Rojava’da Ne Oldu? Naif Bezwan: Kürt hareketi stratejik bir manipülasyonun içinde kaldı
Ayşe Yıldırım
Rojava, tarihinin en kritik varoluşsal sınavını veriyor. HTŞ’nin ilerleyişi ve bölgesel güçlerin yeni pazarlıklarıyla şekillenen süreç, Kürt siyasi aktörlerini "stratejik bir belirsizliğe" sürüklemiş durumda.
Naif Bezwan, Rojava’nın bugün karşı karşıya kaldığı tabloyu; vaatlerle uyutulan bir "pasifikasyon süreci" ve zamanında atılmayan proaktif adımların bir sonucu olarak tanımlıyor. Bezwan’a göre, Rojava’da çocukların susuzluk ve kuşatma altında kalmasıyla derinleşen bu süreç, sadece bir toprak kaybı değil; Kürtlerin özne olma hallerinin ve gelecek tahayyüllerinin sarsıldığı büyük bir siyasal deprem.
Ayşe Yıldırım: Bir dönem Beşar Esad aslında Kürtlerle bir yakınlık kurmaya çalıştı. Bir temasta bulunmaya çalıştı. Ama sonra daha doğrusu desteğine ihtiyacı vardı Kürtlerin. Belki öyle demek daha doğru olur ama acaba Erdoğan'ın Beşar Esad'la o dönemki yakınlaşması mı bu Kürtlerle Esad rejiminin buluşmasını engelledi? Yani Türkiye'nin politikaları mı orada da belirleyici oldu? Ne dersiniz? Şöyle, Türklerle yani iç savaş başladıktan sonra değil mi?
Naif Bezwan: Suriye iç savaşı 2011 yılında. Evet. Doğrudan çatışmak yerine yani bundan kaçındık. Belli ki birkaç cepheyi birlikte açmak istemedi. Bu anlaşılır bir şey. Onlarla bir tür yani stratejik mecburiyetlerden kaynaklanan bir takım ilişkilere girdi Esad rejimi. Böyle bir ilişkiye geçti. Ama bu hiçbir zaman hani Kürtlerin kolektif bir özne olarak tanınması ve hakların anayasal güvence altına almasına evrilmedi.
Zaten 2011 yılının başında böyle bir adım atılsaydı muhtemelen tarih Suriye'nin bu kanlı tarihi yüzbinlerce insanın ölümüne, yüzbinlerce insanın milyonlarca insanın göçüne sebep olan ve bugün cihadist bir rejimin gelip Şam'da yerleşmesine yol açan bu kanlı tarih başka türlü muhtemelen gelişir. Hiçbir zaman yanaşmadı. En son iktidardan yani artık iktidarı tamamen sarsılmasına rağmen, Kürtlerin bu yönlü önerilerine buna hiç yanaşmadı.
"Rejimin adımları kadük kaldı"
İki tane adım atıldı bu dönemde. Belki onu kısaca ifade etmek isterim. Birinci adım şeydi. Bir 2011 yılında 107 sayılı yerel yönetim yasası çıkarıldı. Bu bir tür idari özerklik. Yani tamamen merkezin kontrolünde olan hani mali bir özellik yok. Siyasi bir özellik yok. Bir tür idari bir özellik. Yani aslında merkezi yerelde güçlendirmeye çalışan bir idari bir özellik imkanı sağlıyordu. Böyle bir adım atıldı. Dolayısıyla hani Kürtlerin yine temel hak ve özgürlüklerini kabul eden, tanıyan, anayasal güvence altına bir tür otonomi imkanı sağlayan bir çözüme son güne kadar bile yanaşmadı.

İkincisi de 2012 yılında biliyorsunuz bir anayasa değişikliği yapıldı. İşte sözüm ona ne oldu? Muhalefetin yani majestelerinin muhalefetinin öyle diyelim. Bir kısmının işte seçimlere girebileceği, belki başkanlık yarışına girebileceği filan hakikaten kozmetik değişiklikler yapıldı ve bu hiçbir zaman gerçek alanda hani çok partili yaşama, çoğulcu demokratik bir yaşama evrilmedi. Orada yine tek parti dominansı, tek parti tahakkümü söz konusu. Aslında o tek parti rejimini yeni koşullarda yeniden üretmekten kaynaklanan çabaların sonucu. Bu da hiç kimse bunu satın almadı. Yani ne Suriye'nin Arap demokratik vesaire muhalefeti zaten cihadistler buna hiçbir şekilde yanaşmadı. Ve Kürtler de bunu satın almadı. Dolayısıyla bu iki adım da kadük kaldı. Çünkü bu iki adım sonuçta anlamlı bir şekilde reformlara yol açabilecek, hak ve özgürlük alanlarının genişlemesine imkan sağlayacak, toplumsal katılımı mümkün kılacak, onların temsiliyetini mümkün kılacak bir raddeye hiçbir zaman ulaşmadı. Dolayısıyla sonuç vermedi.
Ayşe Yıldırım: Peki hocam şöyle bir tez var. Yani 2011'de başlayan Suriye iç savaşı, Suriye iç savaşı'nda Kürtlerin aldığı tutum yani ne Esad'ın yanında yer alması ne de cihadist grupların yer alması, yer almaması daha doğrusu. Kürt hareketinde önemli değişimlere yol açtı diye bir tez var ki bunu şununla da belki birleştirmek lazım. Yani Kürt hareketinin IŞİD'e karşı verdiği mücadele ve bunun dünya çapında uyandırdığı saygı. Nitekim o sırada iç savaş sırasında Rojava'da özerk bölge ilanı. Bu değerlendirmeye mi derseniz? Yani iç savaş hakikaten Kürt hareketinde, Suriye'de Kürt hareketinde o günden bugüne uzanan sürece baktığımızda çoklu bir değişimin başlangıcı mıdır hakikaten?
