Taşrada 'öteki' daha çıplaktır
ÖZGÜR DUYGU DURGUN
Taşra anlatılmaz, yaşanır. Önce insanı kucaklar. Hani, uzundur ziyaretine gitmediğiniz bir aile büyüğünün tüm kuvvetiyle göğsüne bastırması gibi. Boğulacaksın hissi gelir. Zaman mıdır geçen orada, ömür mü bilinmez. Ona mahsus, taşra sıkıntısı diye bir kavram boşuna icat edilmemiştir. Taşranın cinsiyeti erkek, insanı alıngan, yolları çamurludur.
Bir yanlış anlamalar ve yanlış anlaşılmalar manzumesidir taşra. Herkes iyi ve zararsız görünür aslında. Muhafazakarlık zırhıyla kuşanmıştır ancak en olmadık yasak ilişkileri de örtüp saklamakta maharetlidir. Kan davaları, adam/kadın kaçırmalar ve kan donduran cinayetlerin olay yeridir. Sessiz tanıkları çoktur.
Herkesin birbirini tanıdığı ama kimsenin birbirine gerçekten dokunmadığı taşranın karmaşık hallerini Özgür Çırak'ın yeni romanında bulmak mümkün. Çırak, 1982 doğumlu bir edebiyatçı. Yaşamını ve yazarlık uğraşısını İzmir'de sürdürüyor. Aynı zamanda Türkçe öğretmeni ve bağımsız bir kültür-sanat mekanının ortağı. 2019’da Notabene Yayınları’ndan çıkan ilk öykü kitabı Sıcacık Bir Ev ile 2020 Türkan Saylan Sanat Ödülü’nü alan Çırak, 2021 yılında Ormandan Gece Gelen isimli novellasını yayımladı. Ardından 2023 yılında İletişim Yayınları’ndan Biz de Yarın Güleriz isimli öykü kitabı çıktı. Çırak'ın son romanı Baksan Herkes İyi bu yıl İletişim Yayınları'nca okurlara sunuldu.
Kemal Tahir - Bir Fırtına Dindi ve Tarık Buğra - Romanını Arayan Adam isimli iki biyografik romanı da olan Özgür Çırak, yeni kitabında 12 Eylül'ün ertesinde, 90'ların alacakaranlığını yaşayan bir nahiyede hırs, intikam ve öfkeyle büyüyen bir trajedi kurgulamış. Karanlığı büyütenler, nefsine yenilenler, rant hırsıyla kavrulanlar, gerçeğe 'kör yargıçlar' ve 'öteki' olmanın yükünü taşıyanlar eşliğinde bir taşra hikayesi...
Dönemin Türkiyesine Anadolu'nun puslu bir nahiyesinden bakan romana dair yazarı Özgür Çırak ile konuştuk...

Şehir 'öteki'ni karnında saklar
Okul müdürü Sönmez Hoca, jandarma komutanı Muhsin Kara ve müteahhit İlhami Kemal Öz'ün yolları 12 Eylül'ü izleyen dönemde Anadolu'da bir nahiyede kesişiyor. Kasaba ile köy arası sıkışmış bir taşra ortamı romanınızın başat unsuru. Bu arada kalmışlığın edebiyatınız için anlamından bahsederek başlayalım mı?
Taşraya her şey biraz gecikir. Bu ihtilal bile olsa. Lakin bir kere geldi mi de kolay kolay gidilmez taşradan. Varılması zor, terki daha zor olana taşra denir. Baksan Herkes İyi de ihtilalin geç geldiği ama doksanlı yıllarda bile bunun sezildiği bir mekana açılıyor. Nahiye, siyasi haritada bir geçişe tekabül ediyor, aslında bu romanda mekan bir ilçe, çünkü bir jandarma komutanı var lakin, hep ilçe tekrarına düşmemek için arada nahiye sözünü kullandım.
Taşrada bütün yerleşim yerleri birbirine çok benzediğinden kavramsal karşılıkları (kasaba, nahiye, ilçe vs.) kağıt üstünde kaldığını düşünüyorum. Sizin soruyu sorarken kurmaya çalıştığınız arada kalmışlıkla ilgili değildi seçimim. Ama nihayet gerçeklik inşa edilen bir şey olduğuna göre, nahiye meselesine bir arada kalmışlık penceresinden bakmak da ayrı bir lezzet verebilir metne.
