Trump’ın ABD’si: Güç gösterisi, krizler ve siyasi maliyet

GÜLENER KIRNALI - Bu bölümünde merceğimizi hep konuştuğumuz fırtınalı küresel dönüşümün belki de en kritik aktörü olan ABD’ye ve daha doğrusu ABD’nin dümeninde olan Donald Trump’a odaklayacağız. Trump’ın ikinci dönemine, bu küresel dönüşüm çağında hem dünyada hem de ABD iç siyasetinde yarattığı sarsıntılara ve önümüzdeki Kasım ara seçimlerine bakacağız.

·

GÜLENER KIRNALI

Trump 2.0: America First’ten kriz siyasetine

Önce Trump’ın ikinci döneminin dış politika çizgisiyle başlayalım ve neler olduğunu kısaca hatırlayalım.

Podcasti dinlemek için tıklayınız

Donald Trump ikinci kez Beyaz Saray’a dönerken seçmenine çok net bir hikâye anlatmıştı: ABD artık başkalarının savaşlarını finanse etmeyecek, müttefikleri tarafından kullanılmayacak, küresel düzenin maliyetini tek başına taşımayacak; kendi sınırlarını, kendi üreticisini, kendi işçisini, kendi ekonomik çıkarını merkeze alacaktı.

Bu, Trump’ın eski ve bilinen “America First” çizgisinin ikinci dönemde daha sertleşmiş, daha katılaşmış haliydi. Trump seçmenine, ABD dış politikasını Washington’daki dış politika elitlerinin, bürokratların, diplomatların, küresel kurumların elinden alıp doğrudan “Amerikan halkının çıkarına” göre yeniden kurma vaadiyle döndü. Bu vaat ilk bakışta dış politikada bir tür geri çekilme, en azından daha seçici, daha maliyet hesabı yapan, daha az angajmana dayalı bir çizgi gibi görünebilirdi. Nitekim Trump’ın kendi tabanında da uzun süredir güçlü olan duygu buydu: ABD artık “sonsuz savaşların” ülkesi olmayacaktı.

Fakat ikinci Trump döneminde, özellikle 2026’da gördüğümüz şey bundan daha karmaşık ve daha çelişkili oldu.

Venezuela’dan İran’a: Güç gösterisi ve öngörülemezlik

Trump 2026 yılına Venezuela operasyonuyla başladı. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ve eşinin kaçırılıp ABD’ye getirilmesi, benzeri görülmemiş derecede nobran bir güç gösterisi olmasının yanı sıra, ABD’nin yeni ulusal güvenlik ve dış politika stratejisiyle de uyumluydu. “Donroe Doktrini” adı verilen bu yeni yaklaşım doğrultusunda ABD, Batı yarıküredeki tahakkümünü konsolide edecek; buna karşılık Doğu yarıküredeki angajmanından, yani Avrupa ve Ortadoğu’daki yüklerinden çekilecekti. Venezuela hamlesi de Güney Amerika’da yürütülen başka politikalarla birlikte, esas olarak Çin’in Batı yarıküredeki varlığını hedef alıyordu.

Ardından tuhaf Grönland çıkışı geldi. Yine Donroe Doktrini bağlamında okunan bu Grönland meselesini tüm dünya “Trump’ın sınırları” ve “Trump’ın akıl sağlığı” üzerinden okudu. Zira NATO üyesi ve müttefiki olan bir ülkenin topraklarını ilhak etmek noktasına gelen Trump, zaten giderek kırılganlaşan transatlantik ittifakın köküne kibrit suyu dökmeye and içmiş gibiydi. Avrupa ülkeleriyle ipler hiç olmadığı kadar gerildi.

Derken Şubat sonunda ABD ve İsrail’in beklenmedik bir şekilde başlattığı İran Savaşı, sadece ABD dış politikasının istikametini değiştirmekle kalmadı; küresel siyaseti ve ekonomiyi de kökünden etkiledi.

