Yalnızlık : Karanlık yüzlü bir endüstri

Yalnızlık : Karanlık yüzlü bir endüstri
Bir zamanlar mahalle kahvesinde sohbet ederken şimdi herkes kahve zincirlerinde kulaklıkları takıp önündeki ekrana gömülüyor. Arkadaşlarla sinemaya gitmek yerine, tek başına evde takılmak, dışarıdan yemek siparişi verip dijital platformda film izlemek daha konforlu geliyor. Hepimiz yalnızlık ekonomisinin itaatkâr tüketicileri haline dönüşüyoruz. Dünya Sağlık Örgütü'nün global 'halk sağlığı sorunu' olarak tanımladığı yalnızlık ve sosyal izolasyonun sosyo-ekonomik maliyeti sanıldığından da yüksek.

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Yalnızlık artık sadece yaşlı nüfusa yakıştırılan bir sorun değil. Modernleşme sanrısıyla kendimizi kaptırdığımız teknoloji ve birey merkezli yaşam, yalnızlığın yanına sosyal izolasyonu da alıp her yaştan insanı etkilemeye başladı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yalnızlığı global bir halk sağlığı problemi olarak tanımlıyor. WHO raporuna göre dünyada her altı insandan biri tek başına ve yalnızlık saatte 100 kişiyi aramızdan alıyor. Küresel çapta yılda 870 bin kişi yalnızlığa bağlı sorunlar nedeniyle ölüyor. Aynı rapora göre global bir soruna dönüşen yalnızlık, her yerde ve her yaştan 1,6 milyon insanı etkiliyor. Bu durumun başlıca nedenleri arasında sağlık sorunları, dijital teknolojileri bilinçsiz kullanmak, sosyal dışlanma, düşük gelir, yalnız yaşamak ve toplumsal bağların kopukluğu geliyor. WHO veri tabanındaki son Türkiye verileri ise intihara bağlı ölüm oranının 2018'e göre giderek kötüleştiğini söylüyor.

Yalnızlık ve sosyal izolasyon Japonya gibi geleneksel toplumlarda dahi artık önemli bir sorun. Japonya'da yalnızlığın en sert ifadesi ''Hikikomori'' sözcüğünde karşılık buluyor. Hikikomori, işi, okulu veya arkadaşları ile tüm sosyal teması keserek aylarca, hatta yıllarca evinden çıkmayan Japonları tarif ediyor. Yapılan son anketlere göre Japonya'da 1 milyondan fazla insan bu durumda.Ülkede giderek artan yalnızlık ve sosyal izolasyonla mücadele için 2021'de bir bakanlık bile kuruldu.

whatsapp-image-2026-03-13-at-17-10-01.jpeg

Global bir halk sağlığı sorununa dönüşen yalnızlığın ekonomi politiği üzerine Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ceyhun Elgin'in görüşlerine başvurduk. Kayıtdışı ekonomi üzerine çalışmalar yapan Prof. Dr. Elgin'e göre bize anlatılan hikaye aslında çok eksik. Zira yalnızlık bir başarısızlık veya beceriksizlik öyküsü değil, modern ekonomik sistemin yapısal bir sonucu. Prof. Elgin, sistemin bizi durmadan gerçek sosyal ilişkilerden yalıttığına ve devasa bir "tüketim motoru" olarak kullandığına dikkat çekiyor. Ana akım anlatının yalnızlığın artmasında teknolojiyi suçladığını; oysa teknolojinin yalnızlığın nedeni değil aynı zamanda aracı olduğunu belirten Elgin, ''Asıl hikaye emek piyasasının dönüşümü ve sosyal dayanışma bağlarının zayıflamasıyla başladı. Modern ekonomik sistem sosyal bağları çözünce oluşan boşluğu ticari ürünler doldurdu'' diyor.

