Erkan Baş'tan Gökçek yorumu: İktidar, miadı dolmuş, maliyeti yüksek isimlerden kurtuluyor

BURAK SOYER | TİP Genel Başkanı Erkan Baş, gündeme ve gelecek seçimlere dair sorularımızı yanıtladı. Baş, "Geçtiğimiz seçimin önemli bir kırılma yarattığını da görmek zorundayız. TİP’e verilen oyların 'Saray Rejimi'ne karşı mücadeleyi güçlendirdiğini artık tüm halkımız biliyor" dedi.

·

BURAK SOYER

Kısa Dalga’nın gündeme ve gelecek seçimlere dair sorularını yanıtlayan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, “Geçtiğimiz seçimin önemli bir kırılma yarattığını da görmek zorundayız. TİP’e verilen oyların “Saray Rejimi”ne karşı mücadeleyi güçlendirdiğini artık tüm halkımız biliyor. Bu nedenle yurttaşlığın seçmen kimliğine hapsolmaması gerektiğini anlatabilmek ve bu yurttaş desteğinin siyasal mücadeleye güç verecek biçimde birikmesini sağlayacak yollar bulabilmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu iki başlık üzerinde anlamlı sonuçlar alabildiğimizde, TİP elbette yurttaşlarımızın akıllarının, gönüllerin partisi olacak. Bu çok kıymetli ama pusuladaki partisi de olacak” dedi.

TİP lideri Baş ile yaptığımız yazılı mülakat şöyle:

“Çerçeve Yasa”, mecliste büyük çoğunlukla kabul edildikten sonra hem muhalefette hem de iktidar cephesinde, kulislerde erken seçim yavaş yavaş dillendirilmeye başladı. Cumhur İttifakı, devrilmeden önceki “Altılı Masa” ve DEM Parti gibi “kemik seçmen”e sahip partiler dışında yurttaşlar TİP’in meclisteki tutumunu da beğeniyor. 2023’te, 1965’teki seçimlerden sonra sosyalist bir parti olarak yüzde 1.76 oy alarak dört milletvekili çıkardınız. TİP, halkın nezdinde, gözle görülür bir şekilde olumlu karşılansa da sandıkta neden daha fazla oy alamıyor?

2023 yılındaki seçimlerinin hâlâ derli toplu bir muhasebesinin yapılmadığı kanaatindeyiz. Her seçim, bir sonraki döneme dair önemli ipuçları ve yol haritaları taşır. Sizin de sözünü etmiş olduğunuz gibi Türkiye İşçi Partisi yalnızca memleketin yarısında seçime girerek bir milyona yakın oy aldı. Tüm Türkiye’de seçime girmiş olduğumuz senaryoda bu oranın %2,5-3’e yakın bir düzeyde seyrettiğini ölçümlerde görebiliyorduk. Bu destek hiç şüphe yok ki TİP’in “Saray Rejimi” ile uzlaşmaz hattının ve “Saray Rejimi”ni yıkmak için taşıdığı sarsılmaz kararlılığının bir sonucuydu. Bugün de aynı kararlılıkla mücadele etmeye devam ediyoruz.

Seçmenlere dair vurgunuzun önemli olduğu kanaatindeyim. Meseleyi seçmen kavramı üzerinden değerlendirirsek bu değerlendirme bir düzeyde anlaşılabilir ancak biz esasında bu kavramı tartışmaya açan bir mücadele hattını savunuyoruz. Elbette her bir yurttaş seçimlerde oy vererek seçmen hâline gelebilir. Hiç şüphe yok ki bu durum siyasal katılımın önemli başlıklarından biridir ama ne yazık ki Türkiye’de siyasal düzen, yurttaşı yalnızca seçmen kavramına hapsetmek istediği için yurttaş sandık başına gittiğinde yurttaş olarak değil, seçmen olarak oy kullanmaya mecbur hissediyor kendini. Bu yüzden de “stratejik oy” gibi “Oylar boşa gider” masalları gibi bir sürü yalanlar türüyor. Hatırlayalım, İstanbul’da, Antalya’da, İzmir’de, Eskişehir’de TİP’e oy vermek isteyen yurttaşları “stratejik oy” yalanıyla başka siyasi partilere oy vermeye çağırdılar. İstanbul’da, Antalya’da, İzmir’de kıl payı ile bir İGDAŞ emekçisini, bir turizm emekçisini, bir basın emekçisini Meclis’e taşıyamadık. O arkadaşlarımız hâlâ bugün “Saray Rejimi”ni yıkmak için memleketin dört yanında mücadele etmeye devam ediyorlar. Peki bu arkadaşlarımıza verilmeyen oylar boşa gitmedi de ne oldu? Üzülerek söylüyorum, o oylar tıpış tıpış AKP’ye gitti. Bu ablukanın içinde halkımız ellerinde yalnızca seçmen kimliklerinin olduğunu düşünüyorlar ve bundan hareketle o gün en etkili olacağını düşündükleri tercihi yapmak istiyorlar. Bu gayet anlaşılabilir bir şey ama geçtiğimiz seçimin önemli bir kırılma yarattığını da görmek zorundayız. TİP’e verilen oyların “Saray Rejimi”ne karşı mücadeleyi güçlendirdiğini artık tüm halkımız biliyor. Bu nedenle yurttaşlığın seçmen kimliğine hapsolmaması gerektiğini anlatabilmek ve bu yurttaş desteğinin siyasal mücadeleye güç verecek biçimde birikmesini sağlayacak yollar bulabilmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu iki başlık üzerinde anlamlı sonuçlar alabildiğimizde, TİP elbette yurttaşlarımızın akıllarının, gönüllerin partisi olacak. Bu çok kıymetli ama pusuladaki partisi de olacak.