Üstelik İran Savaşı’nda Trump umduğunu bulamadı. Trump yönetimi bu savaşı kısa, ezici ve ABD’nin caydırıcılığını yeniden tesis edecek bir güç gösterisi olarak sunmak istedi. Ama savaşın uzaması, İran’ın beklenenden daha dirençli çıkması, bölgedeki Amerikan üslerinin ve müttefiklerinin daha kırılgan hale gelmesi, enerji fiyatları ve küresel piyasalardaki dalgalanma, son olarak İran’ın Hürmüz kozunu kullanması, Trump açısından bütün bu süreci bir zafer anlatısından bir hezimet öyküsüne doğru evriltti.

Daha önemlisi, bu savaş Trump’ın kendi seçmenine anlattığı hikâyeyle de çelişiyordu. Çünkü Trump iktidara “sonsuz savaşları bitireceğim”, ABD’yi dünyanın yüklerinden kurtaracağım, Amerikan halkının parasını ve enerjisini başka coğrafyalarda harcamayacağım diyerek dönmüştü. Ama İran Savaşı, tam tersine, ABD’yi yeniden Ortadoğu’nun içine çeken, ABD’yi İsrail’in hedefleri, arzuları ve siyasetinin güdümüne sokan, ABD’ye ağır maliyetler üreten, benzin fiyatlarından piyasalara kadar içeride de hissedilen bir krize dönüştü.

Yani Trump dış politikada geri çekilen bir ABD değil, krizleri kendi liderlik performansının parçası haline getiren bir ABD kurdu. Bu sayısız krizin her biri farklı dosyalar gibi görünebilir. Ama aslında hepsinde Trump 2.0’ın aynı dış politika çizgisini görüyoruz. Bu çizginin ortak özelliği üç şey: güç gösterisi, pazarlık ve öngörülemezlik.

Burada Trump’ın dış politikasını rasyonalize edecek değilim. O yüzden, birçoklarının Trump’ı belirli bir rasyonalite içerisinde anlamlandırmaya çalışmasının aksine, ben şunu söyleyeceğim: Trump öngörülemez bir siyaset yapıyor çünkü uzun erimli, kurumlarla işbirliği içerisinde, uzun vadeli hedeflere yönelik eski usul klasik “devlet yönetme” anlayışından çok uzakta. Daha çok günü kurtarmaya, kendisinin ve iktidarının gücünü göstermeye ve bunun üzerinden egosunu tatmin etmeye odaklanan bir iktidar pratiği var karşımızda.

Karar alma ve yürütme süreçlerinde de her biri birbirinden tuhaf, aşırı, tecrübesiz ve liyakatsiz isimlerden örülü, en basit tabiriyle garip bir kabineye yaslanıyor. Ve bütün bu tablo birçok insan için “Allah’ım biz nasıl bir çağa düştük böyle” dedirten bir iktidar manzarası yaratıyor.

Trump için dış politika, klasik diplomatik süreklilikten çok, karşı tarafı baskı altına alma aracı. Müttefikler de rakipler de aynı masanın etrafında yeniden pazarlığa zorlanıyor. Güvenlik garantileri, ticaret anlaşmaları, savunma harcamaları, enerji, gümrük tarifeleri, sınırlar, hatta tarihsel ittifaklar bile birer pazarlık kalemine dönüşüyor.

Bu nedenle Trump’ın ikinci döneminde ABD artık 1945 sonrası kurduğu uluslararası düzenin güvenilir garantörü gibi davranmıyor. Daha çok, o düzenin kurallarını kendi lehine esneten, gerektiğinde bozan, müttefiklerini de bu belirsizlik içinde hizaya sokmaya çalışan öngörülemez bir aktöre dönüştü.

Fakat Trump dış politikasını yalnızca dışarıya bakarak anlamak eksik olur. Çünkü Trump için dış politika hiçbir zaman sadece dış politika değil. Aynı zamanda içerideki seçmene verilen bir performans. Trump İran’da, Avrupa’da, Venezuela’da, Grönland’da ya da ticaret savaşlarında attığı her adımı kendi seçmenine şunu göstermek için de kullanıyor: ABD artık eski elitlerin yönettiği, kurallara bağlı, müttefikleri tarafından kullanılan, rakipleri tarafından sınanan bir ülke değil. ABD yeniden korkulan, pazarlık gücünü dayatan, gerektiğinde tek taraflı hareket eden bir güç. Yani Trump’ın dünyadaki güç gösterisi, içerideki “Amerika’yı yeniden büyük yapma” anlatısının dış politika sahnesindeki karşılığı.