Türkiye'de en absürt olaylar, en vahşi cinayetler, aile içi ensest gibi olaylar romanınızdaki nahiye gibi neden genellikle alacakaranlıktaki yerlerde yaşanır?
İnsan defolu bir canlı. Hatta kendini diğer hayvanlardan ayırıp kendine "insan" dediği anda da bu arızayı söze dökmüş oldu. Büyük şehirler de en az küçük yerler kadar leş artık. Medeniyet yükseldikçe barbarlık da şaha kalkıyor maalesef. Küçük yerlerdeki karanlığın örtülmesi ise erilliğin kolektif sakınımıyla ilgili. Yarın benim de başıma gelirse, sanki katil maktul gibi tınlıyor bu cümle. Birileri de beni korusun diyedir taşrada trajik olaylara karşı üç maymunun oynanması.
Ülkeyi 12 Eylül rejimine adım adım getiren süreç anlatılıyor romanda. Neden özellikle bu döneme odaklandınız?
Her ihtilal hem bir iktidar paylaşım savaşı hem de bir sermaye transferi aslında. Ayrıca iki kutuplu dünyada ülkelerin sola kaymasını engelleyen de bir takoz görevi gördü askeri darbeler. Nasıl ki 27 Mayıs, Adnan Menderesci taşra-eşraf bürokrasisi yerine laik-Atatürkçü bürokrasiyi tekrar göreve getirdiyse, 12 Mart da yine hem asker içinde sola meyilli komutanları bypass ederken bir yandan da dümeni ülkedeki sol varlığı kırmaya döndürdü.
12 Eylül'le beraber de aslında emperyalizmin hep gündeminde olan "Yeşil Kuşak" muhafazakar ama demokrat, hoş şimdi artık yalnızca muhafazakar ve öfkeli, 2000'li yılların da mimarı oldu. Toplumlar kendi başlarına iyi, kötü, muhafazakar, özgürlükçü olmazlar. Örgütlü yapılar, politik uyanış ve halkla temas etme becerisi halkları özgürlükçü, muhafazakar, devrimci, gerici vs yapar. O sebeple bizim toplumumuz da her şeye gebeydi, yarışı maalesef ihtilaller kazandı
Bu hikayede Maraş Katliamı'ndan sonra yerini yurdunu bırakıp nahiyeye sığınan Aleviler de var. Çeperde yaşayan Romanlar da. Taşrada öteki olmanın başka türlü bir ağırlığı olmalı?
Büyük şehirlerde, "öteki" kendi gibileri bulmakta zorlansa da adapte olabiliyor. İstanbul'a gidin Alevilerin yoğun yaşadığı mahalleler bulabilirsiniz, ya da Karadenizliyseniz, Karadenizlilerin yoğun yaşadığı bir mahalle muhakkak vardır. Büyük şehirler bu sebeple "öteki"ni de karnında saklamayı bilir. Ama küçük bir yere gittiğinizde soy sop, inanç, cinsiyet, geçmiş muhakkak deşilecek, taşranın pek de bilge olmayan kör yargıcı tarafından yargılanacaksınızdır. Küçük yerler pek geçirgen olmayan bir hücre duvarıyla örülüdür. Bazı amentüleri vardır, o hücre duvarını aşabilmek için.
Temsilen askerlik görevim için gittiğim bir taşra kentinde, sürekli yemek yemeye gittiğim pidecinin, "Hocam sizden önce de bir asteğmen öğretmen vardı, sizden iyi olmasın Aleviydi ama iyiydi" demesini hiç unutmamam.
Bu ve buna benzer, salt Alevilik üzerinden değil Türkiye'deki kalabalıklar içinde "az" olan ötekilerin benzer sınavlardan geçtiği aşikar. Ben de Baksan Herkes İyi meselesini Maraş katliamından kaçan bir ailenin fertlerine ve aslında taşrada herkesin birbirine gizli bir nefretle bakan o "taşranın gözü"nden anlatmak istedim.

Aç kurtların uluduğu bir ormandayız
Romandaki karakterler görünüşte sıradan, normal insanlar ancak neredeyse hepsinin karanlık bir tarafı var, hatta en masum olması gereken lise öğrencisinin bile. Masumiyet kaybı ve kötülüğün sıradanlaşması üzerine konuşalım mı biraz ?