"Jeopolitik fırsat penceresi ve Kürt siyaseti"
Naif Bezwan: Yani elbette bu tür derin toplumsal, siyasal, jeopolitik yarılmaların olduğu her konjonktürde Kürtler gibi dört parçaya bölünmüş bir toplum, bir millet üzerinde son derece büyük şeyler var. Yani baktığımız zaman yani Kürtlerin 20. yüzyıl tarihine baktığımızda ancak bu jeopolitik kırılmalar anında Kürt hareketi veya hareketleri bir ölçüde nefes alabiliyor. Bu da şöyle oluyor. Eğer ona hazırlıklıysa siyasal olarak, toplumsal olarak, diplomatik olarak, askeri olarak hazırlıklıysa bundan önemli ölçüde kazanç elde edebiliyor. Eğer değilse bir süre sonra bu açılan jeopolitik fırsat penceresi kapanıyor ve yeni bir yeni bir jeopolitik anını beklemek gerekiyor.
Yani baktığımızda lütfen şu anda onlarca örnek verebilirim. Detaylara belki girmeye gerek yok. Dört parçada yani hani Rojhelat, Rojava, Bakur, Başur derin yaşadığı dört parçada ve ülkede hani bu şekilde cereyan ediyor. Mesela Mahabat Cumhuriyeti böyle bir şey 1946 yılının II. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşan bir momenttir. 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra kurulan uçuşa yasaklı bölge Güney Kürdistan'da yine böyle bir momente denk geliyor. Şimdi Rojava da bunun bir parçası. Bu bundan böyle de böyle olacak.
Yani bu kural muhtemelen Kürtlerin yani Kürdistan meselesi Kürt toplumunun ezici çoğunluğunun isteği doğrultusunda, tatmin olması doğrultusunda çözülünceye kadar bu böyle devam edecek. Yani bu tarihsel bir örüntü tabiri caizse bu böyle hani devam edecek. Şimdi şeyde de öyle Rojava'da da yine öyle özellikle IŞİD'in bir medeniyet kırılması olarak bir kötülük radikal bir kötülük hareketi olarak ortaya çıkmasından sonra Şengal'da bir soykırım gerçekleşti. Gerçek anlamda bir soykırım gerçekleşti. Bununla yetinmeyip işte Kobani'ye yöneldiler. Dolayısıyla orada yeni bir jeopolitik fırsat penceresi oluştu. Kürtlerin IŞİD karşıtı uluslararası koalisyonla ilişkilenmesini mümkün kılan bir jeopolitik moment ortaya çıktı.
"Üçüncü yol ve bölgesel denklem"
Ve Kürtler o dönemde bu politika daha çok üçüncü yol olarak adlandırılıyordu. Yani biz ne cihadistlerle yol alabiliriz ne de Esad rejimiyle diktatör Esad rejimiyle yol alabiliriz. Üçüncü yol olarak alınıyordu. Fakat yani 2015 Kobani'nin saldırısı kuşatması ki Kobani şu anda yine bir kuşatmayla saldırı altındadır. Bundan sonra uluslararası güçlerle IŞİD ve mücadele bağlamında Kürtler son derece önemli bir işlev kazandı.
Yani bölgesel jeopolitik denkleme dahil olacak düzeyde önemli bir artık Kürt meselesi sadece bir rahatsızlık faktörü değil aynı zamanda jeopolitik denklem içinde yani güvenliğin ve istikrarın sağlanması noktasında çok önemli bir konuma geldi. Bu süre içerisinde asıl Türkiye'yi rahatsız eden Türkiye'nin ortadan kaldırmak istediği tam da bu; Kürtlerin jeopolitik denklemde bir faktör olarak önemli bir faktör ya da aktör olarak yol almasının önüne geçmek. Şimdi bu imkan oluştu. Fakat bu yeni başlayan bir tartışma. Bence bundan sonra daha onlarca yıl tartışılacak.
Yüzlerce soru ortaya atılacak. Bu işin üzerine doktora çalışmaları yapılacak, araştırmalar yapılacak. Bu işin türküleri yani Kürtçe ağıtları yakılacak, işte kahramanlık öyküleri anlatılacak, anılar yazılacak. Yani acaba bu süre içerisinde yani işte 2015 Kobani kuşatmasından 2026 Halep sarsılmasına kadar geçen süre içerisinde Kürt hareketi, Kürt siyasal aktörleri acaba bunu ne kadar etkili bir şekilde kullandılar meselesi kaçınılmaz bir şekilde bundan sonraki; Esad'ın gidişi HTŞ liderliğinde yani Şara'nın idareye gelişi bu dönemde nasıl bir denge oluştu? Özellikle Suriye Demokratik Güçleri ile Şam hükümeti (geçici Şam hükümeti) arasında...
"Stratejik belirsizlik ve kararsızlık durumu"
Ben bu döneme baktığımda bir bütün olarak tabii bunun sebepleri üzerinde çok iyi düşünmemiz gerek, analiz yapmamız gerekiyor. Kürt hareketinin özellikle Şam rejiminin yıkılmasından sonra, HTŞ'nin iktidara getirilmesinden sonra bir tür stratejik bir belirsizlik durumu yaşadığını düşünüyorum. Yani sahadaki bütün gelişmeler bir kararsızlığı, bir belirsizliği yani proaktif olmama, gündemin arkasında gitme, onu biçimlendirememe, dengeleri kendi lehine değiştirecek siyasi, askeri yani savunma anlamında söylüyorum ve diplomatik adımlar atmama noktasında ya da bu noktada başarılı bir çizgi, başarılı bir bir performans ortaya koymadığını görüyoruz.
Bunun nedenleri konusunda dediğim gibi çok ciddi bir şekilde kafa yormamız gerekiyor. Soru sorulması gerekiyor. Bu aktörlerle de konuşulması gerekiyor. Ama benim gördüğüm böyle bir şey. Dolayısıyla bu bir yıl içerisinde sürekli gündemi şekillendirmek yerine onun arkasında giden, kendisinin belirlemediği şartlar altında bir şekilde kaderini belirleme gibi bir durumla karşı karşıya kaldık. Ben kişisel olarak bu açmazın 2025'te Nisan ayında Kamışlo'da bir Kürt konferansı, bütün Kürtlerin katıldığı bir konferans düzenlendi. Orada bunun aşılabileceğini düşünenlerden biriyim.
