“O sadece bir hayvandı” diyenlere: Yasın büyüklüğünü tür değil, bağ belirliyor
YAĞMUR KARAGÖZ | Evcil Hayvan Kaybında Yas – Yas Sürecini ve Kendimizi Anlamak kitabında evcil hayvan kaybının çoğu zaman görünmez kılınan yasını ele alan Alemdar, suçluluk ve rahatlamadan ötanazi kararına, “sahiplik” yerine önerdiği “eşlikçilik” kavramından kayıpla birlikte dönüşmeye uzanan süreci anlattı: “Yasın büyüklüğünü kaybettiğimiz canlının türü değil, onunla kurduğumuz bağ belirliyor.”
YAĞMUR KARAGÖZ
Birlikte yaşadığımız hayvanlar zamanla evin bir parçası olmanın ötesine geçiyor; gündelik hayatımızın, alışkanlıklarımızın ve duygusal dünyamızın içinde kendilerine özgü bir yer ediniyor. Ancak onların kaybıyla yaşadığımız yas, çoğu zaman çevremiz tarafından aynı ölçüde görülmüyor. “O sadece bir hayvandı”, “Yenisini alırsın” gibi sözler, kaybın ardından duyulan acıyı daha da yalnızlaştırabiliyor.
Çağla M. Işın Alemdar’ın, Ayrıntı Yayınları’nın Düşbaz serisinden çıkan Evcil Hayvan Kaybında Yas – Yas Sürecini ve Kendimizi Anlamak kitabı tam da bu görünmeyen yasın izini sürüyor.
Kendi hayatına eşlik eden hayvanlarla yaşadığı kayıplardan yola çıkan Alemdar; beklentisel yastan suçluluk ve öfkeye, uzun bakım süreçlerinin ardından hissedilebilen rahatlamadan ötanazi kararına kadar çoğu zaman konuşulmayan duyguları ele alıyor. Yasın herkeste farklı yaşandığını vurgulayan Alemdar, kaybın ardından “eski halimize dönmekten” değil, yasla birlikte dönüşmekten söz ediyor.
Kitap aynı zamanda insan ile hayvan arasındaki ilişkinin kendisini de tartışmaya açıyor. “Sahiplik” yerine “eşlikçilik” kavramını öneren Alemdar, iyi bir hayvan eşlikçisi olmanın yalnızca sevmekle sınırlı olmadığını; hayvanın karakterini, ihtiyaçlarını ve öz iradesini gözetmeyi gerektirdiğini savunuyor.
Homeopati alanında da çalışan Alemdar'la evcil hayvan kaybının neden yeterince tanınmayan bir yas olduğunu, suçluluk ve ölüm korkusunu, ötanaziyi, homeopatinin kendi yaklaşımındaki yerini ve bir kaybın ardından yeniden başlamanın ne anlama geldiğini konuştuk.

“Ben kendi sürecimde oldukça yalnız kaldım, başkaları kalmasın istedim”
İlk olarak, hayvan dostlarımızla kurduğumuz ilişki ve yas sürecine dair kitap yazmaya size iten duygu neydi? Kendi hayvanlarınızla yaşadığınız kayıplar mı, yoksa zaman içinde hayvanını kaybeden insanlarla kurduğunuz temas mı bu kitabın fikrini doğurdu?
Aslında ikisi birbirinden ayrı değil. Çocukluğumdan beri hayatımı hayvanlarla paylaşıyorum; dolayısıyla çok sevdim ve çok kez vedalaştım. Zaman içinde hayvan sağlığı, davranışları ve onlarla kurduğumuz ilişki üzerine daha fazla emek verdikçe çevrem de genişledi; başka hayvanların ve onlara eşlik eden insanların hikâyelerine, hastalık süreçlerine ve vedalarına daha yakından tanıklık etmeye başladım. Kitapta da söylediğim gibi, birçok yas yaşadım, birçoğuna da eşlik ettim. Özellikle 4 sene önce peşpeşe yaşadığım kayıplar beni ölümle daha net ilişkilenmeye mecbur kıldı. Sanırım o süreçte yaşadığım kırılım ana ivme oldu.
Arkasından beni kitabı yazmaya iten önemli şeylerden bir diğeri de, evcil hayvan kaybından söz edildiğinde insanların konudan kaçma eğilimiydi. Çünkü yas konuşmak, temelinde ölümle samimi bir sohbete oturmak demek. Ben yası yalnızca atlatılması gereken bir acı değil, bir dönüşüm kapısı olarak görüyorum. Kendi kayıplarımda da hep şunu ayrıştırmaya çalıştım: Acımın ne kadarı onun yokluğundan, ne kadarı benim fanilik gerçeğiyle ilişkimden geliyor? Kitap biraz da bu sorunun peşinden doğdu.
