Avrupa kaygılı ve sessiz, dünya müsait: Butlanlı otoriterleşmeye alan açan yeni düzen

GÜLENER KIRNALI | Yeni podcast serisinin ilk bölümünde siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer’le Türkiye’de otoriterleşmenin yeni eşiğini, Avrupa’nın sessizliğini ve değişen küresel konjonktürü konuşuyor.

·

GÜLENER KIRNALI

Bu seride dünyada olup bitenleri ve küresel dönüşümlerin Türkiye’ye etkisini konuşacağız. İlk bölümde de Türkiye’de 19 Mart’tan mutlak butlana uzanan, otoriterleşmenin sert ve acayip son dalgasını, yalnızca iç siyaset başlığı olarak değil, dış politika ve uluslararası konjonktürle birlikte okumaya çalışacağız.

Podcasti dinlemek için tıklayınız

Sorumuz şu: Tüm bu yaşananlar dünyadan bağımsız bir iç siyaset hikâyesi mi? Yoksa Türkiye’de otoriterleşme yeni bir eşiğe geçerken, Avrupa ve dünya siyasetindeki dönüşümler bu otoriterleşmeye alan mı açıyor? Peki öyleyse neden ve nasıl?

İcazet değil, konjonktür

En baştan söyleyeyim: Evet, dünyadaki gelişmeler Erdoğan rejimine alan açıyor.

Türkiye iç siyasetinde yaşadığımız bu kesif otoriterleşmeyi, dışarıyla kurulan ilişkiden ayırmak tabii ki mümkün değil. Meselenin birbirine içkin iki sütunu var ve ikisi de birbirine payanda oluyor. Erdoğan rejiminin içeride bu kadar pervasız davranabilmesinin bir nedeni bütün kurumların ele geçirilmiş, kontrol altına alınmış ve tüm bu gücün karşı güçleri yok etmek adına seferber edilmiş olmasıysa, diğer nedeni de dışarıdaki konjonktürün buna artık eskisi kadar güçlü bir maliyet üretmemesi. Hatta Türkiye’deki otoriterleşmenin ve onun sağladığı hızlı, kolay, denetimsiz karar alma kapasitesinin, bu yeni konjonktürde çeşitli aktörlerin cari çıkarlarına hizmet etmesi.

Mutlak butlan kararı çıktığında ilk kertede en çok konuşulan meselelerden biri “Trump’tan icazet mi alındı?” sorusuydu. Erdoğan’ın Trump’la görüşmesi, bu görüşmenin zamanlaması, Washington’dan nasıl bir işaret geldiği uzun uzun tartışıldı. Elbette bu tartışma tümüyle anlamsız değil. Trump’ın dünyasında otoriter liderlerle kurulan kişisel ilişkilerin, diplomasinin kurumsal kanallarının önüne geçebildiğini biliyoruz. Ama bana kalırsa meseleyi sadece “icazet alındı mı, alınmadı mı?” sorusuna sıkıştırmak meselenin özünü kaçırıyor. Çünkü bugün asıl mesele icazet değil, konjonktür.

Bunu son dönemde yazılarımda da uzun uzun anlattım. Trump’ın Erdoğan’a meşruiyet devşirecek bir lider ve kurucu aktör olmaktan ziyade, kendisinin meşruiyete muhtaç bir siyasi ve ekonomik kırılma anı içinde olduğundan defalarca bahsetmiştim. Ama hem Trump’tan ötürü hem de sadece Trump’la kısıtlı olmayarak, dönüşen bu dünyada Erdoğan rejimi artık açık bir onaya ihtiyaç bırakmayan bir zeminde hareket ediyor. Otoriter liderlerin daha rahat davranabildiği, liberal-demokratik normların dış politikadaki ağırlığının azaldığı, sert güç siyasetinin yeniden merkezileştiği bir dünyadayız.

Türkiye artık kapalı otoriter bir rejim

Bu dünya içinde Türkiye zaten uzun süredir otoriter ve giderek daha da otoriterleşen bir rejim olarak görülüyordu. Herkesin bildiği gibi özellikle 2016 sonrasında bambaşka bir evreye geçilmişti. Ama son bir yılda yaşananlar, bu otoriterleşmede çok hızlı bir seviye atlandığını gösteriyor. 19 Mart süreciyle Ekrem İmamoğlu’na, CHP’ye ve daha geniş anlamda muhalefet etme ihtimallerine siyasallaşmış yargı eliyle vurulan sert darbenin ardından, ana muhalefet partisinin liderini ve örgütünü tasfiye etmeye yönelik mutlak butlan kararıyla mesele bambaşka bir boyuta taşındı.

