Celal Güngördü ile Bana Tahir’i Sormayın: Bir insanı hatırlamak, onu tanımaya yeter mi?

YAĞMUR KARAGÖZ | Celal Güngördü, Bana Tahir’i Sormayın romanında bir insanı ne kadar tanıyabileceğimizi; hafıza, kayıp, suçluluk ve suskunluk üzerinden sorguluyor. Güngördü ile Tahir’in tamamlanamayan yüzünü, Ezo’nun geçmişle hesaplaşmasını ve hatırlamanın sınırlarını konuştuk.

·

Kısa Dalga - Bir insanı hatırlamak, onu gerçekten tanımak anlamına gelir mi? İnsan, geçmişte gördükleri kadar görmediklerinden de sorumlu mudur? Celal Güngördü, Bana Tahir’i Sormayın romanında geçmişin peşinden giderken tam da bu soruların etrafında dolaşıyor.

Heykeltıraş Ezo, eline geçen bir gazete parçasından yıllar önce hayatından çıkan Tahir Miraz’ın kemiklerinin bulunduğunu öğrenir. Bu haber, Ezo’yu hem Tahir’in geçmişinin hem de kendi hayatında yüzleşmekten kaçındığı anıların peşine düşürür.

“Bana bir mezar taşı yap, yoksa öleceğim.” Tahir, ölüm haberinin geldiği gece Ezo’nun rüyasına bu sözlerle girer. Ezo, hatırladığı Tahir’in yüzünü taşta bulmaya çalışırken karşısına tek bir Tahir çıkmaz. Her tanıklık, her hatıra ve her suskunluk başka bir yüzü görünür kılar.

Tahir’in hikâyesine Sıla’nın kaybı, Lili’nin hatırası, Alis’in geçmişi ve Van’a kadar uzanan bir aile hafızası eklenir. Böylece roman, bir insanın hikâyesini tamamlamaya çalışırken hafıza, kayıp, suçluluk ve suskunluk üzerine de düşündürüyor.

Celal Güngördü ile Bana Tahir’i Sormayın’ı, Tahir’in tamamlanamayan yüzünü ve geçmişin bugünde bıraktığı izleri konuştuk.

“Yazmaya başladığım yer sanırım bu kuşkuydu”

İlk olarak, Bana Tahir’i Sormayın nasıl ortaya çıktı? Sizi bu hikâyeyi yazmaya götüren, romanın ilk kıvılcımını yaratan şey neydi?

Başlangıçta bir insanın ölümünden sonra geriye kalan şeyleri düşünüyordum: Birkaç eşya, başkalarının birbirini tutmayan hatıraları, belki yıllar sonra öğrenilen bir haber. Bunlardan bir hayat kurulabilir mi? Tahir’in ölümüyle Ezo’nun onu hatırlama biçimi arasındaki uzaklık ilgimi çekti. Sonra soru değişti: Ezo, Tahir’i gerçekten ne kadar tanıyordu? Yazmaya başladığım yer sanırım bu kuşkuydu. Roman ilerledikçe mesele yalnız Tahir’i bulmak olmaktan çıktı; Ezo’nun kendi hayatında neyi görmüş, neyi gözden kaçırmış olduğuna da uzandı.

Kitabı henüz okumamış okurlar için, Bana Tahir’i Sormayın’ı nasıl anlatırsınız? Bu romanın merkezinde sizin için Tahir’in hikâyesi mi, Ezo’nun geçmişe doğru yaptığı yolculuk mu, yoksa ikisinin arasında açılan başka bir hikâye mi var?

Ezo, yıllar önce hayatından çıkan Tahir’in ölümüne ilişkin bir haber alıyor ve onun yüzünü bir mezar taşına işlemeye çalışıyor. Fakat hatırladığı yüz, karşılaştığı her insanın anlattıklarıyla değişiyor. Tahir’in hikâyesiyle Ezo’nunki birbirinden ayrılamıyor bu yüzden. Ezo bir başkasını anlamaya çalışırken kendi kayıplarına, suskunluklarına ve geçmişte verdiği hükümlere de dönmek zorunda kalıyor. Romanın merkezinde, bir insanı tanıdığımızı söylediğimizde aslında ne bildiğimiz sorusu var.

Ölümden geriye kalanlar bir hayatı anlatmaya yeter mi?