Yani bu aşılabilir bu belirsizlik durumu. Kürtlerin giderek aleyhine gelişen jeopolitik... İşte tamam Trump'ın zaten iktidara yeniden gelmesi var. Trump'ın daha önce yaşadıkları, yaptıkları vardır. Bütün bunlarla birlikte yani bunu Kürtlerin lehine dönüştürecek, Kürtlerin manivela gücünü, pazarlık gücünü, caydırıcılık gücünü artıracak bir hamle olabileceğini düşündüm. Fakat bu da enteresan bir şekilde ve garip bir şekilde gerçekleştirilmedi. Yine ertelendi. Çünkü bütün mesele dikkatler, bütün baskılar o yönde gelişti. Uluslararası güçler Amerika dahil olmak üzere elbette başta Amerika; yani SDG ile HTŞ arasında yani SDG'nin HTŞ'ye entegrasyonu noktasına yoğunlaştı. Onun dışında bir gündem geliştirilmedi. Hatta şu söylenildi; mesela defalarca çok değişik vesilelerle çok değişik yerlerde ama şu soruyu sorduk; neden Kürt heyeti Kamışlo konferansında görüşme heyeti oluşturuldu bütün Kürtlerden? Neden bu mesela görüşmelere başlamadı sorusuna hep verdikleri cevap şuydu: "Şam hükümetinden biz henüz teyit almadık. Görüşme işte öneride bulunduk, teyit almadık." E zaten eğer bu konudaki şeyiniz Şam hükümetinin teyidine kalırsa hani oradan çok olumlu, çok iyi bir sonuç çıkmaz elbette.
"Stratejik manipülasyon ve pasifikasyon"
Yani bu süreçte bunu gördük. İki şeyin altını belki çizmek gerekiyor. Bir bütün olarak birincisi bir stratejik manipülasyon gördük. Yani nedir bu stratejik manipülasyon? Uluslararası şartların iyi kötü sizin için uygun olduğu koşullarda yapmanız gerekeni yapmıyorsunuz. İşte bir takım vaatlerle bunu bir şekilde erteliyorsunuz. Yani proaktif bir siyaset yapmıyorsunuz. Şimdi böyle bir şey yaşadık bence.
İkincisi de zaten Türkiye'de gelişen süreç... Zannediyorum sizin ne yaptığınızı bir söylemeye çalışmıştım. Yani bir barış süreci değildi, bir pasifikasyon süreciydi. Yani bir barış değildi, bir pasifikasyon süreciydi. Dolayısıyla bu stratejik manipülasyon, işte bu pasifikasyon; bunun belirlediği bir yılı geçirdik. Onun akabinde Kürtleri neredeyse hani gerçek alanda bir soykırım tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde çok dramatik bir şekilde bu hem bölgesel ve uluslararası dengelerin hem de Suriye'nin içindeki dengelerin Kürtlerin aleyhine dönüştüğü bir sürece, korkunç bir sürece tanıklık ettik. Onun sonucunda da işte sizin bahsettiğiniz bu anlaşma çıktı.
Ayşe Yıldırım: Hocam burada şunu sormak isterim. Yani o söylediğiniz stratejik manipülasyonu Kürtlerin okuyamayışı mı demek lazım? Bilmiyorum, daha mı doğru olur ama o manipülasyona yenik düşmesi nedeniyle mi bugün çok ağır eleştiriler de söz konusu Kürt hareketine? Yani Kürt siyasi hareketine toplamda diyelim. Öcalan da başta olmak üzere, SDG de olmak üzere, Dem Parti de olmak üzere manipülasyonu mu okuyamadılar? Yani uluslararası güçlerin çizdiği oyun çerçevesinin içinde kaldılar ve bunu aşamadılar mı?
Naif Bezwan: Valla bu konuda mesela ben de sizin gibi değerli gazetecilere minnettar olurum. Yani direkt karar vericilerle... Bizim de ihtiyacımız var. Ben şahsen çok isterim bu soruyu direkt karar vericilerle, mesela sahada olan insanlarla sormayı. Onlardan alacağımız cevaplar üzerinde çok daha iyi temellendirilmiş... O yüzden dedim bu 10 yıl belki 10 yılları sürecek. Benim gördüğüm bu şu anda söylediğim bir şey değil.
Bundan 6 ay önce bir konferansta Türkçe bir sunum yapmıştım. Orada bu stratejik manipülasyon; 20'li yıllar Lozan sürecine falan baktığımda yani biraz tarihten çıkardığım bir şeydi. Somut olarak hani Rojava bağlamı için %100 oturttuğum bir şey değil ama bu hükümran devletlerin Kürt hareketiyle hareketleriyle kurduğu ilişkiler ve bu ilişkilerin tarihinden, bunlarla yapılan müzakerelerden, devlet ve Kürtler arasında yapılan müzakerelerden onlara baktığımızda bu çok net bir şekilde açığa çıkıyor. Bunu 1923 Lozan'dan önceki süreçte görüyoruz. 1919 ile 1923 arasında görüyoruz. "Cumhuriyet Kürtlerin ve Türklerin ortak cumhuriyeti olacak" vesaire... Arkasından "Kürt yoktur" geldi.
"Barış değil, terörsüz Türkiye vurgusu"
Şimdi dolayısıyla şuna baktığımızda bir bütün olarak bu tarihe, tarihsel bağlama baktığımızda; Türkiye'de "terörsüz Türkiye", "terörsüz bölge"... Israrla bu vurgulara baktığımızda yani bunu saklama gereği de duymadılar. Bu çok enteresan bir şey. Yani hiçbir zaman buna "bir barış süreci" demediler. Bu çok enteresan bir şeydir. Fakat şu çok açıktı; kendileri de yani şu anda iktidar bloğunun iki ana unsuru da bunu her zaman belirtti. Türk yetkilileri de bunu söylediler.