Sağcılaşan siyasete karşı yeni program hazırlıyoruz

Yeni Parti’nin kurulmasının ardından Özgür Özel’in, “Atatürk'le sorunu olmayan, Misak-ı Millî sınırlarıyla sorunu olmayan, Cumhuriyet'le sorunu olmayan tüm demokratları Türkiye İttifakı'nda kucaklamaya, birlikte iktidara yürümeye davet ediyorum” çağrısıyla daha da netleşen bir muhalefet ortamında “sol”un kendisinin değil ama kendini “sol”da gören yurttaşların bir sorgulamaya gitmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Kendini solda gören yurttaşlarımızın yalnızca bu çağrı ile ilgili değil siyasal düzenin bütününe yönelik derin bir sorgulama içinde olduğu açık. Bu nedenle bu sorgulama yalnızca Yeni Parti üzerinden okunamayacaktır. Çağrıya gelecek olursak, “Saray Rejimi”nin yargıyı bir siyasal mühendislik aracı olarak kullanması ile birlikte her sabah yepyeni bir operasyon haberi ile gün başlıyoruz. Tüm bu operasyonlara karşı partimiz19 Mart sürecinden mutlak butlan kararına kadar sokaklarda, meydanlarda halkın iradesinin önünde hiçbir gücün olamayacağını ve bu müdahale girişimlerine karşı takınılması gereken tavrın ne olması gerektiğini gösterdi. Bu nedenle biz sokaklarda, meydanlarda hatta hapishanelerde bir araya geldiğimiz arkadaşlarımızla ilişkimizi ve dayanışmamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Türkiye İttifakı, sorunuzun yanıtı aslında. Bir önceki soruda vurgulamış olduğunuz “Altılı Masa” deneyimini nasıl değerlendirdiğine göre değişecektir. Cumhuriyet ile sorunu olmayan tüm demokratlara yönelik çağrı örneğin “Altılı Masa”yı oluşturan siyasi partileri de içerir mi? İçeriyor gibi görünüyor. Öyleyse bu çağrının “Altılı Masa” bileşimden farkı nerede olacaktır? Daha da ileri götürelim, bu çağrı CHP’yi içeriyor mu? “Saray Rejimi”nin operasyonuyla göreve getirilmiş butlan yönetimi de Cumhuriyetle sorunu olmadığını ifade eden bir siyasal çizgi taşıdıklarını iddia edebilir. Dolayısıyla biz daha net ayrımların bulunması gerektiğini savunuyoruz. Elbette geniş bir mücadele birlikteliğine ihtiyaç olduğu açık ama bunun ne şartlarda ne şekilde yapılacağı hayli önemlidir. O yüzden “Saray Rejimi”ne karakterini veren şeyler ne ise onları ortadan kaldıracak koşulların netleştirilmesi gerekir. Bugün “Saray Rejimi”, karşı devrimci yönelimini yoğunlaştırarak inşasını tamamlamış ve bildiğimiz Cumhuriyeti tüm kurumlarını dönüştürerek fiilen ortadan kaldırmış, varlığını kâğıt üzerinde sürdürür duruma getirmiş durumdadır. Bu tespit bize halkın gerçek direnişinin nasıl örülmesi gerektiğini de gösteriyor. Patronların ve emperyalizmin “Saray Rejimi”yle Türkiye’ye çizdiği yol siyasetin bütün unsurlarını sağcılaştırıyor. Bu düzen ile barışık tüm unsurlar er ya da geç teslim olma noktasına itiliyor. Bu yüzden biz “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm” çizgisinde bir direniş örgütlemenin sorumluluğunun farkındayız. Sağcılaşan, yüzünü sağa döndükçe teslim alınmaya açık hale gelen siyaset karşısında gerçek direnişin güvencesi olacak bir program için detaylı bir hazırlık içindeyiz.