Ben kendi sürecimde oldukça yalnız kaldım, başkaları kalmasın istedim.
Yas sürecinde bir konuya konsantre olabilmek gerçekten çok zordur. En ihtiyacın olan bilgiyi sana tekrar tekrar söyleseler bile kimi zaman duyamazsın. Hele bir başkasının hikayesini o an dinlemek çok zor gelebilir. Bundan dolayı kitabı mümkün olduğunca sade ve net kılmaya özen gösterdim.
“Eski halimize dönmüyoruz, başka biri oluyoruz”
Kaybın ardından “eski halimize dönmekten” değil, yasla birlikte dönüşmekten söz ediyorsunuz. “Yas geçmiyor, iyileşmiyor, tedavi edilemiyor ama biz dönüştükçe hafifliyor” diyorsunuz. Yas sürecinde insanı en çok zorlayan duygular hangileri? Özellikle suçluluk, “Daha fazlasını yapabilir miydim?” düşüncesi ve kaybı kabullenme konusunda neler gözlemliyorsunuz?
Bence yasın içinde en zorlayıcı duygulardan biri dediğiniz gibi suçluluk. Özellikle evcil hayvan kaybında, çünkü onun yaşamıyla ilgili pek çok kararın sorumluluğunu biz taşıyoruz. Bu yüzden kayıptan sonra zihin sürekli geriye dönüyor: “Daha önce fark edebilir miydim, başka bir karar verebilir miydim, yeterince yaptım mı?” Ben yıllar içinde insanların anlattıklarının satır aralarında en çok bu soruları duydum.
Oysa geçmişteki kendimizi hep bugünkü bilgimizle yargılıyoruz. O gün bilmediğimiz bir şeyi yapamazdık; her şeyi bilmeye ve kontrol etmeye de muktedir değiliz. Bu konuda inat ettikçe de yaşadığımız yas sertleşiyor, acılaşıyor.
Ben yasın “iyileştirilmesi” gereken bir hastalık olduğunu düşünmüyorum. Hafifledi galiba dediğimiz noktada da eski halimize de dönmüyoruz zaten. Başka biri oluyoruz. Hatta bazen insan yastan önceki hali için bile yas duyabiliyor… Mesele acıyı yok etmekten çok, onun içinden geçerken kendimizi, sınırlarımızı ve kontrol edemeyeceklerimizi tanımak. Biz dönüştükçe yas da bizimle birlikte biçim değiştiriyor ve zamanla daha taşınabilir bir hale geliyor.
“Yasın büyüklüğünü kaybettiğimiz canlının türü değil, kurduğumuz bağ belirliyor”
Kitapta evcil hayvan kaybını “kabul görmeyen yas” kavramıyla da ele alıyorsunuz. Sizce bir hayvanın ardından tutulan yas neden hâlâ “küçümseniyor”?
Sanırım temelinde kültürel bir konu. Çünkü farklı kültürlerde kesinlikle küçümsenmiyor. Türkiye’de bunun bir nedeni bence, günümüz şartlarında yasın kendisini konuşmakta zaten zorlanıyor olmamız. Ölümden uzak durmaya çalışıyoruz; söz konusu bir hayvan olduğunda ise “O sadece bir hayvandı” diyerek bu kaçış daha da kolaylaşabiliyor. Bir de Türkiye’de insan kaybının yasını taşıyan cenaze, taziye, başsağlığı gibi güçlü ritüellerimiz varken, hayvan kaybını taşıyacak ortak bir dilimiz ve ritüellerimiz henüz yeterince oluşmuş değil. Kimi zaman ne hayvanını kaybetmiş birine ne söyleyeceğimizi biliyoruz ne de kaybettiğimiz hayvanı nereye, nasıl defnedeceğimizi.
Oysa yasın büyüklüğünü kaybettiğimiz canlının türü değil, onunla kurduğumuz bağ belirliyor. Kaybettiğimiz yalnızca onun fiziksel varlığı değil; onunla yaşadığımız hayat biçimi ve kendimizin o ilişkide beslenen bir tarafı da oluyor. “Kabul görmeyen yas”ın en zor yanı da bu: İnsan kaybıyla uğraşırken bir de acısının gerekçelendirerek anlatmak zorunda kalıyor. Yada daha kötüsü bazen kendine bile anlatmıyor, susuyor. Oysa bir acının kabul görmek için kimsenin onayına ihtiyacı yok. O sadece var.

Sahiplikten eşlikçiliğe: “İki kişilik bir yolculuk”
Kitapta “hayvan sahibi” yerine “hayvan eşlikçisi” demeyi tercih ediyorsunuz ve “Başka bir canlının sahibi nasıl olabilirsin?” diye soruyorsunuz. Sahiplikten eşlikçiliğe geçmek, hayvanlarla kurduğumuz ilişkiye nasıl başka bir yerden bakmamızı sağlıyor?