Yani ben baktığımda şunu görüyorum; bu stratejik manipülasyonu nasıl anlamak gerekiyor? Belki onunla başlamak gerekiyor. Eğer siz tarihsel bir konjonktürde kendi toplumunuzun, halkınızın, cemaatinizin (adı ne dersen de) milletinizin çıkarlarının; yani özgürlüğünün, yani kendini yönetmesinin, yani boyunduruk altından kurtulmasının, yani onurlu bir toplum olarak var olmasını mümkün kılacak onu gerektiren adımlar atmak... Bu adımlar da size karşı olan güçlerin telkinleri ya da bir takım hamlelerinden kaynaklanıyorsa o zaman ortada bir stratejik manipülasyon durumu vardır. Rojava bağlamında bunu temellendirmek için daha çok tartışmalara, sorulara ve açıklamalara ihtiyacımız var. Ama Kürdistan'ın 20. yüzyıl Kürt tarihine, Kürdistan tarihine baktığımızda bu çok net bir şekilde ortaya çıkıyor.
Ben başından beri sözüm ona barış sürecini hani bu minval üzere kullanabileceğini düşünen, naçizane daha önce ifade etmeye çalışmış biriyim. Bunu birçok insan da söyledi. Yüzlerce, binlerce insan da söyledi ayrıca. Böyle bir şey görüyoruz. Böyle bir işte bu belirsizlik, proaktif olmama, adımları yerinde ve zamanında atmama... Anlatabiliyor muyum?
"Jeopolitik fırsat penceresi ve hazırlıksızlık"
Yani size bir örnek vereyim belki başka bir konuyla ilgili. Yine Kürtlerle ilgili. Şu anda diyelim ki İran rejimi büyük bir tehdit aldı. Muhtemelen yani belki bu komadan yani bu siyasi komadan çıkmayabilir. Ama ne kadar süre bunu bilmiyorum. Eğer siz şu anda Kürt hareketleri olarak buna diplomatik olarak, siyasi olarak savunma itibariyle hazır olmazsanız o jeopolitik pencere (yani rejim değişikliği yapıldıktan sonra) o belki 6 ay sürer, belki 1 yıl bile sürmez. Yani belki 1 yıl sürer, belki 1,5 yıl bilemiyoruz. Dolayısıyla onu gerçekten kendi özgürlüğünüz, kendi onurunuz, kendi haklarınızı elde etmek ve garanti altına almak için kullanmanız için ona hazırlıklı olmanız gerekiyor.
Eğer hazırlıklı değilseniz; mesela şöyle İran rejiminin içinde bazı kesimler "ya biz size şu hakları vereceğiz zaten Kürtler ve Farslar akraba millettir, birbirine yakındır filan" diyelim örnek olarak. Böyle bir şey yapılırsa ve bir şekilde bu söylem ya da bu tür çıkışlar etkili olursa orada da aynı fırsatı kaçırırız. Yani ben orada bir şeyden, tarihsel bir örüntüden bahsediyorum. Gelecekte de karşılaşabileceğimiz bu kolonyal stratejiyi oluşturan Kürdistan üzerindeki devletlerin tarihsel bir davranış örüntüsünden ve stratejisinden bahsediyorum bu anlamda.
Ayşe Yıldırım: Anladım hocam. Şimdi o zaman bir yandan da şöyle şeyler de söylenir ya; işte Kürtlere yönelik uluslararası bir komplo kuruldu. Yani Amerika'nın "işte biz IŞİD'e karşı stratejik bir ortaklık yapmıştık" diye kenara çekilmesi, işte İsrail'in Golan Tepeleri karşısında Rojava'ya Şam yönetiminin girmesine izin verdiği iddiaları çerçevesinde böyle bir şeyden de söz ediliyor; stratejik manipülasyon dediğiniz. Burada aslında bir uluslararası komplo yok muydu o stratejik manipülasyonu anlayamamanın verdiği şeyin üstünü örtme tezi mi bu?
"Komplo yerine neden-sonuç ilişkisi"
Naif Bezwan: Şimdi ben böyle çok genelgeçer bir şeyi açıklamaktan ziyade aslında anlamamızı imkansız kılan, analitik olarak içine girmemize kapı kapatan referanslara başvurmayı anlamlı görmüyorum. Hiçbir zaman görmedim. 1999'da da görmedim bugün de görmüyorum. Dolayısıyla bu şu demek değil; bir takım devletler kendi çıkarları için bir araya gelmişler. Bakın bir yanda bu çok enteresan, çok önemli üzerinde çok tartışılması gereken bir konu. Bir yandan Türk basını, Türk iktidarı ne yaptılar? Her gün Kürtleri... Amerika ve bütün basın, ulusalcı basın en başta en azından onlar gibi. Ne dediler? Dediler ki "Amerika bir Kürt devleti kuracak, 2. bir İsrail oluşacak" vesaire vesaire. Bunu söyledi değil mi? Bunun propagandasını yaptılar. Yani Kürtleri toplu olarak hedef gösterdi. Ve bir Kürt nefretinin inşasında... Ki bu belki bu arada küçük bir parantez açayım; 1963 yılında bu Arap kemeri oluşturulunca yine temel argümanlardan biri "2. İsrail'in kurulmasına engel olmak"tı. 1963 yılında Baaslar iktidara geldiğinde ve Arap kemeri politikasını meşrulaştırmak için kullandıkları bir argümandır. Ve bu argüman bugün işte HTŞ'nin, siyasal İslamcıların şunun bunun ağzında, Türkiye'deki ulusalcıların önemli bir kısmının ağzında olan bir argüman. Bu çok enteresan.