Evet, son 15 ayda yaşananlarla birlikte çok büyük bir şeyden söz ediyoruz: Türkiye’de siyasal rekabet alanının seçimsiz ve seçimden önce yeniden dizayn edilmesinden... Türkiye demokrasi tarihinde siyasi partilerin ve siyasi liderlerin siyaset yapma kapasitelerinin engellenmesine dair çok örnek var. Ama darbeleri bir kenara bırakırsak, formel siyaset alanının ve ana muhalefet partisinin, hele hele iki yıl önceki seçimde birinci çıkmış partinin, herkesin gözünün içine baka baka tasfiye edilmeye çalışıldığı bu denli ağır bir örnek yok. İktidar artık yalnızca seçim kazanmak istemiyor. Bu stratejinin özeti şu: seçimi sandığa gitmeden kazanmak.

Son haftalarda yaptığım söyleşilerde konuştuğum tüm uzmanlara şu soruyu sordum: Türkiye otoriterleşmede yeni bir safhaya mı geçti? Bu sorunun cevabı çok açık: evet. Ama diğer soru da hangi safhaya geçtiğimiz. İşin uzmanları, siyaset bilimi ölçümleriyle söyleyecek olursak, Türkiye’nin artık “kapalı otoriter rejim” denilen kategorinin bütün özelliklerini taşıdığını söylüyor.

Varılan noktanın bilimsel teşhisi bu: düpedüz kapalı otoriter rejim. Kuzey Kore ve Eritre’nin uzun zamandır amblematik örneklerini teşkil ettiği, demokrasi spektrumunun en rezil kategorisine resmen adım atmış noktadayız.

Avrupa kaygılı ama caydırıcı değil

Peki bu kadar büyük bir eşik aşılırken Türkiye’nin coğrafi, siyasi ve ekonomik olarak kadim bir ilişkiye sahip olduğu Avrupa neden eskisi kadar güçlü, eskisi kadar caydırıcı bir tepki vermiyor? Eskiden her antidemokratik kırılmada sopa sallayan, havucunu kozlaştıran, gerektiğinde rest çeken Avrupa neden bugün bu kadar cılız?

Avrupa’nın sessizliği ya da sesinin etkisizliği yeni bir şey değil kuşkusuz. Acı mizahımız herhangi bir büyük gelişmeye cılız ve etkisiz tepki vermeyi “Avrupa kaygılı” ifadesiyle deyimleştirdi çoktan. Ya da aynı soruyu tersten soralım: Başta Avrupa olmak üzere dış aktörlerin içinde bulunduğu zihinsel dönüşüm, Erdoğan rejiminin kesifleşen otoriterliğine elverişli bir zemin mi sağlıyor?

Belki de doğru soru bu. Ve bu sorunun cevabı yalnızca Ankara’da değil. Brüksel’de, Washington’da, Moskova’da, Pekin’de ve Avrupa’nın değişen zihinsel haritasında yatıyor.

Tabii, Trump’ın dönüşü bu tablonun en görünür başlıklarından biri. Üstelik ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş tüm Ortadoğu’yu yeniden ateş hattına çevirirken, bu ateş çemberinin ortasında yer alan Türkiye için de stratejik dengelerin yeniden okunduğu bir alan açtı. Ama mesele yalnızca Trump ve Ortadoğu savaşı değil.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın varoluşsal mantığını ve zihinsel dünyasını altüst etti. Avrupa, uzun yıllar boyunca kendisini ekonomik entegrasyon, genişleme, demokrasi, insan hakları ve normatif güç üzerinden tanımlayan bir aktör olmaktan giderek uzaklaşmış durumda. 2025 sonundan beri Avrupa’da çok belirgin bir kırılma yaşandı. Avrupa başkentleri Rusya’yla önümüzdeki yıllarda daha doğrudan bir çatışma ihtimalini ciddiye alan bir güvenlik perspektifine geçti. 2030 yılında, ABD desteği olmadan da Rusya’yla savaşabilecek kapasiteye ulaşmak artık bir felaket senaryosu değil; resmi siyasi, askeri ve ekonomik planlama başlığı. Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini artırması, askeri harcamalarını büyütmesi, silah üretimini hızlandırması ve ABD’ye bağımlılığını azaltması uzun zamandır teknik bir meseleden ziyade siyasetin merkezinde yer alan bir varoluş stratejisine dönüştü.

