Bir imzayla sürgün hayatı: 10 yıldır arafta bir akademisyen

Bir imzayla sürgün hayatı: 10 yıldır arafta bir akademisyen
Barış Bildirisi’ne imza attığı için Mersin Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyen Dr. Hakan Mertcan, Almanya’da yeniden kurduğu hayatı, kaybettiklerini ve kendi tarifiyle “onurlu yalnızlığını" anlattı.

GÜLSEVEN ÖZKAN

Bir üniversite kampüsünden apar topar ayrılıp, anne babasına son gün veda ederek, eşini ardında bırakıp bilinmeyen bir ülkeye gitmek... Barış Bildirisi'nin üzerinden geçen 10 yıl, imzacı akademisyenlerden biri olan Dr. Hakan Mertcan için yalnızca bir zaman dilimi değil, koparıldığı bir hayatın, yarım kalan bir akademinin ve iki ülke arasında sıkışmış bir varoluşun adı oldu. Akademik göçün ardından gelen beraat kararlarına rağmen onun yaşamındaki kayıplar telafi edilemedi.

Güneydoğu’da o dönem yürütülen operasyonlara yönelik imzalanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” adlı Barış Bildirisi’nin üzerinden 10 yıl geçti. Binin üzerine akademisyen gece yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname’lerle (KHK) üniversitelerden ihraç edildi. Haklarında davalar açılan, pasaportları iptal edilen, tehditlere maruz kalan akademisyenler 10 yılda büyük mücadele verdi. Onlardan biri Mersin Üniversitesi’nden ihraç edilen ve “Kaybettiğimiz sadece bir iş değildi, bir yaşam alanıydı” diyen Dr. Hakan Mertcan ile hayatını konuştuk.

Mersin Üniversitesi’nden Almanya’ya akademi göçü

İmzacılardan biri şu an Almanya'da Bayreuth Üniversitesi’nde akademik çalışmalarına devam eden Dr. Hakan Mertcan. Ankara Üniversitesi’nde lisans, yüksek lisans ve doktorasını tamamlayan Dr. Mertcan, akademik çalışmalarını Türkiye modernleşmesi, Alevilik, laiklik ve kimlik siyaseti üzerine yoğunlaştırdı. Doktorasını 2012 yılında tamamlayan akademisyen kısa süre Çukurova Üniversitesi’nde çalıştıktan sonra 2014’te Mersin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yardımcı doçent olarak göreve başladı.

hakan-mertcan-format-son.png

Ancak akademik kariyeri boyunca çalıştığı konular ve siyasal atmosfer, Mertcan’ı hedef haline getirdi. Çukurova Üniversitesi’nde görev yaptığı sırada, hakkında “illegal Alevi örgütlenmesi” iddialarıyla soruşturma açıldı. Bu suçlamalar daha sonra düşse de Dr. Mertcan’a göre bu süreç akademide kendisine yönelik baskıların ilk adımıydı.

Bildirinin imzalanması ardından Mersin Üniversitesi'nden ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Mertcan, hem idari hem de adli soruşturmalarla karşı karşıya kaldı. Yerel basında isimleri ve fotoğraflarıyla hedef gösterildiklerini, hakkında haber yapan gazeteciye dava açıldığını anlatan akademisyen bu dönemi “linç atmosferi” olarak tanımladı.

"Tehdit edildik, ötekileştirildik"

Dönemin rektörünün üniversiteden atılmaları istediğini, "Elimden geleni yapacağım" şeklinde tehditte bulunduğunu iddia eden ve doçentlik sözleşmesinin yenilenmediğini anlatan Mertcan kamu görevinden çıkarıldı. Bu süreçte 3 ayrı dava ile karşı karşıya kalan akademisyen, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “terör örgütü propagandası” suçlamalarının yöneltildiğini söyledi. Mertcan hakkında yıllar süren yargılamalar beraatle sonuçlanırken, göreve iade davası ise henüz karara bağlanmadı.

Dr. Mertcan, "Yıllarca yargılandık, suçlandık, sözde aydın, müstemleke aydını, vatan haini gibi birçok şekilde yaftalandık. Kriliminize edildik, ötekileştirildik, tehdit edildik ve sonuçta bütün bu suçlamalar boşa düştü” dedi.

"Güvendiğimiz insanların tavrı üzdü"

İmzacı akademisyen ihraç sürecinde yalnızca devlet baskısıyla değil, akademi içindeki sessizlikle de karşı karşıya kaldıklarını dile getirdi.

