Defne Suman'dan 'yas'ın romanı: Bizi uyuşukluktan çıkartabilen en kuvvetli mekanizma edebiyat
ÖZGÜR DUYGU DURGUN
Emanet Zaman ile 1900'lerin çok kültürlü İzmir'inde Büyük Yangın zamanlarında gezindik. Kahvaltı Sofrası'nda aile sırları ve saklı kimliklerin izinde bellek yolculukları yaptık. Çember Apartmanı'nda İstanbul'un son 70 yılını kentin Rum ahalisinden Bay Periklis'in anıları ve eski Beyoğlu hikâyeleri eşliğinde dinledik.
Kolektif hafızayla temas kuran romanlarıyla tanıdığımız Defne Suman, kısa süre önce yayımlanan "Rüyaya Benzer" adlı son romanında yine İstanbul'da ama bu kez 90'larda dolaştırıyor bizi.
Suman'ın vazgeçmediği izlekler olan bireysel hafıza, toplumsal travma, kimlik, göç, aidiyet ve aşk bu kez yaşamının son yedi yılını İstanbul'da, son kırk gününü ise arafta geçiren üniversiteli Azra Tekin'in yarım kalan öyküsünün çerçevesini oluşturuyor. Romanda, dönemin politik atmosferi de satır aralarına sızıyor. Sivas katliamının yarattığı dehşet ve acı, Cumartesi Anneleri'nin Galatasaray Meydanı'ndaki metanetli bekleyişi... Ve o karanlık günlerin tanığı gençlerin kimlik arayışı, dostlukta ve acıda kenetlenmelerinin yarattığı benzersiz bağ...
Defne Suman ile yeni romanını ve elbette edebiyatın hafıza taşıyıcısı olma halini, aidiyeti ve köksüzlüğü konuştuk.
Rüyaya Benzer'i yazmaya oturduğunuzda aklınızdaki ilk dürtü neydi?
Defne Suman - Her roman en başta bir hayalet olarak kafamda beliriyor. Belli belirsiz şekiller, fikirler, kimi zaman sesler ve mutlaka yerler. Sanırım her şeyden, duygusundan, hikâyesinden veya karakterlerinden bile önce benim zihnimde romanın geçeceği yer ve sonra da dönemi beliriyor. Romanda, Azra'nın öldüğü Han ve 1993-2000 arasında bir dönem bu romana niyet ederken aklımdaki ilk tohumlardı. Sonra Ada geldi. Enis'in Adası. Ve hemen ardından o adada ateş başında oturmuş bir grup arkadaş. Yıllar önce ölmüş bir dostlarının yasını tutuyor. Böylece yer ve zamandan sonra, esas duygunun yas olacağını da anladım. Oradan açıldı.
Romanın kahramanı Azra Tekin'in ölümünün hikâyesini zamanda geri giderek çözüyoruz. Polisiye bir merakla girdiğimiz romandan bambaşka duygularla ayrılıyoruz. Biraz anlatır mısınız nasıl gelişti kurgu süreci?
Demin de söylediğim gibi, bir yas etrafında buluşmuş arkadaşlardı; ilk fikirlerden biri. Ya da hayalimde beliren ilk imgelerden biri diyelim. Bu arkadaşlar benim şimdi olduğum ellili yaşlarındaydılar ve üniversite yıllarında yitirdikleri Azra'yı anmak üzere gençlik yıllarında çadır kurmaya gittikleri o ıssız adada buluşurlar. Aslında onların, yani altı arkadaşın, Azra'yı hatırladığı bir yelpaze gibi açılan bir kurgu düşünmüştüm. Hem onların yıllar sonra Enis'in adasında bir araya gelişlerinin öyküsü olacaktı hem de Azra'nın ölümü ardındaki sırrı hatırlayarak beraber çözecekleri bir kurgu. Fakat Azra arkadaşlarından öyle çok şey saklamıştı ki kısa sürede onların bu işi çözeceklerini anlamadım. Azra'nın ağzından da duyuyoruz: gizli bir yaşamı daha var. Orada daha politik bir Azra var. Dönemin siyasi tabularına karşı duyarlı bir insan. Sınırlarını şaşıracak kadar duyarlı diyebiliriz çünkü bir anlamda kendini feda ediyor. Ben de sizin gibi, yazarken yavaş yavaş keşfettim onun hangi olaylar dizisi neticesinde asansör boşluğuna düştüğünü.
Azra'nın Cumartesi Anneleri'yle teması, Kürt genci Ali'ye aşık olması, daha önce karşılaşmadığı bir Türkiye gerçeğiyle ilk kez karşılaşmasını sağlıyor. Galiba toplumsal dayanışmayı sağlayan en önemli unsur temas. Bunu kaybeden bir toplumda neler oluyor?