Bu sene başındaki Münih Güvenlik Konferansı da bu tabloya tuz biber ekti. Transatlantik ittifaktaki çatlak daha görünür hale geldi. Öte yandan İran savaşı üzerinden gördüğümüz gibi NATO da giderek kâğıt üzerinde duran bir güvenlik mimarisine dönüşme riskiyle karşı karşıya. Bu güvensizlik ve panik duygularıyla örülmüş yeni dünyada, “yeni Avrupa” olarak yer bulma çabası da bir dizi garabeti peşi sıra getiriyor.

Önümüzdeki ay Türkiye’de yapılacak NATO zirvesi de tam bu nedenle önemli. Çünkü NATO kâğıt üzerinde hâlâ Batı güvenlik mimarisinin ana omurgası. Ama pratikte bu mimarinin nasıl işleyeceği, ABD’nin ne kadar angaje olacağı, Avrupa’nın kendi savunmasını ne kadar üstleneceği ve Türkiye’nin bu yeni denklemde nereye yerleşeceği artık çok daha tartışmalı.

İşte Türkiye bu yeni dünyada yeniden kritikleşiyor. NATO üyesi bir ülke. Karadeniz denkleminde önemli. Rusya’yla konuşabilen ama NATO içinde kalan bir aktör. Suriye, Ortadoğu, İran, göç, enerji ve savunma sanayii başlıklarında kimsenin kolay kolay görmezden gelemeyeceği jeopolitik ve jeostratejik varlıkların anahtarına sahip kritik bir ülke. Hele hele bu yeni düzende Avrupa için birçok kalemde daha da hayati bir öneme sahip.

Baştaki sorumuza dönersek tüm bunların Türkiye iç siyasetine yönelik somut bir çıktısı var: Türkiye’deki otoriterleşmenin dış maliyetini azaltıyor. Erdoğan rejimi içeride daha sert, daha pervasız, daha sınırsız adımlar atarken dışarıdan eskisi gibi güçlü bir frenle karşılaşmıyor. Açıklamalar geliyor, kaygılar ifade ediliyor, hukuk devleti ve demokrasi vurguları yapılıyor. Ama bunlar ilişkinin ana eksenini belirlemiyor.

Somer: “Küresel konjonktür otoriterliğe büyük bir alan açıyor.”

Ben de tam bu meseleyi siyaset bilimci Prof. Dr. Murat Somer’le konuştum. Murat Somer, uzun yıllardır otoriterleşme ve demokrasi üzerine çalışan bir isim. Aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkisini yalnızca güncel diplomatik gerilimler üzerinden değil, daha tarihsel ve stratejik bir çerçeve içinde düşünen ve ele alan bir siyaset bilimci.

Kendisine şunu sordum: Avrupa’nın Rusya tehdidi karşısında bambaşka bir zihinsel ve stratejik hatta geçmesi, küresel düzenin değişmesi, transatlantik ittifakın sarsılması ve Avrupa’nın Türkiye’yle stratejik ve askeri bir zorunluluk üzerinden yeniden ortaklaşması, Avrupa nazarında Türkiye’nin iç siyasetini ve demokrasi meselesini ikincil hâle mi getirdi? Yani bu küresel konjonktür, Türkiye’deki otoriter sistemin daha önce “hayatta olmaz” dediğimiz şeyleri yapmasına alan açıyor mu?

Murat Somer şöyle yanıt verdi:

“Kesinlikle buna çok büyük bir alan açıyor. Bu konuda hiçbir kuşku olmaması gerekiyor. Türkiye'de zaten bunu da yaşıyoruz ve görüyoruz. Türkiye'de aslında hiç olmaması gereken hukuk dışı, otoriter uygulamalar olmasına rağmen Avrupa Birliği'nden ciddi bir tepki gelmiyor. Yani devlet altı aktörlerden; partiler düzeyinde tabii birtakım anlamlı tepkiler geliyor ama Avrupa Birliği yönetimi düzeyinde hiçbir anlamlı tepki gelmiyor. Dolayısıyla durum son derece açık. Yani otoriterliğe çok büyük bir alan açıyor.

