Barış Bildirisinin 10 yılı: "Barış talebi her zaman haklı bir istemdir"

Barış Bildirisinin 10 yılı: "Barış talebi her zaman haklı bir istemdir"
Barış için Akademisyenlerin "Bu suça ortak olmayacağız" diyerek barış talep ettikleri o günden bu yana tam on yıl geçti. Şiddetin durması için yükseltilen bir ses, sahiplerini hedefe koyan bir sürece dönüştü.

Aradan geçen on yılı, tasfiyelerin ve direnişin özneleri Prof. Dr. Hafize Öztürk Türkmen ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile konuştuk.

Hafize Öztürk Türkmen: “Bu suça ortak olmayacağız" başlıklı bildirinin 10. yılındayız. Ne yaşadık bu süreçte? Ne demiştik? bildiriyi neden imzalamıştım? Ülkenin iç karışıklık, şiddet ortamından uzaklaşmasını istemiştim bir akademisyen olarak ve bunun için tabii ki muhatapa seslenmiştim. Bunu tesis edecek olan siyasal iktidardı sonuçta.

Biz şiddet olmasın dedik. Şiddetin hedefi haline getirildik. Unutmadığım sözlerden biri şu: “Ağaç kökü yesinler.” Çok can yakan, çok can acıtan bir söz bu. Çünkü işsiz kalmıştı akademisyenler.

Üniversitelerdeki görevimizden ihraç edilmiştik. Aradan geçen 10 yıla rağmen ve AYM'nin imzaladığımız bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği hükmüne rağmen önce göreve iade edildim. Arkasından istinafla yeniden atıldım.

Peki bu nasıl etkiler bir üniversiteyi, akademik ortamı? Bir kere her şeyden önce benim deneyimim şuydu: Anabilim dalında arkadaşlarla birlikte yeni bir program yaptık. Hazırlanan yıllık ders programı ben göreve başladıktan sonra yeniden düzenlendi. Bu arada pek çok işlemi tekrarlamak zorunda kaldık.

Örneğin benim ikinci kez istinaf kararı sonucu görevden ihraç edilmem kararı öğrencilerle ders sırasında ders işlerken bana tebliğ edildi. Ve öğrencilerin örneğin ders notları, sınavları yaklaşıyordu. Sınavlarda benim sormam gereken sorular vardı. Bütün bunlar akademinin dışına atıldığım için yeniden öteki arkadaşlarımız tarafından götürülmek zorunda kaldı.

Yapılan müfredat değiştirilmek zorunda kaldı. Ya da benim yaptığım ders başka bir arkadaş tarafından verilmeye başlandı. Bütün bunlar akademide bilim üretiminden sorumlu olan bir üniversitenin programlı çalışmasına engel. Çünkü ders programları öğrenciler tatildeyken dört ay öncesinde hazırlanıyor o yılın ders programı. Dolayısıyla biz onları olağan koşullarda çok önemli, işte ölüm gibi bir hastalık gibi bir gerekçe olmaksızın değiştiremeyiz. Dolayısıyla bütün bunlar yani akademik işleyiş, akademik çalışma düzeni altüst oluyor bu kararlarıyla birlikte. Sonuç olarak sadece akademisyen değil, içinde çalıştığımız kurumlar da belli bir programa, belli bir çalışma disiplinine sahip olması gereken bilim üretimi, ortamları bundan olumsuz etkileniyor.

İmza nedeniyle doğrudan Barış Akademisyenlerinin bireysel olarak ihraçlarının ötesinde ikili bir mesaj verilmişti. Hem biz ihraç edildik üniversitenin dışına, akademinin dışına atılmış olduk, hem de üniversitelerin bilim üretimi, akademik özgürlükler konusundaki sınırı yeniden çizildi. Bir suskunluk sessizlik ortamı yaratılmış oldu böylece. Öğrenciler de bundan payını almıştı örneğin.

Akademik işleyişin altüst edildiği o ilk dalganın ardından, akademisyenler kendilerini sonu gelmez bir yargı labirentinin içinde buldu.

Onur Hamzaoğlu: 2015 Haziran seçimlerinin ardından maalesef Türkiye'nin genelinde olmasa da özellikle Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde yoğun çatışma ortamları oldu, insan hakları ihlalleri oldu. Kentler içinde de Türkiye genelinde patlamalarla karşılaşılan Türkiye'nin bir çatışma ortamı, insanların susturmaya çalışıldığı bir ortamdı 2015'in ikinci yarısı. İşte bugün itibariyle Barış Akademisyenleri diye ifade edilen imzacı grup, 11 Ocak 2016 tarihinde devletten barış içinde yaşama hakkını, yaşama hakkını bununla ilgili sorumlulukları yerine getirmesini açık bir biçimde talep etmişti. Türkiye üniversite tarihinde bir ilk olan muhataplığını devletle kuran bir bildiriydi bu.