O “başka yerden” bakınca her şey farklılaşıyor zaten… “Sahiplik” kelimesi bana uzun zamandır çok yabancı geliyor. Yıllar içinde kendi kendine oldu bu. Bir nesnenin sahibi olabilirsiniz ama kendi iradesi, karakteri, ihtiyaçları ve tercihleri olan başka bir canlının sahibi nasıl olabilirsiniz?
“Eşlikçi” dediğimizde ilişkinin merkezine kontrolü değil, yanyanalığı koyuyoruz. Sadece kendi isteklerimizi ve hayallerimizi değil, onun gerçeklerini de koyuyoruz. Bu, hayvan adına hiç karar vermemek anlamına gelmiyor tabi ki; birlikte yaşarken beslenmesinden sağlığına kadar pek çok kararı kaçınılmaz olarak biz veriyoruz ve dolayısıyla sorumluluğunu da taşıyoruz. Ama sorumluluk sahibi olmak, o canlının sahibi olmak demek değil. Kitapta insan-hayvan dostluğunu “iki kişilik bir yolculuk” olarak tarif etmem biraz bundan.
Bence eşlikçilik, “Ben onun için ne istiyorum?” sorusundan önce “O kim, neye ihtiyacı var, nasıl bir hayat yaşamak istiyor?” diye sormayı gerektiriyor. Hayvanı gerçekten bilmek de burada başlıyor.
Öyle olunca bir hayvanı tam olarak kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye çalışmayı bırakıyorsun. Onun yerine sen eğilip bükülüp hayatında o karaktere yer açmaya başlıyorsun. Kolay iş değil :)
“Rahatlamak, daha az sevmiş olmak değildir”
Kayıptan sonra hissedilen ama insanların söylemeye çekindiği bir duyguyu da ayrıca ele alıyorsunuz: rahatlama. Özellikle uzun hastalık ve bakım süreçlerinin ardından gelen rahatlama neden insanda suçluluk yaratıyor? Bu suçluluğu hisseden kişilere ne söylemek istersiniz?
Bence rahatlama, özellikle uzun hastalık ve bakım süreçlerinden sonra son derece insani bir duygu. Çünkü yalnızca sevdiğimiz bir canlının acısına tanıklık etmiyoruz; onun ihtiyaçlarını sürekli gözetiyor, konuşamadığı için ne hissettiğini anlamaya çalışıyor ve çoğu kararı onun adına veriyoruz. Bu hem fiziksel hem duygusal olarak çok ağır bir sorumluluk. Ölümle birlikte onun acısının bittiğini bilmenin ve bizim de artık sürekli tetikte olmak zorunda kalmamamızın getirdiği bir rahatlama olabilir. Fakat hemen ardından “Rahatladıysam onu yeterince sevmiyor muydum?” diye kendimizi yargılıyoruz. Oysa bence iki duygu birbirini geçersiz kılmıyor. Birini çok özlerken aynı anda rahatlamış olabilirsiniz. Hatta bazen bu rahatlama, uzun süre ne kadar büyük bir yük ve sorumluluk taşıdığımızı ancak o yük kalktığında fark etmemizdir. Rahatlamak, daha az sevmiş olmak değildir.

Homeopatiye kendi hayvanlarının ihtiyaçları götürdü
Hayvan sağlığı alanında homeopatiye yönelmeniz nasıl başladı? Bu alana sizi kendi hayvanlarınızın hastalıkları mı götürdü, yoksa daha önceden var olan bir ilginiz mi vardı?
Aslında beni homeopatiyle tanıştıran kendi hastalıklarımdı. Öğrenmeye yönelten ise hayvanlarımdı. Özellikle Fırça’nın ihtiyaçları ve onunla yaşadığım süreç, daha fazlasını öğrenme isteğimi çok artırdı. O dönemde Türkiye’de hayvanlarla çalışan bir veteriner homeopat da yoktu. Ben de önce kendi dostlarıma daha bilinçli eşlik edebilmek için homeopati eğitimi almaya başladım. Ardından hayvan davranışları, pozitif eğitim, beslenme gibi alanlarda kendimi olabildiğince geliştirdim ve veteriner sağlık teknikerliği eğitimi aldım.
Homeopati gerçekten çok ilginç bir alan. Ne yazık ki kendi zorlukları var. Bir yandan genel kanıda bilimsel bulunmaması (ki kesinlikle öyle değil), bir diğer yandan günümüzde çok az sayıda homeopatın yüksek kalitede tedavi sunabilmesi, uzmanlaşmanın gerçekten yıllar alması ve maliyetli oluşu icra edilmesini ve tercih edilmesini zorlaştırıyor. Fakat yıllar içinde hocalarımın öyle güzel vakalarına şahit oldum ki tüm zorluklarına rağmen büyüsünden hiçbir zaman kopamadım. Bir doğa parçasının bir başka doğa parçasının acısına çare olmasından daha etkileyici bir şey olabilir mi?