Peki, neden? Bunu şu şekilde açıklayayım. Aslında tarihsel olarak bakarsak… Bunu belki Fatih Sultan Mehmet döneminden beri bile alabiliriz. Ama esas olarak hepimizin bildiğimiz 18. yüzyıldan beri; Rusya'nın ilerlemesi karşısında ve Avrupa ile yakın ilişkiler kurmuşuz. Osmanlı İmparatorluğu'nun esas devlet aklı bu. Devlet aklı diyeceksek, işte birtakım kimliğini bilmediğimiz kurum dışı aktörlerin ileri sürdüğü fikirler aslında Türkiye'deki gerçek devlet aklı falan değil. En az 18. yüzyıldan beri oluşmuş, şekillenmiş olan birtakım kabuller, birtakım hafızalar, birtakım düşünceler var. Yani bir devlet olarak, halk olarak ayakta kalabilmek için neler yapmak lazım, neleri yapmamak lazım, nelere dikkat etmek lazım, işte bu bir devlet aklıdır. Bu açıdan baktığımız zaman biz Avrupa'yla hep bir şekilde daha yakın bir ilişki kurmuş ve Avrupa güvenlik sisteminin parçası olmaya çalışmış bir ülkeyiz, bir halkız. Ve bu açıdan bakıldığında belki bunu tarihçiler daha iyi değerlendirir ama; belki tarih boyunca hiç olmadığı kadar Avrupa ile Türkiye'nin ilişkilerini çok daha sağlam, çok daha yakın, her iki tarafın da çıkarlarını çıkarlarına hizmet edecek bir şekilde yeniden kurma imkanı var bugün.

Evet, bu otoriterliğe de tabii bir alan açıyor. Ama şunu da şunu da hiçbir zaman unutmayalım. Bu ilişkilerin çok daha uzun vadeli, iki tarafın da çıkarlarına çok daha hizmet eden derin ilişkiler kurulmasının önündeki en önemli engel de Türkiye'nin otoriterliği. Yani Türkiye’nin şu anda otoriter bir iktidar tarafından yönetiliyor olması. Eğer Türkiye bugün demokrasiyle yönetilen bir ülke olsaydı, Avrupa Birliği’yle çok daha güvene dayalı, derinlikli bir ilişki kurmak, bunun müzakeresini yapmak mümkün olabilirdi.

Ama bugün bu kurulamıyor. Neden? Evet, elbette ki Rusya tehdidi karşısında ve artık NATO’ya da ABD'ye de güvenemeyeceği için Avrupa elbette ki Türkiye'ye yaklaşıyor. Ama bu işlevsel bir ilişki, çıkarcı bir ilişki. Ve hiçbir zaman da bu ilişkiyi ileri götürmeye cesaret edemiyor. Neden? Otoriter rejim demek aynı zamanda da tahmin edilemez, öngörülemez rejim anlamına geliyor. Dolayısıyla da öngöremediği yönlere gidebilecek politikaları uygulayabilecek bir ülke olarak da Türkiye'ye güvenmiyor. Çünkü “Hukukun denetlediği bir yönetim olarak hukuk dışı şeyler yapamaz” diyemiyor. Ya da söylediğini yapacak, bugün dediklerini mutlaka bundan iki sene sonra da yapacak bir yönetim olarak göremiyor. Dolayısıyla da hep böyle ikircikli bir ilişki söz konusu.”

Prof. Dr. Murat Somer’in burada söylediği şey, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin geldiği noktaya önemli bir ışık tutuyor. Avrupa Türkiye’de ne olduğunu bilmiyor değil. Görüyor, biliyor, raporluyor, zaman zaman eleştiriyor. Türkiye’de hukuk devletinin erozyona uğradığını, yargının siyasallaştığını, muhalefetin baskı altında olduğunu, medya ve sivil toplum alanının daraldığını bilmiyor değil; bal gibi biliyor. Ama artık Türkiye’yle ilişkisini esas olarak demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları başlıkları üzerinden kurmuyor.