Bazı meslektaşlarının selamı kestiğini, muhabirlik yaptığını, bazı yöneticilerin ise kendileri hakkında dedikodu yaydığını anlatan Dr. Mertcan, “Sevdiğimiz, güvenliğimiz bazı insanların selamı kesmesi, yolunu ayırması, sosyal medyada hemen arkadaşlığa son vermesi başka, insanı üzen meseleler” diye konuştu.

İhraçtan önce bursu kabul edildi, yurtdışına çıktı

Akademisyen buna karşın öğrencileriyle kurduğu bağın kendisi için belirleyici olduğunu vurguladı. Farklı siyasi görüşlerden öğrencilerinin desteğini hiç unutmadığını belirten Dr. Mertcan, akademinin yalnızca bilgi üretme değil, insanlara dokunma alanı olduğunu söyledi. Üniversiteyle ilişiğinin kesilmesinden yalnızca üç gün sonra Almanya’ya gittiğini ve süreçte yaşadıklarını şöyle dile getirdi:

"Atılmaya başlayınca biz de hayatta kalabilmek için imkanlar aramaya başlamıştık. Çünkü şunu net ifade etmişti devletin üst düzeyi: “Ağaç kabuğu yesinler." Yani bizleri medeni bir ölüme mahkum etmekti amaç ve bizim de hayatta kalmamız gerekiyordu. İnsanların çocukları var, aileleri var, yaşamak zorunda, kirası var, faturaları var. Almanya'dan yaşayan çok yakın bir dostum buradaki burslardan bahsetmişti ve birlikte başvuru yapmıştık, kabul edilmiştim."

“Anneme babama son gün söyledim"

"O dönem KHK'lar da gündemdeydi. Rektör muhtemelen bizi KHK'ya da koyacak diye düşündüm ki hiç kimseye söylemeden yurt dışına gidiş hazırlığına başlamıştım ve atıldıktan 3 gün sonra Almanya'ya çıktım. Son gün ziyaret ettim annemi babamı, son gün haberleri oldu. Ben gidiyorum dedim. Eşim Türkiye'de kaldı, kiradaydık. Evimizi toparladı, bazı eşyaları dağıttık, bazılarını sattık. O onunla uğraştı, ben de geldim ve çok isabetli oldu. Çünkü bir ay sonra KHK’ya da konulunca artık pasaportlar iptal oldu ve yıllarca buralarda kaldık."

Almanya’da dilini ve kültürünü bilmediği yeni bir hayata başlamak zorunda kalan Dr. Mertcan, bu süreci “yeni doğmuş bebek gibi” sözleriyle anlattı. Akademik çalışmalarına burslar ve geçici pozisyonlarla devam eden akademisyen şu bilgileri verdi:

"Gelince buraya alışmak... Dilini bilmediğiniz bir ülkeye geliyorsunuz. Hiç planlamadığınız yeni bir yaşam içerisinde kendini buluyorsunuz. Farklı bir kültür. Yeni doğmuş bir bebek gibi her şeyi yeniden öğreniyorsunuz. Yaklaşık 9 yıl yeni bir hayat kurduk ve burada yaşayıp burada akademik çalışmalarıma devam ediyorum.

Benim gibi çok sayıda arkadaş var. Birçok arkadaş akademiye devam edemedi. Zaten birçoğumuzun sabit işleri, kadroları yok. Üniversitelerde geçici pozisyonlarda, sınırlı süreli burslarda, projelerde çalışıyoruz. Bazen bir yıl çalışıyoruz, sonrasında uzun süre işsiz kalabiliyor insanlar. Çok yakınlarımızı kaybettik, Türkiye'ye gidemedik, bunların acıları ise başka."

"Kaybettiğimiz sadece bir iş değildi”

Dr. Mertcan’a göre, Barış Akademisyenleri’nin yaşadıkları, bireysel bir mağduriyetin ötesinde toplumsal bir kayıp. Üniversitede akademisyen olmanın kendisi için anlamını şöyle özetledi:

"Üniversitede çok sayıda bölümde ders veren bir hukuk hocasıydım ve çok severek ders veriyordum. Çünkü bu bizim için bir iş değildi. Bizler idealist kimliği olan insanlarız ve orada bir yaşam alanı kurmuştuk. Yani kampüsler, üniversiteler... Üniversitede yatıp kalkıyorduk. Ben 18 yaşında adımımı attım üniversiteye. O günden bugüne kadar kampüste hayatımız büyük oranda geçiyor. Hani bizim işimizdi, aşımızdı, aşkımızdı..."

