ERYAMAN - ESAT DAVASI / SÜRGÜN HAYATLARIN HİKAYESİ

ERYAMAN - ESAT DAVASI / SÜRGÜN HAYATLARIN HİKAYESİ

2006 yılında trans kadınlara yönelik çete saldırılarıyla ilgili 15 yıldır devam eden Eryaman – Esat davasını, bu davadaki çeteyi, 2000’li yılların başındaki Emniyet Müdürü “Hortum Süleyman”ı ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun son açıklamalarını LGBTİ Dayanışma Derneği’nin önceki Başkanı Buse Kılıçkaya ile konuştuk. Kılıçkaya, çetenin kendisinden her trans kadın başına nasıl 5 bin TL istediğini, nasıl örgütlendiklerini, neler yaşadıklarını anlatıyor. 15 yıldır bitmeyen davanın avukatı Emrah Şahin’e göre ise trans kadınlara karşı işlenen suçların insanlığa karşı işlenmiş suç olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtiyor.



“Beddua” filmini izleyenlerin, filmin başrol oyuncusu Bülent Ersoy’un okuduğu ezanı unutmadıklarını düşünüyoruz. İzlemeyenler için de 42 yıl önce çekilen bu filmi öneriyoruz. Bülent Ersoy o filmde bir bakıma kendini anlatıyor. Toplum içinde “kendini” yaşamaya çalışırken O’na yaşatılanları.

İşte bu toprakların başkentinde, bu filmin çekilmesinin üzerinden tam 28 yıl sonra, şimdiden 14 yıl önce pompalı tüfekle bir trans kadın öldürülüyor: Bahar Dilek İnce. Ve faili hala bulunamıyor. Ve bu topraklarda, Dilek’in öldürülmesi sürecinde trans kadınların saldırılara maruz kaldığı olaylarla ilgili dava 16 yıldır sonuçlandırılamıyor. İşte bu podcastimizde, bu davayı, Eryaman – Esat davasını merkeze alarak trans kadınların yaşamından bir aktaracağız.

Bazı söylenecekleri eksik bırakma riskimizin olduğunu peşinen belirtelim. Sizin de bu kulakla dinlemenizi tavsiye ederiz. Trans kadınların tüm toplumsal sorunlarını, tam olarak aktarabilme iddiasında değiliz, olamayız.

Podcastimizde Beyoğlu eski Emniyet Müdürü Süleyman Ulusoy’u, yani “Hortum Süleyman”ı, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu, baskın düzenlenen kadın kuaför salonlarını, her bir trans kadın başına 5 bin TL isteyen “A takımı referanslı” sanıkları ve bunlara çete demeye dili varmayan erkek yargıçları bulacaksınız.

11 Kasım 2008’di, pompalı tüfeğin hedefinde Dilek İnce vardı. Ankara’nın İskitler semti ile Etlik semti arasında öldürüldü.

Dilek İnce, trans arkadaşlarıyla birlikte, o dönemde yeni yeni oluşan Eryaman bölgesinde bir süre yaşamıştı. Eryaman şehirden uzak, kısmen korunaklıydı. Ne var ki Eryaman “gelişiyor”, inşaat şirketleri “soylu insanlar” için, o dönemde lüks sayılabilecek, ferah siteler kuruyordu. “Dilek”lerin oradan gitmeleri gerekiyordu(!) Evlerinde, marketlerde, sokakta saldırılara maruz kalıyorlardı. Saldıranlar aynı kişilerdi. Mamaklı’ydılar. Mamak nere, Eryaman nere. Biri şehrin bir ucu, diğeri diğer ucu.

“Dilek”ler dayanamadı ve göç başladı. Göç başladı ama gidilecek bir “yurt”, tutulacak bir “mesken” yoktu. Yaşamlarını devam ettirmek için para kazanmaları gerekiyordu. Bu trans seks işçileri Ankara’nın İskitler semtinde arabalarında kalmaya ve yaşamlarını burada kazanmaya başladı. Eryaman’ı onlardan, “temizlemekle” övünen aynı kişiler bu kez onları, İskitler’de takip etmeye başladı. Orada da barındırmayacaklardı. İşte o akşamlardan birinde pompalı silahlar patladı. Dilek İnce vuruldu. Öldü.