Dış politikanın içerideki siyasi maliyeti

Ama tam da burada kritik soru ortaya çıkıyor: Trump’ın dışarıda kurduğu güç gösterisi içeride siyasi kazanç mı üretiyor, yoksa beklenmedik biçimde siyasi maliyete mi dönüşüyor?

Trump’ın dış politikadaki sertliği ABD seçmeni tarafından hâlâ güçlü liderlik olarak mı okunuyor? Yoksa savaşların, krizlerin, benzin fiyatlarının, tarifelerin, piyasa belirsizliğinin ve hayat pahalılığının maliyeti daha mı görünür hale geliyor?

Bu soruları University of Washington’dan siyaset bilimci Doç. Dr. Aslı Cansunar’a sordum:

Birinci Trump, ama özellikle de ikinci Trump döneminin, uluslararası politikada ve uluslararası dünya düzeninde yarattığı en büyük değişikliklerden biri, Amerika'nın küresel düzenin garantörlüğünden istikrarsız bir kaos yaratıcısı aktör haline dönüşmesi oldu. Bu çizgi tabii ki 80 yıla aşkındır süregelen transatlantik ittifakı sarsmakla kalmadı. Avrupa da ilk kez aslında Amerika'yı bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkardı.

Tabii bu dış politikanın iç politikaya da bir sürü etkisi var. Çünkü Trump bu yaptıklarını aslında Amerika'yı yeniden güçlü hale getirmenin bir politikası olarak ve bu politikanın hem iç siyasette izlediği bir politikanın dışarıda sürdürdüğü adımları olarak tanımlıyor. Bu noktada Amerika yeniden güçlü başlığı altında bu dış politikaların tabii ki çok önemli etkisi var.

Şimdi Amerikan politikasını genel geçer bir şekilde düşünecek olursak aslında başkanların %50'yi aşan bir onay veya kabul oranıyla göreve gelmesi ve bu oranın zaman geçtikçe biraz düşüp sonra da sabit bir çizgide ilerlemesi aslında hep olan bir şeydir. Çünkü tabii ki büyük bir heyecanla başkanlar göreve gelir bu heyecan bir süre sonra biraz azalır ama normal bir düzlemde bu devam edebilir. Tabii ki büyük şoklar, ekonomik krizler veya savaşlar bu genel onay oranını yükselten veya alçaltan faktörleri olarak ortaya çıkar.

Şimdi Trump'ın onay oranlarına baktığımızda şaşırtıcı olan Amerika'yı yeniden güçlü yapma sözüyle yaptığı dış politika hareketlerinin ve attığı dış politika adımlarının sonraki bu onay oranın düşüşüne hiçbir etkisi olmaması tam da tersi şeklinde. Tabii ki buradan nedensellik çıkarmak çok zor ama bu adımların aslında Trump'ın onay oranının düşmesine de etki eden faktörler haline geldiğini bu verilere bakarak görebiliyoruz. Mesela Trump'ın başkanlığının ilk dönemlerinde yaptığı bu dış tarifeler dış ticareti daha çok azaltmaya ve Amerikan üretimini arttırmaya yönelik ortaya koyduğu tarifelerin açıklanmasından sonra bile Trump'ın onay oranının %47'e düşmesi ve Maduro'nun mesela bir gece operasyonuyla Amerika'ya gelmesinin olduğu sıralarda bu oranın %42'ye düşmesi çok düşündürücü.

Asıl ilginç olan Amerika'nın İran'a olan operasyonunun başlamasından sonra bu oran %41'e ve geçtiğimiz dönemlerde de yani en son olan verilere baktığımız zaman bu oranın %38'lere kadar gerilediğini görüyoruz. Bu verileri mesela Biden dönemi verileriyle, Obama dönemi verileriyle ya da Bush dönemi ya da Trump'ın kendisinin birinci dönem verileriyle karşılaştırdığımız zaman da %38 onay oranının gerçekten çok düşük bir oran olduğu çok belli oluyor. Bu şu yönden şaşırtıcı genelde savaşlar bayrağın etrafında toplanma dediğimiz başkanların bu onay oranlarında geçici veya kalıcı çoğunlukla geçici sıçramalara sebep olurlar.