Metnin kamuoyuna duyurulduğu günün ertesinde dönemin cumhurbaşkanının kınayan, karşı olan ve imzacıları hedef gösteren açıklamaları oldu. Bunu kendine görev edinen üniversite rektörlerinden bazıları ki bunun ilk sırasında sanıyorum Kocaeli Üniversitesi'nin o dönemki rektörü Müstafi Tabip Binbaşı Profesör Doktor Saadettin Hülagü geliyor. 14 Ocak Perşembe günü bir senato kararıyla imzacıları yani bizleri teröristlikle suçladılar. Terör örgütünü desteklemekle suçladılar ve bu metni web sayfasında paylaştılar.

Bu tabii bizim için açıkçası bir şaşkınlık vesilesiydi. Rektör Hülagü aynı zamanda dönemin cumhurbaşkanının hekimiydi. Bu göze girme talebi, üst perdeden görünür olma talebi diye de zaman zaman değerlendirdiğimiz bunun son dönemlerde de hem ailesine sağlanan destekler hem kendinin Kocaeli vekilliği ve mecliste bulunması gibi taltifleri de esasında daha sonra kanıtladı.

Ertesi gün sabah erken saatlerinde henüz biz “ne oluyor, nedir bu metin” diye sorgularken hiç zaman kaybetmeden sabahın kör saatlerinde Kocaeli Üniversitesi lojmanlarında yaşayanlar, Kocaeli'de yaşayanlar, İstanbul'da olanlar da göreve geldiklerinde çalışma odalarından gözaltına alındılar ve bu kentte duyulur duyulmaz büyük bir tepkiyle karşılaştı. Üniversite gençliği başta olmak üzere Kocaeli halkı, Kocaeli'deki demokratik kitle örgütleri, siyasi parti üyeleri organize bir biçimde öncelikle Kocaeli Emniyet Müdürlüğü'nün daha sonra da Kocaeli adliyesinin önünde, başsavcılığın önünde bizlerin serbest bırakılma talebini dile getirdiklerini öğrendik. sanki bir işgal diye ifade ediliyordu, o nedenle hızlıca gecenin geç saatleri de olsa savcılığa çıkardılar ve tek tek savcılıktan salıverildik ve bir süre sonra disiplin soruşturmaları hakkımızda açılmaya başlandı.

Kocaeli Üniversitesi'nde toplu olarak 19 kişi için yürütülen bu disiplin soruşturmalarının son savunması için 22 Ağustos 2016 tarihine gün verilmişti. Toplu olarak gidip sözlü savunmalarımızı yapacaktık tek tek. Ancak daha sonra öğrendik ki Senato'nun 12 Ağustos 2016'daki toplantısında Saadettin Hülagü başkanlığındaki yönetim kurulu, imzacı olan bizlerin üniversiteden atılmamız için YÖK'e bir öneri iletmişler ve biz de bunu tabii ki 672 sayılı kanun hükmünde kararnamenin 1 Eylül 2016 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanmasıyla 2 Eylül'de öğrendik. O dönemde büyük bir çoğunluğumuz Karaburun Bilim Kongresi’ndeydi.

Hafize Öztürk Türkmen: Ben bir çoklu hukuka tabi tutulduğumuzu düşünüyorum. Aynı eylemden dolayı farklı mahkemelerde işlemlerimiz devam ediyor ve o farklı mahkemeler aynı eylemden dolayı farklı kararlar verebiliyorlar. Bu da hukuka olan güveninizi, adalet olan güveninizi zedeliyor ebette. Adalet duygusunun zedelenmesi bir ülkede insan için çok güvensizlik yaratan bir ortam. Danıştay’a yaptığımız başvuru da kabul edilmiş olmasına rağmen istinafın bozma kararı olduğu için idare mahkemesi Danıştay'ın ve AYM'nin kararına uymayarak kararında ısrar etti. Dolayısıyla bu zaten uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen bir tür “sersem sarkaç” denilebilecek hani o mahkemeden o mahkemeye sürekli ve bir sarkaç ritminde de olmayan bir süreç yaşadık.

OHAL işlemleri inceleme komisyonu gibi bir komisyonun aslında hukuken karar verme bağlamında çok yerinin olmaması gerekiyor. Ama biz AYM kararına rağmen OHAL komisyonunun bunu hayata geçirmesini beklemek zorunda kaldık.

Birinci derece mahkemeler, bölge idare mahkemeleri, Danıştay, AYM bu farklı mahkemeler arasında sürekli dolanıyor olmak ve uzun süreler bekleyerek. Hani bir karar çıkıyor örneğin kararın çıkması 1,5 yıl, size ulaştırılması 6-8 ay. Sizin buna itiraz ettiğinizde gelecek yanıt 1,5 yıl, çok uzun bir süre bu.