erkan-bas-1

"Saray Rejimi”nin çözüm umudunu kendi çıkarına alet etmesine izin vermeyeceğiz"

Konuya “Çerçeve Yasa”dan girdik. Oradan devam edelim. Siz genel olarak “Çerçeve Yasa”yı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürt sorununun çözülmesi ülkemizin eşitlik ve barış içerisinde yaşaması için en önemli ihtiyaçlardan biridir. TİP, tarihsel ve siyasal görevi olarak her zaman barıştan yana tavır almış, çözümün kapalı kapılar arkasında değil halkın gözleri önünde ve Meclis zemininde üretilmesi gerektiğini savunan bir partidir. Sorunun adını koymaktan dahi kaçarak “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlanan bu sürece ilişkin tüm eleştirilerimize rağmen, halk adına tanık ve müdahil olmak, öneri ve itirazlarımızı dile getirmek ve barış ihtimalini güçlendirmek üzere Meclis’te kurulan komisyonda yer aldık. Komisyon sonuç raporuna ise tüm eleştirilerimizi kamuoyuyla paylaşarak hayır oyu verdik. Rapor üzerinden geçen neredeyse altı aya rağmen AYM-AİHM kararlarının uygulanması, kayyumların kaldırılması, hasta tutsakların serbest bırakılması gibi çok basit adımlar hayata geçirilmedi ve şu ana kadar çözüme hizmet edecek tek bir somut adım dahi atılmadı. Bu çerçeve yasa tüm itirazlara rağmen yine kapalı kapılar ardında görüşülerek hazırlandı ve kamuoyunun bilgilendirilmesinin ve konunun tartışılmasının önüne geçildi. Yasanın kişiler arasında eşitlik ilkesine aykırılıklar içermesi ile bazı yargısal yetkilerin yürütmeye bağlı oluşturulacak kurullara devredilmesi ve siyaset yasakları içermesi barışın toplumsallaşmasının önündeki engeller olduğunu da açıkça tespit ediyoruz. Daha önce defalarca kez ifade ettiğimiz gibi Kürt sorunu, sadece çatışmaların durması ve silahların susması değil, onu içeren şekilde ama daha da fazla demokrasi ve özgürlükler sorunudur. Ülkede demokratikleşme sağlanmadan ve buna ilişkin somut adımlar atılmadan, yalnızca ceza ve infaz düzenlemesine ilişkin bir yasayla kalıcı barışın tesisi mümkün değildir. Bu noktada çerçeve yasa silahların susmasını ve demokratik siyaset yapmayı isteyen muhataplarının, şerhleriyle birlikte onay verdiği bir düzenleme olarak önümüze geldi. Biz de şerhlerimizle birlikte bu onayı dikkate alarak TBMM’nin çözüm zemini olarak görülmesini başından beri dile getirmemiz ve barış yolunda atılacak somut adımlara destek vereceğimizi sürecin başında ilan etmemiz nedeniyle çerçeve yasaya sıraladığımız eksiklikler ve eleştiriler şerh olmak üzere evet oyu kullandık. Halkımızın bu sürece ilişkin eleştirilerimizin dayanağı olan kaygılarını da gayet iyi anlıyoruz. Bu yüzden “Saray Rejimi”nin çözüm umudunu kendi çıkarına alet etmesine izin vermeyeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barış, adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinden asla vazgeçmeyeceğiz. Bu mücadelenin “Saray Rejimi”ne karşı sürdürüleceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Almanya’nın en önemli solcu gazetelerinden Die Junge Welt’in genel yayın yönetmeni, Türkiye uzmanı Nick Brauns’la “Çerçeve Yasa”yla ilgili yaptığım röportajda, Brauns yasayı, “Hükümetin süreçteki amacı, iktidarını ve bölgesel güç olma hırslarını güvenceye almak,” şeklinde değerlendirmişti. Yasaya “evet” diyen muhalefet partileri, muhalif gazeteciler, uzmanlarda da bunun sadece bir ilk adım olduğu, en Türkiye’nin demokratikleşmesi için henüz bir anlam ifade etmediği, en büyük sorunun da toplumsallaştırılmadığı yönünde ortak bir fikir oluştu. Bundan sonra yeni çözüm sürecinde nasıl bir yol haritası izlenmeli?