Prof. Dr. Elgin'in ifadesiyle modern kapitalizm yüzünden gerçeklikle aramıza giren mesafe sosyal izolasyona, sosyal izolasyon da büyük şirketlerin bireyler üstünden her yıl milyonlarca dolar kazanmasına yol açıyor. Terapi uygulamaları, yapay zekâ botları, dijital abonelikler ve benzeri araçlar sayesinde yalnızlık ekonomisinin devasa boyuta ulaştığına dikkat çeken Elgin, yalnızlığın Amerikan ekonomisinde işverene maliyetinin yılda 154 milyar USD olduğunu, mevcut eğilimler devam ederse bu maliyetin 2040'ta 14 trilyon USD'ye yaklaşacağını belirtiyor.

whatsapp-image-2026-03-13-at-17-10-02.jpeg

Sistem önce sorunu üretiyor, sonra çözümünü satıyor

Kayıtdışı İktisat adlı Youtube kanalınızdaki son yayınlardan birinde ''Yalnızlık dünyanın en büyük iş modeli haline dönüştü'' ifadesini kullandınız . Bunu biraz açabilir misiniz? Ne tür bir iş modeli bu?

Ceyhun Elgin - Şöyle düşünün. Bir zamanlar arkadaşlarınızla buluşup birlikte yemek yapardınız. Bu tamamen bedava bir sosyal aktiviteydi. Şimdi yalnız başınıza oturup bir dizi platformuna abone olmuş halde yemek siparişi uygulamasından sipariş veriyorsunuz. İki ayrı abonelik, sıfır sosyal temas. Bir zamanlar komşunuzdan bir alet ödünç alırdınız; şimdi e-ticaret sitesinden satın alıyorsunuz. Bir zamanlar mahalle kahvehanesinde oturup sohbet ederdiniz, şimdi zincir bir kafede kulaklık takıp ekrana bakıyorsunuz. Dikkat ederseniz her bir sosyal bağın çözülmesi, bir piyasa işleminin doğmasına denk geliyor. Bedava olan her etkileşimin yerini ücretli bir hizmet alıyor.

Ama mesele sadece tüketim kalıplarının değişmesi değil. Asıl karanlık olan kısım şu: Sistem önce yalnızlığı üretiyor, sonra o yalnızlığa çözüm satıyor. Güvencesiz istihdam modelleri insanları iş arkadaşlığından koparıyor, kentsel dönüşüm mahalle dokusunu çözüyor, kamusal alanlar ticarileşiyor. Sonra ne oluyor?

Terapi uygulamaları, meditasyon abonelikleri, yaşam koçluğu, yapay zekâ sohbet botları, wellness endüstrisi devreye giriyor. Milyarlarca dolarlık bir sektör. Yani yalnızlık hem bir maliyet kalemi hem de bir gelir kalemi. DSÖ rakamlarına bakarsanız, yalnızlığın Amerikan ekonomisine sadece işe devamsızlık olarak yıllık maliyeti 460 milyar dolar. Ruh sağlığı koşullarının toplam maliyeti 2024 itibarıyla 477 milyar doları aştı. Mevcut eğilimler sürerse 2040'a kadar kümülatif harcama 14 trilyon dolara yaklaşacak. Ama öte yandan bu yalnızlığa çare olarak sunulan ticari hizmetler de kendi başına devasa bir ekonomi oluşturuyor.

Karl Polanyi bunu yüz yıl önce formüle etmişti aslında. Piyasa toplumunda insani ilişkiler piyasa ilişkilerine dönüşür. Paylaşıma dayalı olan şeyler satın almaya dayalı hale gelir, kolektif olan şeyler bireyselleşir. Ben buna iş modeli diyorum çünkü ortada bilinçli bir tasarım olmasa bile, sistemin işleyiş mantığı bunu üretiyor. Émile Durkheim 1897'de toplumsal bağların çözülmesini anomi olarak tanımlamıştı ve bunun bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini göstermişti. Ama Durkheim'ın döneminde anomi hızlı sanayileşmenin istenmeyen bir yan etkisiydi. Bugünkü anomi ise kendi kendini besleyen bir ticari döngü. Sorunu üret, çözümü sat, döngüyü sürdür. Kapitalizmin en rafine formüllerinden biri bu.

whatsapp-image-2026-03-13-at-17-10-02-1.jpeg

Direniş hatları oluşturmak mümkün

Ancak çözüm satarak sorunu sürdüren bu sistemin içinde bireyler gönüllü olarak yer alıyor. Sisteme direnme veya kafa tutma alanları oluşturmak mümkün mü?