Şimdi dolayısıyla gereken adımları atmıyorsunuz. Yani burada bir baskı oluşuyor, bir tazyik oluşuyor, bir savunma psikolojisi içerisine giriyorsunuz. Kendi çıkarlarınızın gerektirdiği adımları atamıyorsunuz. Peki ne yaptı? Şara ne yaptı? Amerika'yla görüştü. Sonra gitti İsrail'le anlaştı. Çünkü orada sırtını sağlama bağlamak istedi. Olur ya belki İsrail canı sıkılır, bana bir bomba atar; düzinelere yaptığı gibi... O zaman ne yapıyorsunuz? Bu Rusya'nın siyasetinin tipik bir enstrümanıdır. Siz bir hedefi seçerken, o hedefi ortadan kaldırmak isterken o hedefe karşı (yani o hedefi koruyacak, onun savunmasını mümkün kılacak unsurları) tarafsız hale getirin. Suriye topraklarının önemli bir kısmını yani güney kısmını vermek pahasına Kürtleri, Kürtlerin etkisini minimize etmeyi ve bunu kiminle yaptı? Türkiye ile beraber yaptı.
Sonra ne yaptı? Hakan falan ne söyledi? Şunu söyledi: "Sınırlı operasyon." Çok enteresan. Bu sınırlı operasyon galiba Putin şeye saldırırken aynı kavramı kullanmıştı Ukrayna'ya; "bu sınırlı bir operasyon" diye. 21. yüzyılın en kanlı savaşlarından biri ortaya çıktı. Sınırlı operasyon izni aldık... Bir yerinden ağzından mı kaçırıldı ne oldu tam bilmiyorum. Şimdi dolayısıyla böyle bir durum ortaya çıktı. Yani şunu söylemek istiyorum; bu uluslararası komplo gibi genel geçer, belirsiz kavramlar yerine tek tek bu süreci inşa etmemiz gerekiyor. Bir; yani bunlar nasıl oldu? Neden sonuç ilişkileri kronolojisi ile beraber... İkincisi; burada her defasında Kürt tarafı olarak, aktörleri olarak siz neyi yapmadınız da bu mümkün hale geldi? Aksi takdirde ne oluyor? Kendimizi kurban olarak görüyoruz. Dolayısıyla bu da başka bir çıkmaz sokak. Yani aslında böyle yaparak özne olma halimizi kuşkulu hale getiriyorsun. Bence bu doğru bir yöntem değil.
"Kurban psikolojisinden özne olma haline"
Ama bu şey demek değil; yani bu uluslararası güçlerin hiçbir rolü olmadı hiç şeyi olmadı... Yani zaten Amerika'nın şeyleri ortada, politikaları ortada. Bakın en son ne yaptı? Trump sokaklara çıkan İran halklarına karşı hangi mesajı verdi? "Help on the way" dedi değil mi? "Yardım yolda" dedi. 30.000-40.000 insan katledildi. Yani sayıyı bilmiyoruz ve o yardım hala gelmiyor. Dolayısıyla işte bu başka yüzlerce başka örnek var. Aynı şey Hamas için de söylenebilir. Yani Hamas'ı İsrail'e karşı kışkırtanlar İran'dır, buna Türkiye dahildir. Başka ülkeler... Korkunç bir yıkım yaşandıktan sonra "yok" dediği zaman hiçbir şey yapmaz. Yani kışkırtmaya devam eder. Kışkırtıldıkça da korkunç kasımlar sürmeye başlıyor. Bu kirli oyunlar var, bu kirli pazarlıklar var. Ama bizim genel geçer belirsiz referanslara başvurmak yerine bunun A'dan Z'ye ciddi anlamda bir analizini yapmaya ihtiyacımız var.
Ve burada kendi sorumluluğumuzu sorgulamaya ya da bu konuda bu konuda açık olmaya, bunu tartışmaya ihtiyacımız var ki toplum şunu düşünsün: Evet, sorunlu siyasal aktörler vardır. Evet, tarihten ders almasını bilenler vardır. Evet, tarih tekerrürden ibaret değildir. Evet, biz de bütün zamanların kurbanları değiliz Kürtler olarak. Ve o zaman böyle bir noktaya gelebiliriz. Bu süreçte yaşanılanlar tabii ki Kürtlerde çok büyük bir duygusal kırılmaya da yol açtı. Yani onun da bir şekilde tamir edilmesi gerekecek önümüzdeki süreçte. Çünkü hem Suriye bağlamında hem de Türkiye'de ne olursa olsun sürdüğüne inandığımız mı diyelim, sürdürülmeye çalışılan bir süreç var. O da tabii ki Suriye'ye bağlı olduğunu zaten biliyorduk ama Erdoğan ne dedi? "İşte Suriye'de yaşanan olaylar Türkiye'deki sürecin üzerindeki yükü hafifletti" dedi.
"30 Ocak anlaşması ve gerçek reelpolitik"
Ayşe Yıldırım: Şimdi buradan yola çıkarsak bu 30 Ocak anlaşmasını nasıl okuyacağız? Yani 10 Mart 2025'te de yine Şara ile SDG arasında bir anlaşma yapılmıştı ama hayata geçirilemedi. Hayata geçirilmemesinin tabii birçok nedeni var ama geçirilmemesinde de dediğiniz belli kesimlerce hep Kürt hareketi, Suriye Demokratik Güçleri'ne sorun yüklenmeye çalışıldı. Tabii arada bir maalesef ki kanlı bir süreç, çatışmalı bir süreç yaşandı. 30 Ocak'ta yeni bir anlaşma yapıldı. Şara aslında Suriye'de Arap milliyetçiliği üzerine bir diktatörlük hevesini güdüyordu.
Bugün geldiğimiz noktada birkaç ayaklı soru olacak ama Şara bundan vaz mı geçti? Mesela Türkiye'de anlaşma koşullarına... Türkiye için tabii Rojava çok önemli. Dolayısıyla Suriye Demokratik Güçleri'nin tam teslimiyetini isteyen bir anlaşmaya zorluyor. Şimdi bugün 30 Ocak'ta yapılan bu anlaşmadan gördüğümüz kadarıyla da herkes memnun. Ne oldu bu anlaşmayla? Yani hakikaten nasıl herkesin memnun olduğu bir noktaya geldik? Yani dediğim gibi Şara vaz mı geçti? Türkiye SDG'nin tam teslimiyetini sağladı mı? Suriye Demokratik Kuvvetleri'nin bundan sonraki konumu ne olacak? Yani iki tümen, iki tugay, bir tümenden mi söz ediliyor? Öyle bir şey vardı sanıyorum. Daha doğrusu Rojava'nın geleceği de tabii bugünden baktığımızda ne olacak? Yani bu anlaşma aslında önümüzdeki süreçte kimi nasıl etkileyecek?