Tutanaklar tutuldu, otopsiler yapıldı, olay yeri incelendi ama olayın faili hala bulunamadı. Zaten faili aktif olarak arayan bir savcı da polis amiri de yoktu. Biraz sonra asıl konumuza, Eryaman – Esat Davasına geçeceğiz. İsterseniz Dilek İnce’nin ölümünü bir de Pembe Hayat LGBTİ Dayanışma Derneği’nin önceki Başkanı Buse Kılıçkaya’nın anlatımlarıyla aktaralım:

“Dilek İnce de orada yani Eryaman’da çalışan arkadaşlardan bir tanesi. Orada şiddetin çok yoğun artmasından sonra ve aynı zamanda Eryaman’da yaşayan seks işçiliği yapan insanlar artık işkencenin dayanılmaz boyutuyla karşı karşıya kaldığında kendilerini tekrar şehrin içlerine doğru atmaya başlıyorlar. Çünkü (saldıran) kişilerin isimleri veriliyor, bu kişiler hakkında şikayetçi olunuyor fakat Eryaman’daki polisler çok fazla harekete geçmiyorlar. Sonra bu arkadaşlardan bazılarının evi basılıyor, arabaları zarar görüyor, kezzap dökülme olayları yaşanıyor, kimileri evlerini o haliyle bırakıp kaçmak zorunda kalıyorlar. 

Kimisi de Ankara’da şehrin içerisinde bir başka arkadaşının yanına sığınıyor. Ama bu insanların hayatlarını devam ettirebilmesi için aynı zamanda çalışıyor olmaları da gerekiyor. Bu sefer de İskitler tarafında tekrar arabalarında çalışarak hayatlarını devam ettirecekleri sırada, İskitler’de Dilek İnce cinayeti işleniyor.”

BİTMEYEN ERYAMAN – ESAT DAVASI

Dilek İnce’nin öldürülmesiyle başladık ama anlatacağımız dava başka saldırıların davası. Çünkü az önce dediğimiz gibi Dilek İnce cinayeti faili meçhul olarak duruyor.

Faali meçhul Dilek İnce cinayeti sürecinde trans kadınlar şehir merkezinde, Ankara’nın Esat Semti’nde toplanmaya başladılar. Bu aslında fiili bir toplanmaydı. Kimileri önce arkadaşlarının yanında kaldı, sonra aynı mahallede ayrı evler tuttular. Tüm “göç”lerde olduğu gibi.  Ayrı evler tuttular ama iki katı fiyatına. Onu da bulabilirlerse. Çünkü onlara herkes ev vermezdi.

Trans kadınlar bir taraftan da kendilerini korumak, birlik olmak için örgütleniyorlardı. Pembe Hayat LGBTİ Dayanışma Derneği’ni kurdular. Sokaklarda yine saldırılara uğruyorlar, kaldıkları evlerden çıkarılmaya çalışılıyorlardı.

Onbeş yıldır mahkemeler arasında, Yargıtay’la adliye arasında gidip gelen dava dosyasındaki bilgilere o tarihlerde Dernek Başkanı olan Buse Kılıçkaya’nın telefonları çalıyordu. Kendisinden izin aldığımız için bir parantez açıp Buse’ye ilişkin not da düşelim: Doğumla aldığı adı, ne tesadüftür ki podcastimizin girişinde kulaklarını çınlattığımız Bülent Ersoy ile aynıydı. Bakalım Buse Kılıçkaya’nın yaşadıkları 40 yıl öncenin Türkiye’sindeki “Bülent”in yaşadıklarından farklı mı? 