Ayrı telden çalan eski dostlar: Avrupa da Türkiye de değişti

Bir zamanlar Türkiye dosyasının merkezinde aday ülke statüsü vardı. Kopenhag kriterleri vardı. Reform paketleri vardı. Avrupa Birliği’nin dönüştürücü gücüne dair daha güçlü bir beklenti vardı. Bugün ise aynı dosyanın merkezinde başka başlıklar var: NATO var. Rusya var. Karadeniz var. Ukrayna savaşı var. Suriye var. Göç var. Enerji var. Savunma sanayii var. Tedarik zincirleri var…

Türkiye-Avrupa ilişkisi uzun yıllar bir aşk-nefret ilişkisi gibiydi. Üyelik hayali vardı, ama karşılıklı güvensizlik de vardı. Reform beklentisi vardı, ama krizler de vardı. Avrupa Türkiye’yi dönüştürmek istiyordu; Türkiye ise hem Avrupa’nın parçası olmak istiyor hem de Avrupa’nın kendisine üstten bakan dilinden rahatsız oluyordu.

Bugün bu ilişki başka bir şeye dönüştü. Taraflar birbirine kesinlikle âşık değil. O eski potansiyel aşk da bitti. Aynı siyasi gelecek hayalini paylaşmıyorlar. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği artık neredeyse kimsenin gerçekçi biçimde konuşmadığı bir başlık. Avrupa Türkiye’nin demokratik gidişatından memnun değil; tabii Avrupa’nın kendi demokratik gidişatından da kimse pek memnun değil. Erdoğan iktidarı ise Avrupa’nın normatif dilini çoğu zaman iç siyasette bir karşıtlık unsuru olarak kullandı ve kullanmaya da devam ediyor. Bir zamanların potansiyel âşıkları şimdi hepten ayrı telden çalıyor.

Ama bir taraftan da birbirlerine muhtaçlar. O yüzden de bu inişli çıkışlı aşk-nefret ilişkisinin şimdi daha bayat ve daha pür çıkarlara dayalı yeni evresindeyiz: bir tür zorunlu evlilik. Kimsenin kimseye canım cicim demediği, kimsenin ortak bir hayatı ve geleceği paylaşmak istemediği ama iki tarafın da hayatın sert gerçekleri nedeniyle masadan kalkamadığı bir zorunlu evlilik.

Çünkü bu kabak tadı vermiş ilişkide iki taraf da değişti. Türkiye’nin doğası ve rejimi değişti. Uzun erimli bir otoriterleşme ve kültür savaşı sonrasında bugünkü Türkiye, hadi 2002’deki Kopenhag sürecini geçtim, on üç yıl önceki Türkiye’den bambaşka bir ülke. Öte yandan Avrupa da değişti. Avrupa’nın siyaseti, toplumsallığı, başat ideolojileri ve korkuları değişti. Göç bu siyasi ve toplumsal arenayı kökünden etkiledi. Çin başta olmak üzere yeni yükselen güçler karşısında Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik alanlarda rekabette geri kalmış olması ve bunun yarattığı panik de işin cabası.

Bütün bunları üst üste koyduğumuzda Türkiye bu değişen Avrupa için hem sorunlu hem de çok gerekli bir partnere dönüştü.

Sorunlu, çünkü demokratik gerileme çok derin. Hukuk devleti zayıflamış durumda. Kurumsal öngörülebilirlik azalmış durumda. Dış politika kararları giderek kişiselleşmiş durumda. Ama gerekli, çünkü Türkiye’nin coğrafyası, askeri kapasitesi, NATO üyeliği, göç yönetimindeki rolü, Rusya ve Ortadoğu’yla ilişkileri, Karadeniz’deki konumu ve tüm bunların yanı sıra ekonomik partnerliği Avrupa açısından çok kritik bir öneme sahip. İşte bu ikircikli durum Erdoğan rejimine, Türkiye’deki otoriterliğin sınırsız bir şekilde ilerlemesine alan açıyor.