Zaten 2019'a kadar hiçbir işlem yapamadık. Öyle bekletildik. sonra dava süreçleri başlayınca da yine uzun süren bu karar verme süreçleri nedeniyle bizim akademiye adım atmamız çok gecikmiş oldu.

Bizim normalde 2019'dan itibaren görevlerimize hepimizin iade edilmiş olması gerekiyordu. 2026'ya geldik hala dosyalar görüşülmek üzere bekleniyor mahkemelerde.

Er geç bir şekilde hukuk sisteminin doğru kararlar vereceğine ilişkin umudumu asla yitirmedim. Şimdiye kadar yitirmedim. 10 yıl oldu. Bundan sonra da bu umutla vazgeçmeden süreci takip edeceğiz ve peşinden koşturacağız davalarımızın.

Adliye koridorlarında geçen yıllar, üniversite dışında yeni bir varoluş ve üretim biçimini beraberinde getirdi

Hafize Öztürk Türkmen:

Geri dönüş kararları elbette bütün arkadaşlarımız, Barış Akademisyenleri gibi beni de çok mutlu etti ama hayat akan bir şey. Haklı olduğumu biliyordum ama bunun bir şekilde görünür hale gelmesi yargı kararıyla benim için anlamlıydı ve dönmüş olmak bıraktığımız yerden devam etmek oldu. Ama bu 10 yıl içinde çok şey değişmişti. Bir kere ihraç edilen akademisyen olarak bende değişmişti. Pek çok deneyim edinmiştim. Örneğin “Üniversite kampüsü dışında nasıl bilim üretimine katkıda bulunabilirim? Bir bilim insanının kamusal sorumluluğunu nasıl hayata geçirebilirim” gibi sorularla birlikte ilerlemiştik. Yani 10 yıl kampüsün dışındaydık belki ama pek çok ortamda kendi alanlarımızla ilgili ister laboratuvarda çalışan bir bilim insanı olalım ister sahada çalışan bilim insanları olalım. Kendi görevlerimize uygun işler yapmaya çalıştık.

Örneğin ben bir hekimim. Hekim olarak alanım tıp etiği alanı olduğu için ben tıp etiği konusundaki çalışmalarımı meslek örgütümde sürdürdüm.

Dolayısıyla pek çok arkadaşımız uzanabildikleri yer alabildikleri bilimsel platformlarda söz kurmaya, bilim üretimlerini devam ettirmeye ve üretimin sonucunda elde ettikleri bilgileri de toplumla paylaşmaya çalıştılar.

Dayanışma akademileri örneğin buradan doğdu. pek çok ilde İzmir'de Ankara'da, Kocaeli'nde, Antalya'da, Dayanışma Akademilerinde biz bir program dahilinde hem ifade özgürlüğü, hem düşünce özgürlüğü, hem akademik sorumluluklar, hem de toplumun o gün içinde bulunduğu, yaşamakta olduğu sorunlara ilişkin kendi alanlarımızdan doğru söz üretmeye ve toplumla buluşmaya sürdürdük.

Bir tek korkum vardı. 10 kuşak tıp öğrencisiyle buluşamadım. En büyük kayıp bence bu. Her öğrenci grubuyla olan yolculuk hem öğrenciler açısından hem akademisyen açısından bir bilgi eşitlemesi, karşılıklı beslenme ve güçlenme anlamına geliyor. Bundan mahrum bırakılmış oldu.

Onur Hamzaoğlu: Öğretim elemanları olarak toplandık ve bu süreci nasıl yürütmemiz gerektiğini tartıştık. Dedik ki sadece mekan olarak evet üniversite kıymetli ama tek başına bir zorunluluk değil. Dolayısıyla akademik kimliklerimizin varlığını bir biçimde bir dayanışma akademisi kurabiliriz ve Türkiye genelinde çok coşkulu bir katılımla 28 Eylül 2016 tarihinde Kocaeli Dayanışma Akademisi'nin kuruluş şenliğini yaptık. Bu hem süreci selamlama, hem desteği bir biçimiyle görünür kılma, akademik desteği, siyasi desteği, toplumsal desteği hep beraber görünür kılma ve bundan sonra da yürüyeceğimiz yolu kamuoyuyla paylaşma hedefini taşıyordu. Biz var olan bilgiyi doğrudan doğruya sadece öğrencilerimizle değil toplumla buluşturan bir pencereyi çok daha somut bir biçimde görünür olduk. Kocaeli Dayanışma Akademisi olarak pek çok araştırma projelerini hem ulusal hem de uluslararası düzeyde ekonomik olarak da desteklenmiş araştırma projelerini hayata geçirdik. Onun dışında yaz okulları gerçekleştirdik üniversitenin genç öğrencileri için, Çarşamba seminerlerimiz hala devam ediyor kaç yıl olmasına rağmen. Bugün üniversiteye döndüğümüzde tabii ki hafızamızda kalmış olan yerden başlamız mümkün değil beklentimiz o olmasına rağmen ama atılmış arkadaşlar olarak birlikte geri dönebilsek oralardaki bu 10 yıla rağmen atmosferi değiştirmek daha mücadeleci bir üniversite haline gelebilmesi adına mücadeleyi yeniden örgütlemek, oradaki arkadaşlarla beraber tabii ki yapmak mümkün. Biz geri dönüşümüzü “yeni bir kan” olarak tırnak içinde yeni bir motivasyon aracı olarak değerlendirip o mücadeleyi kaldığımız yerden sürdürmenin özneleri olabiliriz.