Naif Bezwan: Sorunuza direkt cevap vermeden önce bir iki noktanın altını çizmekte fayda var. Çünkü dikkat ederseniz 2025'in sonuna kadar Türkiye'de iktidar yani iktidar bloğunun yetkilileri Erdoğan, Bahçeli ve diğerleri... Her açıklama, Hakan Fidan yaptıklarına ne diyorlardı? "SDG 10 Mart anlaşmasına ya uyacak ya da biz şöyle yapacağız" değil mi? Sonra 18 Ocak anlaşması vardı. Ona da aynı şeyi söylediler. Şimdi şu an bu anlaşmaya da aynı şeyi söylüyorlar. Dolayısıyla buna bakmak gerekiyor. Yani orada şöyle bir tehlike var; bu anlaşmalara anlaşmanın lafzına içkin olmayan ya da özüne içkin olmayan bir anlam yükledikleri görülüyor. Mesela entegrasyon kavramı böyle bir şey. Ne dediler? "Kişisel olarak gidip entegre olacaksınız." Yani "kendinizi feshedeceksiniz." 10 Mart anlaşmasını da böyle yorumluyorlardı. Şimdi bu son anlaşmayı da böyle yorumluyorlar. Ve henüz bundan tam olarak vazgeçtiklerine dair... Ha, şu anda belli ki uluslararası bir şey oluştu, konsensüs oluştu. Özellikle Kürdistan kamuoyunun ve dostlarının dünyanın her yerinde ve bütün Kürdistan'da sokağa çıkmasından kaynaklanan ve Kürtler arasında önemli bir mobilizasyona sebep olmasından sonra bir takım geri adımlar atılmaya başlandı.
30 Ocak anlaşması üzerinde bunun bir anlaşmaya dönüşmeden sorunun nasıl çözülecekse çözülmesi üzerinde bir konsensüs olduğu görülüyor, öyle anlaşılıyor. Fakat bu anlaşmanın temel maddelerine ilişkin yorumlar, değerlendirmeler son derece farklı. Bu anlaşmanın eğer olumlu bir tarafı varsa o da Kürtler üzerinde yakın ve doğrudan bir tehlike haline gelen bir soykırımsal saldırının önüne geçmiş olmasıdır. Şimdi bu dolayısıyla işte yenilginin ve zaferin çok ötesinde bir şey bu. Tamamen bir ayakta ve hayatta kalma meselesiyle ilgili bir bir şey. Bunun bu çatışmanın bu anlamda durdurulması kendi başına olumlu olmakla beraber, bu anlaşma somut olarak şu söylenebilir; daha önce de facto olan bir durumu kısmen yasal hale getiriyor. Kısmen... O da nasıl yasal hale getiriyor? Yani SDG'nin güçleri 3 tugay olarak değil mi? Kobani'de 4 tugay olarak bunlar kalacak. Bunların muhtemelen emir komuta zinciri de... Ama bunlar şeye bağlanır; ya İçişleri (Asayiş) Bakanlığına bağlanacak ve diğer güçler de Savunma Bakanlığına bağlanacak. Yani böyle kendi içinde somutlaşmaya, tartışmaya, netleştirmeye ihtiyaç duyulan bir süreç önümüzde duruyor.
"Kürt tarafının manivela gücünü artırması gerekiyor"
Eğer yani reel politik dengeler üzerinde ve bu reel politik dengelerin Kürtlerin aleyhine döndüğü bir konjonktürde bu anlaşmanın yapıldığını kabul etmek gerekiyor. Kürtler bazı minimal kazanımlarını korumasına rağmen böyle bir konjonktür içinde olduğunu görmemiz gerekiyor. Bunun için de şu soru çok önemli: Siz bütün bir Kürdistan'da mobilizasyon sağlamakla, özellikle diasporada ve bence Kuzey'de yani Türkiye Kürdistanı'nda çok da büyük bir mobilizasyon olmadı diğer parçalara kıyasla. Bunu elde ettiğiniz kısmi bir başarıyı bundan sonra hangi enstrümanlarla; 1. Caydırıcılık gücünüzü artıracaksınız, 2. Kolektif savunmanızı geliştireceksiniz, 3. Pazarlık gücünüzü artıracaksınız? Bu enstrümanları... Yani "bu iş çözüldü, bitti" filan zaten kimsenin öyle düşündüğünü zannetmiyorum. Bu konuda takınılabilecek en olumsuz tutum bu olacak.
Burada eğer yeni bir imkan doğmuşsa, yeni bir zaman aralığı ortaya çıkmışsa o zaman bu zaman aralığını Kürtlerin kendi içinde güçlerini birleştirmesi, diplomaside ortak hareket etmesi, savunmada ortak hareket etmesi ve yine siyasi olarak ortak bir hat izlemesi gerekiyor. Yoksa hassas reel, kırılgan, reel politik dengeler üzerinde gelişen ve şekillenmesi o şekilde alınacak, o şekilde sağlayacak bir anlaşmadan bahsediyoruz. Dolayısıyla kesinlikle manivela gücünüzü artırmanız gerekiyor Kürt tarafı olarak, Kürtler olarak. İlk kez işte dört parçadan Kürtler bir araya geldi, tek yürek oldu diye bahsettiğiniz o birliktelik sadece bir imdat havarıydı. O dergide adı da Havar, bahsettik... İşte o Havar'dı ya... O bir imdat gerçekten şeydi ve toplum, Kürdistan toplumu ve dostları buna çok güçlü bir cevap verdi. Resmen siyasetin hani yörüngesine damgasını vurdular. Bunu yaptılar. Fakat bunun ötesine geçilmesi gerekiyor. Bu sadece ciddi bir hareket noktası. Psikolojik bir altyapısı var. Toplumun beklentisi var, talepleri var güçlü bir şekilde. Siyasetin çok açık ve net söylüyorum; henüz kalıcı iyi dersler çıkardığına ve bu derslerin gereği olarak adım attığına tanık olmadım. Bu borç daha duruyor yani.
