Hale Gönültaş yazdı | TBMM raporu: “Çözüm” süreci mi güvenlik revizyonu mu?

Hale Gönültaş yazdı | TBMM raporu: “Çözüm” süreci mi güvenlik revizyonu mu?
2013-2015 yılları arasındaki çözüm süreci döneminde hâkim olan yaklaşım, “demokratikleşme ve siyasi reformların silahsızlanmayı kolaylaştıracağı” varsayımına dayanıyordu. Yeni raporda ise sıralama tersine çevrilmiş durumda. Hukuki ve siyasi düzenlemelerin ön şartı olarak silah bırakma ve güvenliğin sağlanması ön şart olarak sunuluyor.

HALE GÖNÜLTAŞ / HABER ANALİZ

TBMM’de iktidarın “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı “sürece” ilişkin kurulan komisyonun hazırladığı rapor, Türkiye’de uzun yıllardır farklı dönemlerde hazırlanan Kürt sorunu raporlarıyla karşılaştırıldığında bir çözüm sürecinin başlangıcından çok, geçmiş deneyimlerin güvenlik merkezli yeniden yorumlanmasına işaret ediyor.

Rapor, sorunun tanımlanma biçimi, çözümün yönü, hukuki yaklaşım ve devletin rolü açısından önceki dönemlerden belirgin biçimde ayrışan bir çerçeve ortaya koyuyor. Taslağın bütününe bakıldığında ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir çözüm sürecinden çok yalnızca güvenlik politikalarıyla ilerlemenin sürdürülebilir görülmediği bir eşikte yeni bir model arayışına girildiğini gösteriyor. TBMM kulislerinde bu yaklaşım “siyasi çözüm” yerine “yönetilebilir normalleşme” olarak tanımlanıyor.

“Kürt Sorunu” demeyen rapor

1990’lı yıllarda hazırlanan ilk TBMM raporları ve 2009–2015 çözüm süreci metinleri, meseleyi açık biçimde “Kürt sorunu” olarak tanımlıyor; kimlik, kültürel haklar ve bölgesel eşitsizlikler sorunun temel bileşenleri arasında sayılıyordu. Son raporda ise bu kavramın bilinçli biçimde geri çekildiği, sorunun daha çok güvenlik ve silahsızlanma çerçevesine oturtulduğu görülüyor. Bu değişim yalnızca dilsel bir tercih değil. Devletin meseleyi yeniden çerçeveleme biçimine işaret eden siyasi bir yön değişikliği olarak ortaya çıkıyor. Yeni yaklaşımda mesele, siyasi bir sorun olarak değil, çatışmanın sona ermesinin ardından yönetilecek bir normalleşme alanı olarak ele alınıyor.

Önce silah bırakma…

2013-2015 yılları arasındaki çözüm süreci döneminde hâkim olan yaklaşım, “demokratikleşme ve siyasi reformların silahsızlanmayı kolaylaştıracağı” varsayımına dayanıyordu. Yeni raporda ise sıralama tersine çevrilmiş durumda. Hukuki ve siyasi düzenlemelerin ön şartı olarak silah bırakma ve güvenliğin sağlanması ön şart olarak sunuluyor. Ankara kulislerinde bu yaklaşım, çözüm sürecinin çöküşünden çıkarılan “temel ders” olarak değerlendiriliyor. Şöyle ki “önce güvenlik”, sonra “sınırlı reform alanı” devletin “sürecin kontrolünü kaybetmeme refleksinin yeni çerçevenin merkezine yerleşmesi” olarak yorumlanıyor.

Öcalan ve “Umut Hakkı”

Raporda açık bir düzenleme bulunmamakla birlikte, kulislerde en çok tartışılan başlıklardan biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde gündeme gelen Abdullah Öcalan için “umut hakkı” meselesi. Çözüm süreci döneminde dolaylı biçimde tartışılan bu konu raporda doğrudan yer almıyor. Bununla birlikte hukuki düzenlemelerin ilerleyen aşamalarda bireysel başvurular ve uluslararası hukuk bağlamında gündeme gelebileceği değerlendiriliyor. İktidar kanadının bu başlığı açık biçimde rapora dahil etmemesi, iç siyasi dengelerin ve milliyetçi hassasiyetlerin gözetildiği bir tercih olarak yorumlanıyor.

“Kontrollü” hukuki model

Raporun en dikkat çekici yönlerinden biri, genel af ya da toplu hukuki statü değişikliğinin açık biçimde dışarıda bırakılması. Bunun yerine silah bırakan örgüt mensuplarının bireysel değerlendirme süreçleriyle ele alınması, infaz rejimi ve yeniden entegrasyon programları gibi sınırlı mekanizmalar öne çıkıyor. Yeni çerçevede örgüt mensupları için kolektif bir hukuki kategori oluşturulmuyor; siyasal faaliyet yasağının kaldırılması, örgüt üyeliği suçunun yeniden tanımlanması ya da özel bir geçiş süreci hukuku gibi başlıklar raporda yer almıyor. Bu yaklaşım, çözüm sürecindeki geniş kapsamlı siyasi çözüm beklentisinden farklı olarak devletin hukuki kontrolü elinde tuttuğu aşamalı bir model olarak yorumlanıyor. Raporda öne çıkan yaklaşım, silah bırakanların topluma kazandırılması ve yeniden entegrasyonu. Ancak bu entegrasyonun siyasi değil, idari ve sosyal bir süreç olarak tanımlandığı görülüyor.

Kürtçe’siz rapor

Raporda, Kürtçe meselesi anayasal bir hak tartışması düzeyine taşınmıyor. Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımının genişletilmesi, kültürel faaliyetler ve yerel hizmetlerde dil kullanımının kolaylaştırılması gibi daha sınırlı başlıklar öne çıkıyor. Ana dilde eğitim tartışmasının rapor dışında tutulması ise çözüm süreci dönemine kıyasla belirgin bir geri çekilme olarak değerlendiriliyor.

Devletin çizgisi: Özeleştiri yok, güvenlikte ısrar var

Önceki dönem raporlarında yer alan “devlet politikalarına yönelik eleştirel değerlendirmeler” yeni raporda yer bulmuyor. Bu da metnin “geçmişle yüzleşme” yerine “güvenlik perspektifini” koruyan bir odak ile hazırlandığını gösteriyor. Kulislerde bu tercihin, özellikle iç siyasi dengeler ve kamuoyundaki güvenlik hassasiyetleri dikkate alınarak yapıldığı belirtiliyor.

Ankara’nın iki hesabı

Raporun genel çerçevesi, Ankara’nın üç farklı dengeyi aynı anda gözetmeye çalıştığını ortaya koyuyor. İç politikada “milliyetçi hassasiyetler” ve çözüm süreci döneminde oluşan toplumsal kırılmalar dikkate alınarak kapsamlı siyasi düzenlemelerden kaçınılıyor. Güvenlik başlığında devletin son on yılda benimsediği yaklaşım korunuyor ve silahsızlanma tüm adımların ön koşulu olarak tanımlanıyor.

Raporun bütününe bakıldığında ortaya çıkan temel tartışma, silah bırakma sürecini başarıya ulaştıracak somut bir çerçevenin bulunup bulunmadığı sorusunda düğümleniyor. Rapor, silahsızlanma karşılığında açık ve önceden tanımlanmış bir hukuki statü ya da güvence sunmuyor. Buna karşılık DEM Parti’nin rapora “Evet” demesi bu durumun silah bırakma önünde bir engel oluşturmayacağı yorumunu beraberinde getiriyor.

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.