Toplum organik, yaşayan bir şeydir. Onu bireylerin bütünü ve bir o kadar da kendi iç dinamikleri, çelişkileri, kusurları ve nevi şahsına münhasır özellikleri olan bir karakter gibi düşünebiliriz. Ben bugün birey olarak yaşayan diğer varlıklarla ve kendi türümle bağımı, temasımı yitirirsem ne olur? Akli dengemi kaybederim. Şizofreniye sürüklenirim. Gerçekle aramda bir uçurum açılır ve ben oradan aşağı yuvarlanırım. Toplumların başına da benzer şeyler geliyor. Ortadan ikiye yarılıyor. İki ucu birbirine kavuşmayan, gerçekle bağını yitirmiş, yaşamı ve davranışları korkunun yönettiği hastalıklı bir organizmaya dönüşüyor.

Bir yası yaşarken kenetlenmek
Yakın tarihli bir söyleşinizde kolektif trajedilerin insanları birbirine bağlayan bir tarafı olduğunu söylemişsiniz. Günümüz dünyası ise çok farklı. Daha bir uzağız sanki ötekinin acısına da neşesine de. Katılır mısınız bilmem, bizim gibi toplumlarda duygudaşlığı mümkün kılanın genelde trajik nedenler olması bir yanıyla da düşündürücü değil mi?
Bence bu tüm toplumlar ve tüm zamanlar için geçerli. Duygunun yükseldiği noktada buluşuyoruz. Hafızamız hep birlikte örülüyor o yüksek duygusal anlarda. Antropolojik bir gerçek bu. Kazanımlardan daha fazla insanları bir arada tutmaya kadir olan şey, kayıplar. Bu kitapta tam da bunu anlatmaya çalıştım. Azra'nın arkadaşları üniversiteyi bitirip alanlarında başarılı kişilere dönüşselerdi, her biri kendi yoluna giderdi ve kopup dağılırlardı. Ama bir yası beraber yaşadıkları için birbirlerine kenetlendiler. Toplumlar için de bunu söyleyebiliriz. Atom bombası gibi bir felaket yaşamasaydı, Japonya belki bu denli içine kapanmazdı, birbirine bu denli sıkı sarılmazdı. Yahudi soykırımı vücut bulmasaydı, tarihte belki dünyanın tüm Yahudileri bugün birbirlerine böylesine tutunmazlardı.
Bugüne gelince... Dünyada olup biteni her birimizin damağına uygun bir şey pazarlamak üzere kurulu bir algoritma sisteminden aldığımız için hiçbir olayın şiddetini tam olarak algılayamıyoruz. Eşimle ben sabah kahvaltı sofrasında sosyal medyaya bakarken birimiz İran'daki protestoların ve katliamın haberleriyle sarsılırken, ötekimiz ABD'deki ICE zulmünün haberleriyle güne başlıyor. İki yan yanan kişi bile aynı acıya şahitlik edemezken, toplum ya da insanlık nezdinde kayıpların yasını beraber tutmamız iyice imkânsızlaştı. Bir de dünyada olup bitenler öyle çok kanaldan, o kadar hızlı bir biçimde günümüzün içine yağıyor ki birini hazmedemeden diğeri geliyor. Bir süre sonra da artık bilgiyi süzen mekanizma yoruluyor ve sonsuz bir uyuşukluk içinde insanlığın en kederli sahnelerine bakarken buluyoruz kendimizi. Ben bizi bu uyuşukluktan çıkartabilen en kuvvetli mekanizmanın edebiyat olduğuna inanıyorum bu arada. Haberini görüp de geçtiğimiz bir katliamın romanını okuduğumuzda, onun gerçeğine yaklaşabiliyoruz.
''Misyon üstlenen edebiyat kötü edebiyattır''
Bir yazar olarak, kolektif hafıza ile toplumsal bellek ile ilişkiniz yazarlık serüveninizin de bir parçası adeta. Sizce resmi tarihin anlatmadıklarını yeni jenerasyona aktarma misyonunu üstlenebilir mi edebiyat?
Edebiyat bir misyon üstlenmez, üstlendiğinde kötü edebiyat olur. Yazar, içini tırmalayan bir meseleyi öncelikle kendine anlatmak için yazar. Okurun yüreğinde neyin nasıl titreşeceği bir yazarı ilgilendirmemelidir. Öyle olursa bu narsist bir yazış olur. Edebiyat yazarın hayalinde sisler içinden çıkan ve ağır ağır yükselen bir diyarı kağıda dökme çabasıdır. Okuru olsun olmasın, o iç tırmalayan mesele, o hayal kağıda dökülecek, bir sanat formunda vücut bulacaktır. Okura sunmak bu hayali paylaşma isteğidir sadece. Okuru dönüştürmek, hele hele onu eğitmek ya da bilgilendirmek gibi amaçları olamaz edebiyatın. Bizden önceki kuşaklardan bize kalan nedir? Tanpınar'dan, Leyla Erbil'den, Suat Derviş'ten, Uşaklıgil'den, Oğuz Atay'dan, Tomris Uyar'dan, Firuzan'dan bize ne kalmıştır? Onların biz sonraki kuşaklara aktarmak istedikleri bir bellek mi vardı? Hiç sanmıyorum. Onlar iyi hikâye anlatma derdiyle yazdılar. Yaşadıkları dönemi bu sayede biz tatmış olduk. Bellek aktarılmış oldu mu? Oldu ama bunu misyon edinenlerin eserleriyle değil, buna hiç takılmayanların hikâyeleri sayesinde.