Ayşe Yıldırım: Peki hocam şimdi bu anlaşmanın nasıl hayata geçeceği dediniz. Yani henüz bilmiyoruz. Ama öyle ya da böyle bir anlaşma yapıldı. İşte 2 Şubat'ta da yürürlüğe girdi. Fakat bir yandan da başta da söylediğim Kobani'ye yönelik kuşatma ise sürüyor. İnsanlar elektriksiz, susuz, gıdaya ve ilaca ulaşamıyor. Yani hem Şam hükümetinin hem de Türkiye'nin işte Mürşitpınar Sınır Kapısı'nı açmayıp oraya yardım gitmesini engellemesiyle orada abluka sürüyor. Yani nasıl bir anlaşma sürecinde orada ablukanın sürülmesini bunu nasıl okuyacağız?
"Kolektif devletsizlik travması"
Naif Bezwan: Bahsettiğimiz şeyin yani ne kadar kırılgan olduğunu ve ne kadar keyfi bir şekilde bu maddelerin ele alındığını, Kürtleri hani diz çöktürme siyasetinin başka araçlarla nasıl devam ettiğini ortaya koyan somut bir meseledir. İzninizle başka bir yerde söylediğimi burada da tekrarlamak istiyorum. Ben Kürtlerde, Kürt toplumuna bir bütün olarak baktığımda şunu gördüm; bir tür kolektif bir devletsizlik travması gördüm. Bunu çünkü sizin çocuklarınız... Yani siz Suruç'ta yaşıyorsunuz işte taş attığınızda belki Kobani'ye gider. Yani hani çok uzak bir mesafeden bahsetmiyoruz. Vatandaşı olduğunuz bir devlet Kobani'de çocuklarınızın açlıktan, susuzluktan ölmesine sebep oluyor; onun proksileri... Ve siz çaresizlik içerisinde şey yapıyorsunuz. Yani bunun çok uzun süre devam edecek bir hesaplaşma, bir tefekkür, bir eleştiri konusu olacağını ve gerçekten ciddi anlamda bir kırılma olacağını önümüzdeki dönemlerde bu kolektif devletsizlik travmasının sonuçlarıyla ve onun siyasal sonuçlarıyla da yüz yüze kalacağımızı düşünüyorum. Bunun iki boyutu vardır: Birincisi bir tür siyasal bir deprem oluşuyor; bu kolektif travma, devletsizlik travmasıyla... İkincisi bir arınma oluşuyor, bir katarsis oluşuyor. Bu kolektif devletsizlik travmasının bu iki temel ayağı vardır.
Dediğim gibi ben bunun bu şekilde sonuçlanacağını, kalacağını düşünmüyorum. Önümüzdeki 10 yıllara etkisini gösterecek tartışmaları, yeni siyasete yeni şekillenmeleri, yeni şeylere yol açacak bir gelişme olarak görüyorum. Yani bunu geçici bir fenomen olarak düşünmüyorum. Önümüzdeki siyasi tahayyülleri şekillendirecek bir gelişme olarak görüyorum.
Ayşe Yıldırım: Bu siyasal kırılma dediğiniz özellikle çok önemli. Yani yeni siyasi yapılanmalara yol açacak bir süreçten söz ediyoruz...
Naif Bezwan: Bir siyasi parti formatında mı ortaya çıkar onu tam bilemiyorum, olabilir. Fakat bunun toplumsal düzeyde, kamuoyu düzeyinde, entelektüel hayat düzeyinde, hatta akademik düzeyde ve tabii ki siyasal düzeyde yeni sorulara, sorgulamalara ve yeni yönelimlere yol açacağını kuvvetle hissediyorum. Öyle diyeyim yani şu aşamada "hissediyorum" diyeyim. Bunu bu şekilde seziyorum. Böyle bir kırılmanın, böyle bir felaketin bu kadar bilinçlenmiş, bu kadar hani kendi kaderinin efendisi olma mücadelesi içinde olan bir halkın (herhangi bir halk olabilir, yani Afrika'da bir halk olabilir dünyanın başka bir coğrafyasında bir halk olabilir) onun üzerinde hani hiçbir etkiyi yapmadan böyle gideceğini düşünmüyorum. Tarihe baktığımızda böyle, Kürdistan tarihine baktığımızda da böyle. Ama başka toplumların, başka halkların tarihine baktığımızda da bu böyle.
Dolayısıyla bu kesinlikle önümüzdeki döneme damgasını vuracak önemde ciddi bir kırılma olacaktır. Bu fikir hayatında, entelektüel hayatta, sivil toplumun şekillenmesinde ve bir bütün olarak siyasetin şekillenmesinde çok önemli bir etki olacak. Ben bu anlamda Halep'in ikinci gününde, Halep saldırısında Kürtçe bir mülakat vermiştim naçizane; "artık gerçekten klasik bir laftır, Halep öncesi ve Halep sonrası olacak siyasette" diye bir şey ifade etmeye çalışmıştım. Gerçekten bunu çok güçlü bir şekilde hissediyorum. Yani bu unutulacak bir mesele değildir. Kürtler bu kolektif devletsizlik travmasıyla yüzleşmek ve onun sonuçlarını, onun bilgisini, onun epistemolojisini... Bunun kaçınılmaz olduğunu görüyorum, hissediyorum.
"Neden bu sürece rağmen bunlar yapıldı?"
Ayşe Yıldırım: Peki hocam bu tüm bu yaşanılanlar tüm bu konuştuklarımız Türkiye'deki devam eden barış arayışları süreci diyeceğim ben... Yani hani barış demiyor tabii kimse buna da, yani daha doğrusu taraflardan öyle bir şey duymuyoruz ama süreci nasıl etkileyecek? Hakikaten üzerindeki yük gitti mi Erdoğan'ın dediği gibi?