Yani başlangıç noktası benim için hiçbir zaman bir meslek planı değildi, kendi hayvanlarımla yaşadığım deneyimler ve onlar için daha fazla şey öğrenme ihtiyacıydı. Zamanla bu merak, hayvanı yalnızca hastalığı üzerinden değil; karakteri, ihtiyaçları, yaşam koşulları ve insanla kurduğu ilişkinin bütünü içinde anlamaya çalıştığım daha geniş bir yolculuğa dönüştü.
Ötanazi kararındaki en zor soru: “Bu kararı gerçekten kimin için veriyoruz?”
Kitabın en zor meselelerinden biri ötanazi. Siz de “Bu kararı gerçekten kimin için ve hangi sebeple veriyoruz?” diye soruyorsunuz. Bir hayvanın yaşamını sonlandırma kararında onun çektiği acıyla insanın kendi korkusu, çaresizliği ve kaybetmekten duyduğu acı nasıl birbirinden ayrılabilir?
Bence ötanazi kararındaki en zor şey, kendi acımızla onun yaşadığı fiziksel acıyı birbirinden net ayırabilmek. Üstelik “iyi ölüm” anlayışımızın ne kadar kültürel olduğunu da unutmamak gerekiyor. Örneğin Amerika’da ötanazi, özellikle yaşam kalitesinin geri dönülemez biçimde düştüğü durumlarda veterinerlik pratiğinin oldukça yerleşik bir parçası. Benim çok yadırgadığım bir şekilde çok daha hızlı ve kolay ötanazi kararı alabiliyorlar. Örneğin hayvanda bir davranış problemi olarak “anksiyete” Amerika’da ötanazi sebebi. Avrupa’da da ötanazi hayvanın acısını sonlandırmanın etik bir seçeneği olarak kabul ediliyor; ancak ülkeden ülkeye yaşamın korunması, doğal ölüme izin verme ve ötanazinin hangi koşullarda kabul edilebilir olduğu konusunda farklı hassasiyetler var.
Bu yüzden kültürel eğilimleri bir yana bırakırsak benim için temel soru şu: Bu kararı gerçekten kimin için ve hangi sebeple veriyoruz? Hayvanın fiziksel acısı mı artık kontrol edilemiyor, yoksa biz onun hastalığına, yaşlanmasına, değişmesine ve yaklaşan ölümüne mi dayanamıyoruz? Veteriner hekimin tıbbi değerlendirmesi burada elbette çok önemli. Ama bize düşen de kendi korkumuzu, çaresizliğimizi ve öğrenilmiş bilgi olarak kanıksadığımız “iyi ölüm” fikrini mümkün olduğunca hayvanın gerçek ihtiyacından ayırmaya çalışmak.
“Kayıp bir birlikteliğin sonu olabilir ama sevginin sonu değil”
Kitabın sonunda kaybı bir birlikteliğin tamamen sona ermesi değil, sevginin başka bir biçimde devam etmesi olarak tarif ediyorsunuz. Bugün hayvanını yeni kaybetmiş ve “Bu acıyla nasıl yaşayacağım?” diye düşünen birine ne söylemek isterdiniz?
Senin iç zamanınla, elele ve acının her gün nasıl değiştiğini izleyerek demek isterdim. Bu acıyı hemen hafifletmek, anlamlandırmak ya da geride bırakmak zorunda değilsin. Çünkü kaybettiğin “sadece bir hayvan” değil; hayatının içinde her gün var olan, seni tanıyan, senin de çok iyi tanıdığın bir yol arkadaşıydı.
Ama zamanla şuna bakmanın bana çok iyi geldiğini söyleyebilirim: O benim hayatımda nereyi dolduruyordu, bende neyi besliyordu? Hangi gölge yanlarımın artık ışığa çıkma zamanı gelmişti? Çünkü kayıpla birlikte yalnızca onu değil, onunla yaşayacağımızı düşündüğümüz geleceği ve kendimizin o ilişkide yaşayan bir tarafını da kaybediyoruz.
Yasın dönüşmeye başladığı yer bence tam da burası. Bir süre sonra anılar yalnızca yokluğun kanıtı olmaktan çıkıp, yaşanmış o ilişkinin zenginliğine dönüşebiliyor.
Kitabın sonunda da söylediğim gibi, kayıp bir birlikteliğin sonu olabilir ama sevginin sonu değil. Sevgi, artık başka bir biçimde var olmaya devam ediyor.
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.