Sürece ilişkin kamuoyu ile de paylaştığımız eleştirilerden en önemlisi sürecin toplumsallaştırılmadığıydı. Ateşkesin barışın ön koşulu olduğunu ama her ateşkesin kalıcı, adil bir barışı tesis etmeye yeterli olmayacağını pek çok kez vurguladık. Barış, demokratikleşme ile bir arada yürütülmesi gereken bir süreç. Bir yanda yargı operasyonları, seçilmişlere yönelik artan baskılar devam ederken toplumsal bir barışın inşa edilmesi mümkün değil. Bu nedenle bu süreç iktidarın ajandasını değil barışın gerekliliklerini yerine getirmek durumunda. Komisyon raporuna ilişkin hazırlamış olduğumuz detaylı şerh de barışın demokratikleşme ile birlikte el ele nasıl yürütülmesi gerektiğine dair önemli değerlendirmeler içeriyordu, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmadığı, kayyum uygulamalarının devam ettiği, barış akademisyenlerinin görevine iade edilmediği bir düzlemde sürecin toplumsallaşmasından söz etmek de güç görünüyor. Meclis bu konuda önemli başlangıç adımı olabilirdi ancak Meclis çalışmalarını da ne yazık ki Kürt sorununu adını dahi koymaktan imtina ettikleri bu sürece uygun olarak kapalı kapılar arkasında yürüttüler. Tüm bunlardan hareketle çizilecek yol haritası, bir yasal düzenlemeye ihtiyaç dahi bulunmayan başlıklarda somut adımlar atılması üzerine inşa edilmeli.

"İktidar, miadı dolmuş, maliyeti yüksek isimlerden kurtuluyor"

Son iki yıldır yapılan anketlerde, yurttaşlar arasında Türkiye’nin en büyük sorununun ekonomi olduğunu görüyoruz. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca asgari ücretli, emekli kayıt dışı çalışan ve daha fazla insan var. Diğer taraftan da başını alıp gitmiş bir hukuksuzluk var. Biri hakkında soruşturma açılması, gözaltına alınması, hapse atılması artık vaka-ı adiyeden oldu. Buna son olarak tarikatlar ve Melih Gökçek gibi AKP’li ya da AKP’ye yakın kesimler de dahil oldu ancak ben bunun, “AKP’lilere de operasyon yapılıyor” imajının arkasında, Erdoğan’ın mutlak iktidarı için “harcanabilecek kişiler”e yapılan operasyonlar olduğu kanısındayım. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde elimizde ne kalıyor? Ve asıl meselelerin çözümü için ne yapmak gerekiyor?

Türkiye’de bu düzeydeki hiçbir yargı operasyonun siyasi iradeden bağımsız olamayacağını bilecek kadar tecrübemiz var. Toplumun geniş kesimlerine dönük bu sindirme politikasının yalnızca muhalif siyasiler, muhalif gazeteciler, muhalif komedyenlerle sınırlı kalmadığını görmüş olduk. Tarikatlar ve Melih Gökçek’e yönelik soruşturmalar, tam da sizin ifade ettiğiniz gibi hem bu operasyonların sadece muhalefete yönelik olmadığı intibasını güçlendirmeye yarıyor hem de birtakım miadı dolmuş, maliyeti yüksek isimlerden de kurtulmaya imkân tanıyor. Belediyelere yönelik soruşturmalar başladığında Melih Gökçek’in yargılanmadığı bir ülkede hiçbir belediye başkanına yolsuzluk soruşturması yapılamaz demiştim. Tam da bu savdan hareketle Gökçeklere yönelik birtakım soruşturmalar başlatıldı. İktidar bu sayede kurumsal muhalefete dönük baskı ve tahakküm dozunu artıyor, toplumsal muhalefete operasyonların meşruiyetine dair bir rıza inşasına teşebbüse ediyor, iktidar içi odaklara da içerideki güç mücadelesinde doğru yerde durmaları için uyarıda bulunuyor. Tüm bu yargı operasyonları Türkiye’nin gerçek sorunlarını gizlemeye ve perdelemeye yarıyor. Bu yüzden açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca asgari ücretli, yoksulluk sınırındaki emekliler ve kayıt dışı çalışmak durumunda kalan emekçiler bu memleketin asli gündemi haline gelmek durumundadır. Boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur denirdi eskiden, tenceremiz boş ancak bunu konuşmaya sıra gelmesin diye iktidar olağanüstü bir gayret içinde. Bu meselelerin çözümü için üzerimize düşen belli. Abluka ne kadar genişlerse ablukanın dışındakiler için baskı ve korku artar ama ablukanın içindekiler daha geniş bir hareket imkânına sahip olur. O yüzden bu ablukayı dağıtmak için sıramızı beklemeden mücadele etmek, boş tencereyi öncelikli bir gündem haline getirmek zorundayız.

erkan-bas-3

Bu belirsizlik özellikle gençler arasında büyük bir umutsuzluğa neden oluyor. Özellikle Z Kuşağı üzerinde büyük bir baskı var ve bu kuşak önümüzdeki seçimlerde büyük bir rol oynayacak. Gençlerin sorunları için ayrı bir çalışmanız var mı?