Demokratik Türkiye için yeni bir dünya vizyonu

Ama burada meseleyi yalnızca karamsar bir yerden okumamak gerekiyor. Tekrar Murat Somer’e kulak verelim, Murat Somer bu noktada bana göre daha iyimser ve bir ölçüde daha kurucu bir pencere açıyor:

“Türkiye’de gerçek muhalefetin mutlaka dış ilişkilerle ilgili yeni bir vizyon üretmesi ve bu vizyonu hem toplumun önüne hem de dış dünyanın önüne koyması gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü demokratik bir Türkiye bugün hakikaten hem Avrupa ile son derece entegre olmuş, iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden bir ilişki kurabilir, hem de kendi Ortadoğu'da, Afrika'da, Asya'da özerkliğe de sahip olan, dolayısıyla da Avrupa'dan özerk, kendi çıkarlarına hizmet eden, çoklu ilişkiler oluşturabilen bir ilişki inşa edebilir. Güvene dayalı bir şekilde inşa edebilir. Bu aslında bütün bölgenin ve Avrupa'nın da tercih edeceği ve destekleyeceği bir Türkiye olacaktır.”

Bu nokta bence çok önemli. Çünkü şunu unutmamak lazım: Otoriterlik Erdoğan rejimine kısa vadede hareket alanı açıyor; ama Türkiye’ye kaybettirdiği tonlarca şey arasında dış politikasındaki uzun vadeli stratejik kapasite de var.

Evet, bu neden-sonuç ilişkileri içinde şunu söylemek mümkün: Demokratik bir Türkiye, bu sert güç siyasetine endekslenen yeni dünya düzeni içinde Avrupa için daha güvenilir, daha öngörülebilir ve daha rasyonel bir ortak olurdu. Ama bu ilişki tek taraflı değil. Türkiye’nin de Avrupa’nın yanında, Avrupa’yla birlikte, ama kendi özerkliğini ve çok yönlü dış politika kapasitesini koruyarak konumlanmaya ihtiyacı var.

Bunca engelle, görülmemiş bir sınırsız otoriterleşmeyle mücadele eden ve tüm bunlara rağmen direnç gösterebilen muhalefete ahkâm kesmekten hicap duyarım. Yanlış anlaşılmak istemem. Ama şunu da söylemek gerekir: Türkiye’yi dönüştürme iddiasındaki muhalefet ve aslında hepimiz açısından dış politika alanını iktidarın milliyetçi-güvenlikçi diline terk etmemek gerekiyor.

Türkiye’de muhalefet çoğu zaman dış politikayı iktidarın alanı gibi görüyor. Ya da dış politika tartışmasına girince “milli meselelerde ayrışmayalım” çizgisine sıkışıyor. Oysa bugün dış politika, demokrasi mücadelesinin dışında bir alan değil. Tam tersine, demokrasinin nasıl bir Türkiye vizyonu kuracağıyla doğrudan bağlantılı. En başa dönecek olursak, bugün Türkiye içinde yaşananlar nasıl ki Avrupa’nın ve dünyanın dönüşümünün açtığı bir otoriter alana tekabül ediyorsa, Türkiye’de yaşanacak demokratik bir dönüşüm de tablonun diğer tarafını doğrudan etkileyebilir.

Tüm bunları söylememe rağmen şunu da söylemeliyim ki son yaşananlar karşısında açıkçası epey karamsarım. Türkiye’nin, Avrupa’nın ve dünyanın dönüşümü beni karamsar bir perspektife itiyor. Ama Murat Somer’in açtığı o daha iyimser pencereden bakarak bitireyim; zira ben de birçoğumuz gibi bu iyimser pencereye tutunmak isterim.

Evet, bu yeni dünya Erdoğan’a alan açıyor. Evet, alan açılmış ve tüm gücü ele geçirmiş bir rejim de bugün tüm tuşlara basarak karşısında ne varsa yok etmeye çalışıyor. Ama eğer demokratik muhalefet yalnızca savunmada kalmaz, yeni dünyanın içinde Türkiye’ye başka bir yer önerebilirse; Avrupa’yla ilişkilerden Ortadoğu’ya, NATO’dan orta güçlerin yeni dünya düzenindeki rolüne kadar başka bir Türkiye tahayyülü kurabilirse, bu karanlık konjonktürün içinden de bir imkân çıkabilir. Bu mümkün.

Peki bu yeni dünyada yeni Türkiye’nin yeri ne olacak? Hangi toplumsal güçle, hangi siyasal tahayyülle, hangi yeni Türkiye fikriyle kurulacak? Bu soruları sonraki bölümlerde tartışmaya devam edeceğiz.

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.