Haklısınız, burada ciddi bir ironi var. Ama ben bu ironiyi çok fazla abartmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlar bu sisteme gönüllü olarak katılmıyorlar, alternatif sunulmadığı için katılıyorlar. Mahalle bakkalı kapandıysa markete gidersiniz. Komşuluk ilişkisi çöktüyse, sipariş uygulamasını açarsınız. Mesele bireysel irade değil, yapısal seçenek kısıtı.

Ama direnme alanları var mı diye sorarsanız, kesinlikle var. Bireysel düzeyde en etkili şey, tüketim refleksinin farkına varmak. Yalnız hissettiğinizde bir uygulama açmak yerine birine telefon açmak, bir sipariş vermek yerine biriyle buluşmak, bunlar küçük ama anlamlı kırılma noktaları. Tabii, bireysel çözüm yapısal soruna tam yanıt değil; bunu her zaman söylüyorum. Tıpkı obeziteye daha az şeker ye demek gibi, yalnızlığa da daha çok sosyalleş demek yüzeysel kalıyor.

Asıl direniş hatları toplumsal düzeyde kurulabilir. Sivil toplum örgütleri, mahalle dernekleri, kooperatifler, dayanışma ağları, bunlar piyasa mantığının dışında kalan sosyal bağ üretim mekanizmaları. Robert Putnam'ın Bowling Alone'da belgelediği çöküş, tam da bu tür yapıların erimesiydi. Bowling liglerinden sendikalara, okul aile birliklerinden mahalle komitelerine kadar her şey çözülmüştü. Ama son yıllarda özellikle genç kuşaklarda bir karşı hareket de görüyoruz. Topluluk bahçeleri, takas ekonomileri, ortak çalışma alanlarının sosyal işlevi, yerel gıda kooperatifleri.. Bunlar henüz marjinal ama önemli, çünkü piyasa aracılığı olmadan insanları bir araya getiren yapılar.

Bir de şunu eklemek isterim. Dijital alanın kendisi de bir direniş aracı olabilir. Sosyal medya yalnızlık üretebilir ama aynı zamanda gerçek topluluklar da kurabilir. Mesele platformun kendisi değil, nasıl kullanıldığı. Pasif tüketim yalnızlaştırır, aktif katılım bağ kurar. Bizim YouTube kanalımız da aslında bunun bir örneği. İzleyicilerimiz arasında ciddi bir topluluk hissi oluştu; yorumlarda birbirleriyle tartışıyorlar, birbirlerine kaynak öneriyorlar. Bu tür dijital topluluklar fiziksel bağın yerini tam olarak tutmaz, ama hiç yoktan çok daha iyi.

Türkiye'nin kayıp gençleri

Türkiye gibi dayanışmacı bir kültürde kamusal politikalar nasıl bir rol oynamalı? İngiltere'de veya Japonya'da kurulan Yalnızlık Bakanlığı gibi yapılar Türkiye'de işe yarar mı?

Türkiye'de çok ilginç bir paradoks var. Kültürel olarak kolektivist bir toplumuz; aile bağları güçlü, misafirperverlik geleneği derin, komşuluk ilişkileri tarihsel olarak yoğun. Ama ekonomik dönüşüm bu kültürel bağışıklığı hızla aşındırıyor. Kronik enflasyon haneleri birbirinden ayırıyor; herkes kendi derdine düşüyor. Çalışma saatlerinin uzunluğu sosyalleşme zamanını yok ediyor. Dijital dönüşüm yüz yüze etkileşimi azaltıyor. Aile yapısı dönüşüyor, geç evlilik, düşen doğurganlık, artan boşanma oranları, tek kişilik hanelerin yükselişi.. Yani, kültürel kalkan var ama ekonomik baskı o kalkanı delerken izliyoruz.