Hepimiz bir performans toplumunun mağdurlarıyız. Bizi sürekli izleyen bir gözü doyurmak zorundayız. Bu aslında post kapitalizmin icat ettiği psikopolitika. Baksan Herkes İyi'de metafetişizmi (o çok katlı yapılarda ev sahibi olma isteği), makama uygun davranma (Muhsin Kara'nın performansı, kabul edilme (Gün'ün masumiyetini yitirmesi) gibi çok da çağa içkin bir dönüşümü izliyoruz.
Biz üretim ve mülkiyet ilişkileri açısından gece ve gündüz aç kurtların uluduğu bir ormandayız. Haliyle bu ormanda yaşarken kıyıcılığı da öğreniyoruz. Performans toplumunda sürekli bastırmamız gereken arzularımız görünmez oluyor, korkularımızla yüzleşmek istediğimizde elimizden tutan, bizi kuşatıp kollayan bir ortam yok maalesef. Haliyle kötülük (teorik olarak iyi ve kötü yoktur) bir yan ürün. Ben bu yan ürünü gösterirken aslında günlük hayat içerisindeki şiddetin görünmez kılındığını, her şeyin yolunda gittiğine dair yanılsamayı anlatmaya çalıştım. Bu sebeple de romanın adı "Baksan Herkes İyi" oldu.
Kişisel hayatınızda deneyimlediğiniz bir yer var mı romandakine benzer?
Küçük bir yerde doğdum, ilk gençliğe bu küçük şehirde adım attım. Baksan Herkes İyi'yi yazarken doğup büyüdüğüm şehrin sokakları, yapıları, çarşıları bana yol gösterdi ama bunun dışında romanın anlattığı hikaye bütün bütüne kurmacadır. Şiirde dediği gibi Edip Cansever'in "Çocukluk gökyüzü gibi, hiçbir yere gitmiyor." Çocukluğumuzun geçtiği şehirler de bir romanın karakteri olabiliyor, mekan değil de karakter gibi düşünüyorum ben taşrayı. Elli ayaklı, aklı fikri olan, hatta etki alanı güçlü bir karakter.
Romanınız zaman zaman teatral zaman zaman da sinematografik bir anlatıma sahip olmasıyla farklı anlatım biçimlerine uyarlanması çok mümkün bir hikaye. Siz bu alternatifleri düşünüyor musunuz ?
Attila İlhan'ın ''Her roman biraz da sinemaya benzer'' sözü Baksan Herkes İyi'nin genel mantığına çok uyuyor. Okurken izlenilen bir metin yazmaya çalıştım. Özellikle mekanları uzun uzun gösterdim. Sinematografik bir havası olduğunu düşünüyorum ben de. Belki bir gün kim bilir beyaz perdede veya bir tiyatro salonunda görürüz
Türkçe öğretmenisiniz ve bir yandan da İzmir'de bir kültür-sanat mekanında çalışıyorsunuz. Bağımsız bir kültür sanat oluşumunu sürdürmekte zorlanıyor musunuz?
Evet, Zorba Kültür'ün paydaşıyım. Sevda, eşim, Zorba'nın mimarı. Biz de ona yardımcı olmaya çalışıyoruz, öncelikle bunu belirtmek isterim. Zorba Kültür, beş yıldır İzmir'de bir kültür sanat zemini oluşturmaya çalışıyor. İmza, söyleşi, kitap toplantıları, felsefe, sinema buluşmaları, mitoloji üzerine çalışmalar, çocuklar için okuma atölyeleri, daha niceleri. Doğrusu özellikle kadınların kültür sanat faaliyetlerini domine ettiğini söyleyebilirim. Kadınlar olmasa ülkede kültür ve sanata dair rüzgar esmeyecek, yaprak kıpırdamayacak gibi görünüyor. Çok canlı, iyi okurlar var etrafımızda. En başta da söylediğim gibi, hakikatin inşasında oldukça mahir okurlar. Biz onlarla temas etmekten çok memnunuz. Lakin satıha yaydığımızda okuma kültürünün maalesef oturmadığını, alınacak daha çok yolun olduğunu da eklemem lazım.
Özgür Duygu Durgun, Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde muhabir olarak çalıştı. Basın danışmanlığı ve içerik yönetimi alanlarında İstanbul merkezli çeşitli ajanslarda görev aldı. Serbest muhabirliğe halen İzmir'de devam ediyor.
Kaynak:Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.