On yıllık bu tarihsel sürecin sonunda, barış talebi bugün çok daha önemli bir yerde duruyor.

Hafize Öztürk Türkmen: Hem bir hekim olarak hem bir akademisyen olarak barış olmadan, demokrasi olmadan bilim üretiminin olamayacağını, iyi hekimlik yapılamayacağını, insanca yaşam koşullarının sağlanamayacağını düşündüğüm için imzalamıştım.

Dolayısıyla bu her zaman geçerli olabilecek bir talep. Barış talep etmeye devam edeceğiz. Hangi süreçten geçiyor olursak olalım, nereye doğru evriliyor olursa olsun biz yaşam hakkını, sağlık hakkını, eğitim hakkını, ifade özgürlüğünü, akademik özgürlükleri savunmaya devam etmek durumundayız.

Hangi süreçten geçiyorsak olalım bu barış talebinin yeri her zaman bellidir ve çok temel bir öneme sahip. “Savaşa hayır” demek, “şiddete hayır” demek bu ortamda çok daha önemli. Dolayısıyla 10 yıl önce söylediğimiz sözün anlamlı olduğunu, ne kadar yaşamsal öneme sahip olduğunu yeniden deneyimliyoruz.

Ben umudumu hiç kaybetmedim. Çünkü umudumu kaybetme lüksüm yok diye düşünüyorum. Ben bir hekim olarak sorumluluklarımın farkındayım. Bu sorumluluklar doğrultusunda barış istemeye devam edeceğim. Boyun eğmeyeceğim, vazgeçmeyeceğim. Çünkü barış istemi her zaman haklı bir istemdir ve kamusal sorumluluğumuzun da bir parçasıdır.

Onur Hamzaoğlu: 10 yıl önce Türkiye'nin içinde bulunduğu şiddet sarmalı yaşam hakkı ihlallerine karşı doğrudan doğruya muhatabından devletten barışı ve şiddet halinin son bulmasını talep etmiştik. Bir yurttaş olarak talep etmiştik. Evet, akademik kimliklerimizleydi ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yurttaşları olarak yurttaşı olduğumuz devletten doğrudan doğruya muhatabından talep etmiştik.

Türkiye üniversiteleri için de önemliydi. Bizler için de önemliydi ve o süreç maalesef istediğimiz gibi sonuçlanmadı.

Atılan Barış Akademisyenleri olarak o süreçlerde gözaltına alan arkadaşlarımız, tutuklanan arkadaşlarımız da dahil olmak üzere bu süreçte mağduriyetler yaşadık ama mağdur değiliz. Çünkü biz barışın tarafındayız. Geldiğimiz bu aşama bu nedenle çok sevindirici.

Bu dönemde de özellikle Barış Akademisyenlerinin o imzalarının sorumluluğu devam ediyor diye düşünüyorum. Ve bu dönemde barış talebinin toplumsallaşması için faaliyetlerimizin devam etmesi gerektiğine yürekten inanıyorum. Bu tabii tek taraflı olacak bir şey değil. Aynı zamanda barış talebi olan, siyasi yapıların, barış talebi olan demokratik kitle örgütlerinin hep bir arada bu talebi toplumsal bir talebe dönüştürmenin de araçlarını yaratmalıyız.

Ben hissediyorum ki Barış Akademisyenleri bu dönemde de barış talebinin toplumsallaşması için gönüllü olacaklardır. Yeter ki bu süreçte kendilerinin de bir rolü oldukları hissedilsin ve hissettirilsin. Diliyorum ki ilgili muhatapları bu eksikliği giderirler. Masanın bir tarafında da Barış Akademisyenlerinin yeri olur ve barış talebinin toplumsallaşmasına katkıda bulunurlar.

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.