Gençlere baktığınızda tablo daha da çarpıcı. Türkiye'de ne çalışan ne okuyan gençlerin, yani NEET grubunun, oranı yüzde 31 civarında. Bu sadece bir istihdam sorunu değil, doğrudan bir sosyal yalıtım sorunu. Çalışmayan ve okumayan genç, sosyal bağ kuracağı kurumsal yapılardan, yani işyerinden, okuldan, sendikadan kopuk. Zamanla sosyal becerileri köreliyor, özgüveni düşüyor, toplumsal katılımı sıfıra yaklaşıyor. Bu hem ekonomik hem demokratik bir kayıp.

Kamusal politikalara gelince.. İngiltere 2018'de dünyanın ilk Yalnızlık Bakanlığını kurdu; Japonya 2021'de aynısını yaptı. WHO - Dünya Sağlık Örgütü 2025'te sosyal bağlantıyı küresel halk sağlığı önceliği ilan etti ve Dünya Sağlık Meclisi üye devletleri bu yönde politikalar geliştirmeye çağırdı. Bunlar sembolik ama önemli adımlar, çünkü sorunu görünür kılıyorlar.

Türkiye için çözüm sosyal altyapı yatırımlarında

Tek başına bir bakanlık tabii ki sihirli değnek değil. Ama meseleyi kamusal gündemin merkezine taşımak için güçlü bir sinyal olabilir. Yalnız ben Türkiye için asıl potansiyeli başka bir yerde görüyorum: sosyal altyapı yatırımında. Eric Klinenberg'in kavramıyla söylersem, kütüphaneler, parklar, toplum merkezleri, yürünebilir mahalleler, giriş ücreti olmayan buluşma noktaları.. Bunlar sosyal bağın fiziksel temelidir. Ray Oldenburg bunu üçüncü mekân olarak tanımlıyor, yani ev ve iş yeri dışında insanların ücretsiz olarak bir araya gelebildiği, hiyerarşisi düşük, düzenli müdavimlerin olduğu yerler. Kahvehaneler, meydanlar, kütüphaneler..

Türkiye'de olan şu: Geleneksel üçüncü mekânlarımız, yani mahalle kahvesi, bakkal, semt pazarı, bunlar hızlı kentleşme ve AVM kültürüyle büyük ölçüde çözüldü. Yerine ne konuldu? Kapalı siteler, araç trafiğine göre tasarlanmış caddeler, daralan yürünebilir alanlar. İstanbul'da bir sitede oturup komşunuzun yüzünü bilmemek artık sıradan bir durum. Bu tesadüf değil, arsa değerini maksimize eden, yoğunluğu artıran, kamusal alanı minimize eden yapılaşma modelinin doğal çıktısı. Her kentsel tasarım kararı aslında bir sosyal bağlantı kararıdır. AVM mi park mı, otoyol mu yürüyüş yolu mu, kapalı site mi açık mahalle mi.. Bu kararlar ekonomik hesaplarla alınıyor ama sosyal maliyetler hesaba katılmıyor.

Dolayısıyla Türkiye için en etkili politika paketi bence üç ayaklı olmalı. Birincisi, sosyal altyapıya ciddi kamu yatırımı. İkincisi, iş piyasasında güvenceli istihdamın ve iş-yaşam dengesinin güçlendirilmesi, çünkü bunlar sadece ekonomik haklar değil, sosyal bağ üretmenin kurumsal koşullarıdır. Üçüncüsü, kentsel planlamada sosyal etki değerlendirmesinin zorunlu hale gelmesi. Yalnızlığın ekonomik faturası kentsel planlama bütçelerine dahil edilse, bu ülkedeki yapılaşma kararları çok farklı olurdu.

Kaynak:Haber Merkezi

Abone Ol

İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.