Okurunuzdan sürprizlere karşı gözünü kulağını açık tutmasını talep eden bir yaklaşımınız var sanki. ''Kime yazıyorum, okurumdan ne bekliyorum?'' gibi düşüncelere kapılır mısınız?
Her yazar kendine benzer okurlara yazar bence. Ben de okumayı sevdiğim kitaplardan yazıyorum. Kalabalık kastlı, katmanlı, zamanlı, karışık kurgulu kitapları çok seviyorum. Salman Rüşdi, Arundhati Roy, Isabel Allende, Marquez gibi yazarların izinden gidiyorum. Düz kurgu değil, karmaşa. Okur biraz düşünsün, kim kimdir hatırlasın, bağlantıları fark edince, bulmacayı kurgudan önce çözünce edebiyatın o eşsiz doyumuna ulaşsın istiyorum yazarken. Bir de ben bir roman okurken onu her gün okurum. Bir gün içinde onu defalarca elime alırım, otomobil ya da bisiklet sürüyorsam ya da yürüyüşte isem o romana dinleyerek devam ederim. Hikâyeyi günümün içine harman ederim yani. Benim romanlarımın da böyle okunacağını varsayarak yazıyorum. Bir gün bir bölüm okuyup da kitabı ancak sonraki hafta tekrar eline alacak bir okur profili yok aklımda. Bence onlar için zor benim romanlarım. Armağanını pürdikkat okuyanlara veren bir yazışım vardır.
''Edebiyat benim sığınağım''
Peki edebiyat hangisini besliyor sizde; ait olmayı mı, köksüzlüğü mü?
Nostaljik ve romantik bir tip olmadığım kesin. Günlük rutinimi oturtabilirsem, dünyanın pek çok yerinde yaşayabilirim. Arkadaşlarımı ve ailemi önemserim ama onlarla uzaktan da bağ kurabildiğimi biliyorum. Edebiyat benim sığınağım. Bunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Canım bir şeye sıkıldığında, üzüldüğümde ya da telaşlandığımda aklımı o konudan uzaklaştırmak için hemen elime bir kitap alıyorum. Daha akut bir acı duyuyorsam, beni sadece yazmak avutuyor; ağrımı ancak yazma eylemi azaltıyor. Bunların çocukluktan kalma alışkanlıklar olduğunu keşfettim. Çocukken de ne zaman üzülsem, kendimi yatağıma atardım, elime bir kitap alırdım veya masamın başına geçerdim, saman kağıtlara tükenmez kalemle harıl harıl yazardım. Bu yüzden edebiyat okurluğu ve yazarlığı için yerden ve yaştan bağımsız olarak sığınak sözcüğünü kullanıyorum. Merhem de olabilir. Beslemekten çok teskin eden bir işlevi var bende edebiyatın.
Siz ayrıca yoga eğitmenliği de yapıyorsunuz. İstanbul-Atina arasında ve bazen de dünyanın farklı noktalarında seyahat ederken yazmak daha meşakkatli olmuyor mu?
Günüme daima yoga ile başlıyorum. Aklıma üşüşen milyonlarca düşünceyi sakince izlemek ve gereksizleri süzmek yoga sayesinde mümkün oluyor. Yogayı öğretmek ise bu büyülü ve etkili sistemi diğer insanlarla paylaşma isteğimin devamı. Aslında yazmakla ilgili söylediğim şeyleri burada da yineleyebilirim. Ben yazmayı da yogayı da öyle çok seviyorum ki onları bana benzer insanlarla paylaşmak istiyorum. Seyahat kanımda var herhalde; hareketsiz kalınca kaynaklarım kuruyor. Yer değiştirdikçe daha üretken oluyorum. Günlük hayatın rutininin içine hapsolduğum sabit yaşam dönemlerinde yazmak zorlaşıyor.
Ufukta yeni roman var mı?
Yeni romanla uğraşıyorum tabii. İlk taslağını elle yazdım, bitirdim. Şimdi sıfırdan ve bu defa bilgisayara yazıyorum. Bir yandan Rüyaya Benzer İngilizceye tercüme ediliyor. Çevirmenim Betsy Göksel bana her hafta bir bölüm yolluyor. O bölümleri okuyup fikirlerimi ona gönderiyorum. 2027 başında Yitik Ülke adlı öykü kitabım İngilizcede yayımlanacak. Londra'daki editörümle öyküler üzerinde çalışıyoruz. Ufukta şimdilik bunlar var.
Kaynak:Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.