Sizin sorunuzdan hareketle değil ama siyasette gençler ne hikmetse hep ilk oylarını kullanacakları zaman gündeme geliyor. Biz son bir yılda Türkiye’de büyük ses getiren iki büyük kampanya yaptık. Bunlardan biri MESEM diğeri ise bir öğün yemek kampanyasıydı. Bugün öğrencilerine bir öğün sağlıklı, ücretsiz yemeği bırakın okullarına sabun koyamayan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Okullar temizlenmediği için, velilerin dönüşümlü olarak sınıfları temizlediği bir gerçeklik var. Bu ülkenin kaynakları da imkânları da öğrencilerine bir öğün sağlıklı ve ücretsiz yemek sunmaya yeter. Yeter ki bunu gerçekleştirebilecek bir siyasi irade olsun. Diğer yandan MESEM adı verilen bir kölelik ve ölüm düzeni var bu ülkede. Kaç evladımızı, kaç çocuğumuzu patronların zengin edildiği bu kölelik düzeninde kaybettik. Hâlâ tek bir adım atılmadı. Bu çocuklar henüz oy kullanamadıkları için, henüz ilk oylarını veremeyecekleri için birilerinin gündemi olmayabilir ama bizim en öncelikli gündemlerimizden biri. Bu iki kampanyayı da çocuklarımızı açlığa ve ölüme mahkûm eden bu düzeni ortadan kaldırana dek sürdürmeye devam edeceğiz. Gençliği yalnızca bu iki kampanya ile ele almıyoruz elbette. Bugün gençlere geleceksiz bir düzen dayatılıyor, işsizlik bir kader olarak sunuluyor, imkânı veya fırsatı olan gençler memleketi terk etmek zorunda bırakılıyor. Sanıyorum Türkiye’nin en genç partilerinden biriyiz. Gençlerin parti yönetimlerinde görev üstlendiği sorumluluk aldığı bir partiyiz çünkü gençlerin mücadelenin bir izleyicisi değil doğrudan mücadelenin asli bir unsuru olması gerektiğini biliyoruz. 19 Mart’ta barikatı yıkan Beyazıt’taki gençlerin tüm memlekete nasıl umut olduğunu hep birlikte gördük, o barikat yıkıldı şimdi de gençlerin öncülüğünde “Saray Rejimi” yıkılmalı.

İttifaklar: Yapılması gerekende tereddüt etmeyiz

Erken ya da yapılacağı zaman herhangi bir ittifaka sıcak bakıyor musunuz?

Seçimlere ilişkin bugünden yapılacak bir değerlendirmenin sağlıklı olmayacağı kanaatindeyiz. Biz seçimler yarın yapılacakmışçasına hazırlıklarımıza ve çalışmalarımıza ağırlık verdik. Mahalle mahalle, ilçe ilçe, il il çalışıyor, çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Son günlerde basına yansıyan haberlerden de görüldüğü üzere seçim kanununda kimi değişiklikler yapılması öngörülüyor. Bildiğiniz üzere 2023 seçimleri öncesinde de iktidar seçim ittifaklarının önünü kesmek, başarısını azaltmak için seçim yasasında değişiklik yapmıştı ve biz de seçim stratejimizi bu hamleyi karşılamak üzerine kurgulamıştık. Yarın yapılacak yeni bir değişikliğin nasıl bir tablo ortaya çıkaracağını bugünden kestirmek güç ancak ittifak konusu özelinde şimdiden şunu söyleyebiliriz: Türkiye İşçi Partisi, “Saray Rejimi” ile mücadelesini sürdürmek, halkımızın bu iradeye karşı desteğini karşılıksız bırakmamak için yapılması gereken ne varsa onu yapmak konusunda tereddüt etmeyecektir. 24 yıllık bu baskıya, tahakküme karşı teslim olmayan milyonların umudu olacak bir seçeneği inşa etmek için var gücüyle çalışmaya devam edecektir.

Kaynak: Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.