Çünkü milliyetçi duygular arşa çıkar, insanlar dediğim gibi bayrağın etrafında ya da devletin etrafında durup kendi devletlerine daha çok desteklemeye teşne olurlar fakat İran savaşı bu zıplamayı yaratmak bir yöne daha da gerilemelere sebep olan bir hareket haline gelmiş durumda Trump için. Yani bu güçlü Amerika Amerika dünyada bir Amerika dünyada tek ve Amerika dünyada en güçlü ve bütün bu güç gösterisinin bu savaşın ve bu savaşın getirdiği ekonomik zorlukların yanında Amerikan toplumunun sadece %26'sı bu savaşın doğru bir karar olduğunu düşünüyor. Ve tabi ki bu diğer Trump'ın diğer hareketleriyle de birleştiği zaman aslında Trump'ın yaptığı bu kaos ortamının bu Amerikan konjektörüne uygun düşmeyen dış politika kararlarının aslında içeride cevabının veya desteğinin olmamasının da ötesinde Trump'a ve Trump'ın politika hareketine zarar veren sonuçları olduğunu gördüğümüzü söylemek çok mümkün.

Aslı’nın anlattığı tablo çok ilginç. Çünkü Trump’ın dış politikası “Amerika’yı yeniden güçlü kılma” iddiası üzerine kurulu ama bu iddia içeride otomatik bir destek üretmiyor ve hatta ABD halkına maliyet üretiyor.

Burada bana önemli gelen nokta şu: Trump dışarıda ne kadar büyük hamleler yaparsa yapsın, Amerikan seçmeni açısından mesele hızla gündelik hayata bağlanıyor. ABD’nin bugüne kadar dünyanın dört bir yanında yürüttüğü savaşların büyük çoğunluğu ABD halkına dokunmayan bir televizyon ya da gazete haberinden ibaretti. Ama bugün bir savaş ya da dış politika krizi sadece haritada yaşanan bir olay olarak kalmıyor; benzin fiyatına, market sepetine, enflasyon beklentisine, geleceğe dair güvensizliğe dönüşüyor. O yüzden Trump’ın ikinci döneminde dış politika ile ekonomi arasındaki sınır da giderek silikleşmiş durumda. Tarifeler, ticaret savaşları, enerji fiyatları, piyasa belirsizliği, hayat pahalılığı… Bunların hepsi dışarıdaki krizlerle içerideki seçmen davranışı arasında doğrudan bir bağ kuruyor.

Bu da bizi Trump’ın belki de en güçlü iddiasına, ama aynı zamanda bugün en kırılgan alanlarından birine getiriyor: ekonomi. Trump 2024’te yeniden seçilirken kendisini ekonomiyi toparlayacak, Amerikan üretimini koruyacak, Amerikan işçisini savunacak, fiyatları kontrol altına alacak lider olarak sundu. Ama 2026 ara seçimlerine giderken seçmen açısından ekonomi sadece büyüme rakamlarından ya da borsa performansından ibaret değil. Seçmen kirasına bakıyor, ev alıp alamadığına bakıyor, benzine bakıyor, borcuna bakıyor, market sepetine bakıyor. Siyasetin gerçek karşılığı çoğu zaman orada kuruluyor.

Ekonomi, hayat pahalılığı ve konut krizi

Şimdi tekrar Aslı Cansunar’a dönelim. Trump’ın ekonomi vaadi bugün ABD seçmeni açısından ne ifade ediyor? Hayat pahalılığı, benzin fiyatları, konut krizi ve eşitsizlikler Kasım ara seçimlerine giderken nasıl bir siyasi tablo yaratıyor?