Ülkücü öğrenci elini öpmek isteyerek helallik istedi

"Biz yalnızca işimizi kaybetmedik” diyen akademisyen, öğrencilerinden koparıldıklarını anlatarak unutmadığı anısını şu sözlerle dile getirdi:

"Öğrencilerimden biri o zaman Ülkücü Hareketi'nin önde gelen isimlerindendi. Ben atıldığımda çocuk kapıdan girdi. Ben tabii tedirgin baktım. Önünü iyilikledi, elime sarıldı öpmek için. 'Hakkınızı helal edin, Hocam işten atılmışsınız’ dedi. Normalde onun gözünde biz vatan haini olmamız lazım. Ama insana dokunursanız onu bilir. Şöyle dedim, ben bu çocuğa dokunmuşum. Dokunabilmişim. Çünkü hepsi bizim için çok kıymetliydi. Bunu kaybettik.

Dolayısıyla bir iş değildi kaybettiğimiz sadece; bir yaşam biçimi, yaşam alanıydı. Orası hayatımızın önemli bir kısmının geçtiği mekanlardı. Bunu aldılar. Bize büyük kötülük yaptılar. Ailelerimize büyük kötülük yaptılar. Ama bu öğrencilere, o ülkeye daha büyük kötülük yapıldı. En idealist, en birikimli hocaları budadılar, kestiler.”

"Arafta bir hal"

İki ülke arasında kalmanın zorluğuna değinen Dr. Mertcan, "9 yıl olmuş kendinizi halen parçası hissedemiyorsunuz, hem buradayız hem değiliz, Bir yanım hep Türkiye’de ama oranın da tam olarak parçası değiliz. Arafta bir hal... Gittim, arkadaşlarımız dağılmış, üniversiteye hiç uğramadım. Üniversitenin önünden dahi geçmek istemem. Dostlarımız da dağıldı” diye konuştu.

İmzacı olmanın kendisi için önemini sorduğumuz Dr. Hakan Mertcan, "Ölene kadar vicdanen, ahlaken çok büyük bir rahatlık kattı. Bizim bir imzaydı, insanlar hayatını kaybetti. Küçücük bir bebek buzdolabında saklandı. Bunların yanında yaptığımız küçücük bir şeydi bence. Karşımızdaki devlet buna çok büyük karşılık verdi. Gücümüz sözümüzdü, kalemimizdi. İyi ki böyle yaptık. Karşılaştığımız şiddet pişmanlığa sevketmedi. Onurlu haysiyetli biçimde hayatlarımızı sürdürdük” ifadelerini kullandı.

“Barış söylemi var realite yok"

Yurtdışından Türkiye’nin iklimini değerlendiren Dr. Mertcan, üniversitelerin bilimsel üretimdem uzak olduğunu dile getirdi. Barış sürecine değinen akademisyen sözlerini şöyle tamamladı:

"Üniversitelerin boşaltılmış olması, bilimsel ünvanlarla gezen ama bilimsel üretim yapmayan, insanlık için fayda üretmeyen kişilerin her yerde bilim adına konuşuyor olmasına insan üzülüyor. İhraç edilmeden de akademik sefalet vardı ama şu an Türkiye'de akademiden bahsedilemez. İyimserlik veren bir tablo yok.

Ancak halen o akademide durmaya çalışan değerli insanlar var. İnsan hakikatin üzerine yürümeli. Varacağı menzilden ziyade yolun kendisi önemli. Oraya vararım, varmam. Ama hangi fikirlerle, nasıl yürüdüğünüz çok önemli. İyimser tablo olmayınca biz kötümsere katılalım denemez tabii. İyi dilekleri tutalım, sarılalım, tablo karanlıkta olsa iyiyi, doğruyu yapalım. Ben iyi olması için gerekeni yapmaya devam edeceğim.

Şu an barış atmosferi göremiyoruz, söylem var ama realite öyle değil. Türkiye’nin ihtiyacı barış ortamı, çatışmasızlık ve daha sonra yaraların giderilmesi. Bunca yılın acılarının silinmesi için gereken adımların atılması ve artık Türkiye’nin bölgeye örnek olabileceği barış ortamına katkı sunacak yapının ortaya çıkması... Bunu istememek mümkün mü?"

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.