstelik bu kriz toplumun tüm kesimlerini aynı şekilde etkilemiyor. İklim krizinin yoksulluk ve eşitsizliği derinleştiren etkiler ortaya çıkardığını söyleyen Yavuz, çocuklar, gebeler ve yoksulların yanı sıra açık alanda çalışan tarım ve inşaat işçilerinin daha kırılgan olduğunu belirtiyor. Aşırı sıcaklarda klimaya erişimi olmayanların daha riskli durumda olduğunu vurgulayan halk sağlığı uzmanı Yavuz, bu gruplara yönelik kamusal koruma stratejileri, Sıcak-Sağlık Eylem Planları ve erken uyarı sistemleri geliştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

"Her yıl yaklaşık 489 bin kişi sıcaktan ölüyor"

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre aşırı sıcaklar her yıl yaklaşık 489 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Avrupa'da yalnızca 2003 yazında 70 bin, 2022 yılında ise 62 bin kişi sıcak hava dalgaları nedeniyle yaşamını yitirdi. Ölümlerin özellikle 65 yaş üstü nüfusta yoğunlaştığı belirtiliyor. Öte yandan dünya genelinde ülkelerin yalnızca yüzde 35'inde sıcaklığa bağlı hastalıklar için erken uyarı sistemi bulunuyor. Ruh sağlığı ve psikososyal etkiler konusunda hazırlıklı ülkelerin oranı ise yüzde 10 düzeyinde kalıyor.

Aşırı sıcakların etkisinin kentlerde daha ağır hissedildiğini belirten Yavuz, bunun temel nedenlerinden birinin "kentsel ısı adası" etkisi olduğunu söylüyor. Betonarme yapılaşma, asfalt yüzeyler, yeşil alan eksikliği ve hava akışını engelleyen kent planlamalarının şehirlerin çevrelerine göre çok daha sıcak hale gelmesine neden olduğunu belirten Yavuz, bazı kentlerde gece sıcaklıklarının kırsal alanlara göre 10 dereceye kadar daha yüksek olabildiğini ifade ediyor. Bu durumun özellikle gece saatlerinde vücudun serinleme imkanını azaltarak ısı stresini artırdığını belirten Yavuz, büyük kentlerde mahalleler arasında bile önemli sıcaklık farkları oluşabildiğini söylüyor.

Sorunun çözümünün kentleşme dinamiklerinde yattığını vurgulayan Yavuz; yeşil koridorlar oluşturmak, bitki örtüsünü artırmak ve hava akımlarını kesmeyecek planlamalar yapmak gibi sistemsel tercihlerin şart olduğunu ifade ediyor.

Vatandaşların bireysel düzeyde alabileceği önlemlere de değinen Prof. Dr. Yavuz, aşırı sıcak günlerde yapılması gerekenleri şöyle özetliyor: "En sıcak saatlerde dışarı çıkılmamalı, saatte bir bardak olmak üzere günde en az 2-3 litre su tüketilmeli, hafif giysiler ve nemli bezler kullanılmalı. Evlerde ise gün boyu perdeler ve panjurlar kapalı tutularak gün ışığının içeri girmesi engellenmeli, pencereler ancak hava karardıktan sonra açılmalıdır."

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.