Amerikalıların genel olarak %60'ının Trump'ın ekonomi yaklaşımlarını onaylamadığını görüyoruz. Ve bu verilere 2019'dan itibaren bakacak olursak %33 ekonomi onay oranı 2019'dan beri Amerikan toplumunda ulaşılmış olan en düşük değer. Yani 2019'dan beri -ki düşünün bu dönemin içinde Covid'in etkileri de var; Amerikan halkı ekonomiden en çok bugünlerde mutsuz. Ve bunda da şöyle bir gariplik var aslında baktığınız zaman ekonomik kaygılar Trump'ın yeniden göreve gelmesinin ve yeniden başkan seçilmesinin aslında en büyük nedenlerinden biriydi. Mesela 2024'te Trump'a oy verenlerin niye Trump'a oy verdiği sorusunu inceleyecek olursak %77'si ekonomiye olacak ve olabilecek olan katkılarından dolayı böyle olduğunu söylüyordu.

Ve şimdi bu seçmen grubuna yani Trump'a ekonomik hedefler ve ekonomik kaygılarla oy vermiş olan seçmen grubunun bugünkü tutumuna baktığımız zaman aslında onların ekonomiden memnun olmadığını görüyoruz. Bunun en büyük sebeplerinden biri yüksek olan benzin fiyatları. Ve tabii ki benzin aslında Amerikan halkının günlük hayatında çok önemli bir yere sahip.

Ve aslında günlük ekonominin göstergesi benzin fiyatları her yerde çok görülür, her yerde çok konuşulur ve her yerde çok dikkat çeken bir olgudur Amerika'nın günlük yaşamında. O yüzden benzin fiyatlarının artması ve bu artışın direkt olarak İran Savaş’ına bağlı olduğunun düşünülmesi, aslında ekonomik hoşnutsuzluğu ve bu ekonomik hoşnutsuzluğun tamamen Trump'ın davranışlarının sonucu olduğu fikrini daha çok öne çıkarıp Trump'ın onay oranlarını ve Trump hakkındaki genel duyguları yaralamakla çok mesul. Benzin fiyatlarının ötesinde Amerikalıları endişelendiren diğer bir konu da konut fiyatları ve konutların yetersizliği.

Son 10-15 yıldır Amerika'daki hayat pahalılığının en yakıcı başlıklarından biri gerçekten konut fiyatları olduğu, evler alınamaz ve kiralanamaz haline geldi. Mesela 2010'da ortalama bir ev fiyatı 200 bin dolar civarındayken bugün 400 bin doları aşmış durumda ve halkın çoğunluğu, gene anket verilerine baktığımız zaman halkın neredeyse %90'ı ve siyasi yelpazenin her bir tarafından olan seçmen kongreden ve başkandan bu konuyla ilgili somut adımlar almasını bekliyor. Şimdi gene politik kutuplaşmanın önemli etkilerinden biri bu konuya nasıl el atılacağı, bu konuda büyük anlaşmazlıklar var, bu konuda ideolojik yelpazenin her tarafından çıkan başka fikirler ve başka istekler var.

Ama bu farklı isteklerin bir adım ötesine gidersek aslında Amerikalıların bu konu hakkında bir şey yapılmasını istediği belki de bugün Amerikalıları birleştiren tek gerçeklerden biri. Ve bu büyük arzın sonucunda aslında son bir yıldır nadir yaşanan bir şey yaşandı ve hatta bu politik kutuplaşma içinde belki de öngörülemeyecek bir şey oldu. İki parti bir araya gelip konut maliyetlerini düşürmeyi amaçlayan bir yasada anlaştı. Trump ve Trump kanadı da bu yasayı destekliyordu ve bu yasanın imza töreni olacaktı. Ve bu imza töreninin başlamasına saatler kala Trump sosyal medyadan ben bunu imzalamıyorum diye bir serzenişte bulunup bu paketin imzalamasını şimdilik rafa kaldırdı. İşte kendisi bir takım siyasi taleplerde bulundu.