Ezo, Tahir’in kemiklerinin yıllar sonra bir kargo kolisiyle babasına teslim edildiğini öğreniyor. Ardından Tahir rüyasına girip “Bana bir mezar taşı yap” diyor ve Tahir’in yüzünü taşta aramaya başlıyor. Tahir’in hikâyesini neden ölüm anından değil, yıllar sonra geriye kalan kemikler, bir gazete haberi ve Ezo’nun hafızasında kalan parçalar üzerinden kurmayı tercih ettiniz?

Çünkü Ezo, Tahir’in ölümüne tanık olmadı. Ona ulaşan şeyler gecikmiş, eksilmiş ve başkalarının elinden geçmiş şeyler. Gazete haberi bir olayı bildiriyor ama bir hayatı anlatmıyor. Kemikler, o hayatın maddi olarak geriye kalan en sarsıcı parçası; yine de Tahir’in kim olduğunu söyleyemiyorlar. Ezo’nun hafızası da aynı ölçüde güvenilir değil. Romanın biçiminin bu uzaklıktan doğması gerekiyordu. Tahir’in sonunu en baştan gösterseydim, Ezo’nun bilmediği bir kesinliği okura vermiş olurdum. Oysa beni ilgilendiren, ölümün ardından gelen bilginin yas tutmaya bile yetmemesiydi.

“Ezo’nun işi Tahir’i aklamak ya da mahkûm etmek değil”

Ezo, hikâyenin bir noktasında, “Kolaylaştırmak istemiyorum ama bir güvercin için ağlayan birinin silahı seçmesine de kolay deyip geçmiyorum” diyor. Roman boyunca da Tahir’i ne yalnızca geçmişiyle ne de daha sonra yaptığı seçimlerle tanımlayabiliyoruz. Bir karakteri anlamaya çalışırken onu aklamadan, yaptıklarına indirgemeden anlatmak arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Tahir’in güvercin için ağlaması, sonraki kararlarını geçersiz kılmaz; o kararlar da güvercin için ağlayan insanı geçmişten silemez. Bence güçlük, bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilmekte. Onun yaşadığı koşulları, öfkesini ve yalnızlığını anlamaya çalışmak, seçtiği yolun sonuçlarına bakmaktan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Ben romanda bir hükmü önceden verip karakterleri o hükmü doğrulayacak biçimde konuşturmak istemedim. Tahir’in kendi içinde de başkalarıyla ilişkilerinde de çelişkileri var. Ezo’nun işi onu aklamak ya da mahkûm etmek değil; hakkında verdiği hükmün hangi eksik bilgiye dayandığını fark etmek.

Tahir’in peşinden giderken açılan başka bir kayıp: Sıla

Sıla ilk bakışta Tahir’in hikâyesinin çevresindeki karakterlerden biri gibi görünürken roman ilerledikçe Ezo’nun asıl büyük kayıplarından biri haline geliyor. Ezo da sonunda Tahir’e bakarken bazen Sıla’ya, bazen kendisine baktığını fark ediyor. Tahir’in peşinden çıkılan yolculuğun aynı zamanda Ezo’nun Sıla’yla ve kendi suçluluk duygusuyla, geçmişiyle yüzleşmesi diyebilir miyiz?

Evet, ama Ezo bu yolculuğa Sıla’yla yüzleşmek için çıkmıyor. Tahir’in ardından giderken Sıla’nın kaybı karşısında kurduğu sessizlik de açılıyor. İki kayıp birbirinin yerine geçmiyor; Ezo’nun onları birbirine karıştırdığı anlar ise kendisi hakkında bir şey söylüyor. Suçluluk bazen insanı ölene yaklaştırır, bazen de onun yerine kendi acısını koymasına yol açar. Ezo’nun bunu fark etmesi önemliydi benim için. Tahir’i anlatma isteğinde yalnız Tahir’e duyduğu yakınlık değil, kendi geçmişine dönme ihtiyacı da var.

Alis: Sevgiyle suskunluk arasındaki sınır

Kitaptaki en özel karakterlerden biri de Alis. Geçmiş hakkında çok şey bilen ama bunları parça parça anlatan bir karakter. Geçmişin suskunluğu yükü üzerinde. Bir yandan Tahir’i eve alan kişi, diğer yandan kızlarına “O sizin abinizdir” diyerek daha en başında bir sınır çiziyor. Yıllar sonra da “Keşkeyle yaşanmaz. Olan şey insanın içinde kalır; geri dönemez” diyor. Alis’i siz nasıl tanımlarsınız?