Naif Bezwan: Bir tartışmada ifade etmeye çalıştım. Süreci nasıl izleyeceği değil; bu sürece rağmen niye bunlar oluyor onu açıklamamız gerekir. Bir barış, tırnak içinde bir barış süreci var. Bir görüşmeler var deniliyor ve buna rağmen hem toplumsal düzeyde kolektif bir şekilde Kürt nefreti akıl almaz bir şekilde pompalanıyor. Cumhuriyet tarihinin belki de 30'lu yılları sadece resmi düzeydeydi ama şu an en fazla toplumsallaşmış Kürt nefreti ve Kürt karşıtı ırkçılığına tanıklık yapıyoruz. Ve bu bir barış süreci de oluyor! Yani o sürecin olduğu düşünüldüğü bir anda oluyor. İkincisi jeopolitik olarak, siyasi olarak Kürtlerin hem içeride hem dışarıda gücünü minimize etmek, ortadan kaldırmak olmazsa en aza indirme konusunda her tür enstrümanın, her tür kirli ilişkinin ve pazarlığın yapıldığı bir dönem oldu. Dolayısıyla benim gerçekten asıl sorum şu; "Neden bu sürece rağmen bunlar yapıldı?" sorusu bana çok daha anlamlı, çok daha önemli. Bu süreci anlamamız ve daha sahici, gerçekten barışı esas alan, dostluğu esas alan, hak ve özgürlükleri esas alan bir sürece geçiş yapmak için bu soruları sormamızın daha önemli ve anlamlı olduğunu düşünüyorum doğrusu.
Ayşe Yıldırım: Ben anlaşmanın maddelerini de konuşmak isterdim ama tüm bu konuştuklarımız ışığında artık onları da çok detaylı konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. Yani işte Kürtlere kimliğin verilmesi, ana dilinin tanınması... Suriye'de tabii yani sonrasında Türkiye'de de ana dil tartışmaları çıkacaktır ama bunlar üzerine bir şey söylemek ister misiniz kapatmadan önce?
"Görece belirgin ve belirsiz maddeler"
Naif Bezwan: Belki daha önceki bir noktayı vurgulamak isterim. Bu anlaşmanın maddelerini üç başlık altında toplamak mümkün: Bir; görece belirgin olan maddeler var. Bu askeri meselelerde görece belirgindir. Tam olarak değil ama görece belirgin. Yani SDG'nin bu kadar tugayı olacak, işte bunlar şuraya bağlanacak, işte Haseke'de bir vali olacak filan. Yani bunlar görece belirgin olan konular. Bir de belirsiz olan konular var; mesela ana dille eğitim. Rojava'nın en temel özelliklerinden biri değil mi yani? En büyük tarihsel kazanımı ilkokuldan üniversiteye kadar Kürtçe ana dille eğitim vermesi. Ve aynı zamanda diğer halkların da bu SDG işinde yer alan işte Asuriler, Ermeniler, onların da kendi ana dilleriyle... Yani çok dilli bir yapı olması ve Kürtçenin bu kadar önemli olması. Şimdi bu konuda bir açıklık yok. Yani bu bir müzakere, tartışma ve belki çatışma konusu olacak bir meseledir. Diliyoruz ki müzakereler yoluyla... Ben Kürtlerin bunun gerisine düşeceğini düşünmüyorum. Gerçekten yani Kürt nasıl diyelim onuruna sadece kazanım değil, toplumsal vicdanına ve onuruna da dokunacak ve kabul edilmeyecek bir nokta. Şimdi bu açık değil mesela. O yüzden dedim görece belirli ve belirsiz...
Ve üçüncü bir nokta olarak da hiç ama hiç tematize edilmeyen konular var. Onlar da nasıl bir siyasal rejimin inşa edileceği meselesi. Bunlar belirsiz konular. Çünkü asıl nasıl bir siyasal rejim ortaya çıkacak, nasıl bir millet inşası olacak doğrusu havada kaldığı sürece hiçbir kazanımın kalıcı olduğunu düşünmek için iyi sebeplere sahip değiliz.
Ayşe Yıldırım: Evet, yani bunu da aslında yeni anayasa yapım süreci belirleyecek. Tabii o anayasa yapım sürecine sadece Kürtler değil Suriye'de yaşayan tüm halklar dahil olacak mı?
Naif Bezwan: İşte bu anlamda şu hayati bir öneme sahiptir; önümüzdeki anayasal süreç (eğer böyle bir süreç olacaksa o da gerçekten çok belli değil çünkü jeopolitik güç dengeleri, reel politik güç dengeleri üzerinde yürüyen bir süreç) olacaksa olması gerekiyor elbette. Kürtlerin hem kendi içinde ortaklaşması hem de Suriye'nin diğer halklarıyla ortaklaşmasının yeni bir Suriye için çok önemli ve hayati derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Yani dolayısıyla hiç olmazsa bu saatten sonra bu ikili konumlanmayı; yani merkez üzerinde Suriye'nin diğer halklarıyla beraber etkili olmayı ve kendi içinde de kendi kazanımlarını korumayı... Böyle ikili bir konumlamanın hiç zaman geçirilmeden hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu anlaşma reel politik bir doküman, bir belge. Bu yarın zıddına da dönüşebilir. Dolayısıyla bunun peşini bırakmamak ve manivela gücünü kendi lehinize çevirecek adımlar atmanız gerekiyor. Caydırıcılığınızı artırmanız gerekiyor. Bu da siyaseten olur, stratejik olarak olur, savunma alanında yapacağınız hamlelerle olur. Diplomasi ile yapacağınız hamlelerle olur ve en önemlisi kendi toplumunuzu ortak hedefler etrafında ve diğer sizinle beraber yol almak isteyen toplulukları, halkları ortak hedefler etrafında birleştirmekle olur diye düşünüyorum.
Suriye Kürtlerini anlamak: Sürgünlerden Baas rejimine, geçmişten bugüne
Kaynak:Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.