Bu daha çok oy ve seçimle ilgili işte seçimlerdeki kimlik yasasının kimlik gereksinimlerinin değişmesiyle ilgili birkaç istek sıralayıp siz bunları yapmazsanız ben de bunları yapmıyorum kardeşime getirdi. Şimdi tabii ki demokratlar bunu üstelik yaklaşan seçimlerin ışığında Trump'a karşı büyük bir saldırı maddesi olarak kullanmaya başladı. Çünkü tabii ki bu kadar üstüne çalışılmış, ABD’liler için bu kadar büyük sorunu teşkil eden bir şeyi son dakikada Trump bir nevi bir çocuk kaprisi ile “Bana bunları bunları vermezseniz ben bunu imzalamıyorum”a getirmiş oldu.

Bu tabii ki demokratların eline büyük bir koz verdi. Bu ama Cumhuriyetçilerde de büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü partinin desteklediği partinin onay verdiği ve partinin üstünde çalıştığı bir yasa tasarısını Trump bir anda son derece kişisel sebeplerle hiç de kurumsal olmayan bir şekilde sosyal medyadan imzalamayacağını duyurdu.

Şimdi bu yaklaşan seçimlerin ışığında ve konut ve ev fiyatları meselesinin bu kadar büyük problem hâline geldiği bir konjonktürde aslında hem partisi ile arasını açan hem de tabanı ile arasını açan bir istikrarsızlık örneği.

Aslı’nın özellikle konut meselesi üzerinden anlattığı örnek, Trump dönemindeki daha geniş bir siyaset tarzını da gösteriyor. Burada mesele sadece bir ekonomi politikası tartışması değil. Asıl mesele, ABD siyasetinde kurumsal karar alma süreçlerinin giderek kişisel pazarlıkların, anlık siyasi hamlelerin ve sadakat testlerinin gölgesinde kalması. Ki bu, iki Trump döneminde de çok belirgin oldu. Bu da bizi podcastin son başlığına taşıyor: Trump’ın ABD siyasetinde yarattığı tahribat ve bırakacağı miras.

Trump’ın mirası: Kurumlar, partiler ve kalıcı tahribat

Unutmayalım ki, Trump sadece ABD siyasetinde değil, zaten büyük bir değişim anından geçen küresel düzende de derin etkiler bırakıyor. Trump’ın ilk döneminden ikinci dönemine uzanan siyasi çizgisi boyunca bozdukları, kırdıkları, destekledikleri ve desteklemedikleri, finanse ettikleri ve etmedikleriyle dünyanın dönüşümünde önemli bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor.

ABD açısından baktığımızda da Trump’ın etkisi sadece aldığı kararlardan ibaret değil. Trump aynı zamanda Amerikan siyasetinin çalışma biçimini değiştiriyor. Cumhuriyetçi Parti’nin kimliğini dönüştürüyor. Demokratların muhalefet etme biçimini zorluyor. Başkanlık kurumunun sınırlarını genişletiyor. Kurumların ne kadar dayanıklı olduğu sorusunu yeniden açıyor.

Bugün Cumhuriyetçi Parti’ye baktığımızda artık Trump’a rağmen var olan bir partiden değil, büyük ölçüde Trump tarafından yeniden şekillendirilmiş bir partiden söz ediyoruz.

Kasım ara seçimleri bu nedenle sadece Kongre aritmetiğiyle ilgili olmayacak. Evet, Kongre aritmetiği çok kritik ve Trump da bu seçimlere hayati bir önem veriyor. Hatta Temsilciler Meclisi ve Senato’da Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kaybetmesi halinde yeni azil süreçleriyle karşı karşıya kalabileceğinden endişe ediyor. Ama bu seçim, Kongre aritmetiğinin ötesinde, Trump’ın ikinci döneminin yarattığı siyasal modelin halk tarafından ne ölçüde onaylandığını da gösterecek.

Ben de Aslı Cansunar’a bunu sordum: Trump ABD siyasetine nasıl bir miras bırakacak?

Dış politikanın ve hayat pahalılığının, ekonomik krizin ötesinde. Bence Trump'ın Amerikan politikasında değiştirdiği en önemli şeylerden biri, çoğu insanın hayatında kalıcı negatif etkilerinin olmasıdır. Trump'ın ilk başkanlığa seçildiği dönemde çoğu Amerikalı tabii ki bu konuda çok üzgün ve çok sinirli olan Amerikalılar da vardı. Ama bunu bir şaka, bunu böyle ciddiye alınmayacak bir olay olarak görmüşlerdi.