Alis’in hem kapıyı açıp hem bir sınır çizmesi bana çok insani geliyor. Tahir’i korumak istiyor; aynı zamanda evin içindeki ilişkileri, kızlarını ve belki kendisini de korumaya çalışıyor. Geçmişi parça parça anlatması yalnızca bir sır saklama meselesi değil. Bildiği şeylerin ağırlığıyla yaşamış biri; bazılarını söylemenin neyi değiştireceğinden de emin değil. “Keşkeyle yaşanmaz” derken olanları hafife almıyor bence. Geri alınamayacak bir şeyle yaşamayı öğrenmiş biri konuşuyor. Yine de onun suskunluğunun başkaları üzerinde sonuçları var. Alis’i benim için ilginç kılan da sevgisiyle suskunluğunun birbirinden kolayca ayrılamaması.

“Tahir o dar aralığı kapı sanıyordu”

Biz Lili’yi de Tahir gibi büyük ölçüde başkalarının gözünden tanıyoruz. Tahir’in Lili’ye duyduğu sevgi romanda oldukça yoğun; ancak Lili aynı yoğunlukta bir karşılık vermiyor. Melis de bu ilişkiyi anlatırken “Tahir o dar aralığı kapı sanıyordu” diyor. Tahir’in Lili’ye duyduğu bu karşılıksız ya da karşılığı belirsiz sevgi, onun hikâyesinde nasıl bir yere oturuyor? Tahir’in sonraki seçimlerini ve yaşadığı kırılmayı anlamamız açısından bu ilişkiyi nasıl yorumlarsınız?

Melis’in cümlesi Tahir’in umudunu çok iyi anlatıyor; fakat Lili’nin hissettiklerini bütünüyle bildiğimiz anlamına gelmiyor. Onu da başkalarının anlattıklarından tanıyoruz. Tahir’in sevgisinde Lili’ye yönelen gerçek bir yakınlık var, ama Lili’nin kendisinden beklediğinden fazlasını o ilişkiye yüklediği anlar da var. Bir insanın gösterdiği yakınlığı, ihtiyaç duyduğumuz söze dönüştürebiliyoruz bazen.

Lili’yi Tahir’in sonraki seçimlerinin açıklaması olarak görmüyorum. Bu, hem Lili’ye taşıyamayacağı bir sorumluluk yükler hem de Tahir’in hayatındaki başka kırılmaları siler. İlişki onun yalnızlığını ve bir yere ait olma arzusunu görünür kılıyor. Sonrasında ne yaptığını anlamak için önemli olabilir; tek başına nedenini vermez.

Tahir’in tamamlanamayan yüzü

Ezo roman boyunca Tahir’in yüzünü taşta bulmaya çalışıyor. Fakat finalde taşı bir yüze dönüştürmeden duruyor. Ezo’nun başlangıçtaki “yüzü bulma” arzusundan finalde taşı olduğu yerde bırakmasına uzanan bu değişimi nasıl düşündünüz?

Ezo başlangıçta yüzü yapabilirse Tahir’e karşı bir borcunu ödeyebileceğini düşünüyor olabilir. Fakat her tanıklıkla birlikte taşın üstüne koyacağı çizgiden daha az emin oluyor. Heykeltıraş taşı eksilterek çalışır; bir yüz ortaya çıkarırken başka olasılıkları da geri dönülmez biçimde ortadan kaldırır. Ezo için bu, yaptığı işe ilk kez başka türlü bakmak demek.

Finalde durması Tahir’i unuttuğu ya da ondan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Artık kendi hatırladığı yüzü Tahir’in son yüzüymüş gibi taşa bırakmanın ağırlığını biliyor. Taşın orada kalması da bir eylem; Ezo’nun bildiğiyle bilmediği arasındaki sınırı kabul ettiği an.

Yeni anlatı: Yurtsuzlar Müzesi

Son olarak, Bana Tahir’i Sormayın’ın ardından üzerinde çalıştığınız yeni bir roman ya da başka bir edebiyat projesi var mı? Bundan sonra okurlarınızı nasıl bir çalışma bekliyor?

Yurtsuzlar Müzesi adını verdiğim yeni bir anlatı üzerinde çalışıyorum. Deniz yoluyla göç eden insanların ardından kıyıda kalan eşyalardan ve bu eşyaları korumaya çalışan kişilerden yola çıkıyor. Bir eşya, sahibi hakkında ne anlatabilir; onu saklayan kişi hangi hikâyeyi bilmeden tamamlamaya kalkar? Şimdilik beni meşgul eden sorular bunlar. Metin hâlâ gelişiyor, bu yüzden nasıl bir kitaba dönüşeceğini söylemek için erken.

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.