Fakat ikinci dönemde olan şeylerden biri, Trump bir şaka olmaktan çıktı. Trump bir komiklik. Geçici bir dönem olmaktan çıktı ve hem ABD siyasetine hem de Amerika'nın çeşitli yerlerinde yaşayan birçok farklı sınıf, etnik ve ırksal kimlikten insana kalıcı zararlar verip, hayatlarındaki bazı özgürlükleri ve temel hakları kalıcı olarak engelledi. Mesela kadın hakları, kadın sağlığı ve Amerika'nın birçok eyaletinde gerçekten 100 yıl geriye gitmiş durumda. Ve bu geriledikten sonra bu kazanımları tekrardan değiştirmek. Trump görevden ayrıldığı zaman bu kazanımları belki tekrardan yerine getirmek gerçekten çok zor. Çünkü kurumları kurmak zor. Bazı şeyleri, bazı kararları, bazı genel geçer politik tercihleri doğru ve kurumsal kılmak çok zor.

Fakat Amerika, Trump'ın ikinci dönem başkanlığıyla bunları bozmanın çok kolay olduğunu gördü. Ve Trump bu dönemde sadece retorik olarak popülist olmaktan çıkıp, aslında birçok insanın hayatını etkileyen kurumları dağıtmasıyla ve son 100 yıldır farklı grupların edindiği kazanımları bir ölçüde yok etmesiyle, gene bir retorik popülizm dediğimiz alandan uzaklaşıp, aslında birçok şeyi birçok insan için çok geriye götürdü. O yüzden Trump'ın Amerika politikasına etkisini düşündüğümüz zaman, aslında Amerikan kurumlarının ne kadar tehdide açık ve başa gelecek bir başkanın kaotik, istikrarsız ve kişisel şımarıklıklarına açık bir kurumsal çerçevede olduğunu ortaya koydu.

Trump'ın aslında Amerika'yı yeniden güçlendireceğiz diye geldiği bir ortamda, aslında Amerika'nın ne kadar tehdide açık, ne kadar hem iç hem dış politikada tehdide açık, kurumların ne kadar zayıf ve Amerika'nın dünya devi rolünden aslında biraz da uzaklaştıran bir başkan haline gelmiş olduğu ve aslında Trump'ın yapmaya çalıştığı şeyin tam tersi. Yani Trump Amerika'yı en güçlü devlet, en büyük devlet haline getirmeye çalışırken, aslında hem dış politikada hem iç politikada yaptığı bu tarz istikrarsız ve şahsi zevklerine yönelik hareketlerle Amerika'ya aslında daha da güçten düşmüş ve biraz daha zavallı hale getirmiş oldu.

Aslı’nın son değerlendirmesi bence bölümün ana fikrini çok iyi özetliyor. Trump ABD’yi yeniden güçlü hale getirme iddiasıyla geldi ama hem içeride hem dışarıda ABD’nin kırılganlıklarını daha görünür hâle getirdi.

Dışarıda ABD’nin müttefikleri artık Washington’a eskisi kadar güvenemiyor. Rakipler ABD’nin kurumsal sürekliliğini değil, Trump’ın kişisel karar alma tarzını hesaplamak zorunda kalıyor.

İçeride ise ABD demokrasisinin, kurumlarının ve hak rejiminin ne kadar baskıya açık olduğu görülüyor. Kadın haklarından göçmen haklarına, sosyal haklardan hukuk devletine kadar birçok alanda Trump döneminin kalıcı etkileri var.

Bu yüzden Trump’ın ikinci dönemi yalnızca bir başkanlık dönemi değil. ABD siyasetinde bir eşik.

Kasım 2026 ara seçimleri de bu eşiğin ilk büyük testi olacak. Seçmenler sadece Kongre üyelerini belirlemeyecek. Aynı zamanda Trump’ın dünyaya ve ABD’ye dayattığı bu yeni siyaset tarzına da bir yanıt verecek.

Kaynak: Haber merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.