Buse Kılıçkaya’yı arayan bir kişi şöyle diyordu:

“Ben Ayhan’ım. Senin dernek başkanı olduğunu öğrendim. Her travesti (telefondaki kişi bu tanımı kullanıyor) başına 5 bin TL verin, sizi Şahbaz (aslında Şammas) isimli şahıstan koruyalım. Benim arkamda A Takımı ve Emniyet var. Bu parayı verirseniz istediğiniz yerde çalışırsınız. Aksi takdirde sizi çalıştırmayız, hallederiz. Eryaman’daki gibi sizi bitiririz. Adreslerini biliyoruz, hepinizi öldürürüz”

Daha sonra “çete lideri” olarak yargılanacak olan Ayhan Günay’ın sözünü ettiği “A Takımı” o dönemde meşhurdu. Dönemin Keçiören Belediye Başkanı tarafından kurulduğu iddiaları vardı.

Trans kadınlar ve dernekleri bu parayı vermeyince saldırılar yoğunlaştı. Davaya konu olan olaylardan biri 16 Ocak 2007’de saat 22:00’de, Esat’taki Marmara Sokak’ta yaşandı. Translardan 4’ü sopa ve kesici aletlerle yaralandı. İkisinin çantası alındı.

Bu olaydan 2 gün sonra bu kez saldırı yeri, trans kadınların -her kuaför kendilerini kabul etmediği için- sıklıkla gittikleri Ballıbaba sokak üzerindeki bir kuaför salonuydu. Sevda Gezer’i burada gören saldırganlar salona girdiler, eşyaları dağıttılar, kasadaki 400 TL’yi ve Sevda Gezer’in çantası ile salonda bulunan cep telefonlarından bazılarını aldılar. Saldırganlar, “her biriniz için 5 bin TL vereceksiniz, yoksa çalıştırmayız” gibi tehditlerde bulunup kaçtılar.  Sanıkların savunmalarına göre ise Sevda Gezer sanıklardan birinin arabasına çarpıp kuaför salonuna sığınmıştı.

16 ve 18 Ocak’ta Bağlar Caddesi üzerinde de başka trans kadınlara karşı saldırılan oldu. Trans kadınlar, ellerinde sopa ve satırlar bulunan kişiler tarafından saldırıya uğradı. Her iki grup saldırganın da söylemleri aynıydı. Kişi başına 5 bin TL para istiyorlardı.

Translar, saldırıların yoğunlaşması üzerine “kefenli” ve “mumlu” eylemler yaptılar. Eylemlerin kamuoyunda duyulmaya başlaması üzerine sanıklarla ilgili gözaltılar oldu. Zaten isimler de araç plakaları da belliydi. İki ayrı dava açıldı. Biri Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde, diğeri Ankara Özel Yetkili 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde sanıkların çete oluşturdukları iddiası da vardı, zaten o nedenle burada açılmıştı. İki dava Özel Yetkili’de birleştirildi. Böylelikle sanıklar Ayhan Günay, Şammas Taşdemir, Ahmet Günay ve Harun Çardak, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, nitelikli yağma ve nitelikli yağmaya teşebbüs” suçlarından yargılanmaya başladılar. 

Mahkeme ne dedi, çetenin varlığını nasıl belirledi, Yargıtay bu kararı nasıl bozdu ona geçmeden önce şu saldırıları ve kişi başına 5 bin TL istenme sürecini bir de Buse Kılıçkaya’dan dinleyelim.

Kılıçkaya bir taraftan nasıl ve niye örgütlendiklerini de anlatıyor:

“HER GÜN BİR TRANS KELLESİNİN KAPIMIN ÖNÜNE KONULACAĞI SÖYLENDİ”

“Pembe Hayat, Lezbiyen Gay Traversti ve Transeksüel Derneği olarak oluşmuş bir sivil toplum örgütü. Aslında o zaman dernek de değil, bir oluşum. Aslında ilgilenmek istedikleri tek mesele hepimizin hem LGBT sivil toplum örgütlerini hem Türkiye’deki diğer sivil toplum örgütlerini hem de devlet mensuplarına vereceğimiz bir cevap vardı: Transız, buradayız ve bizim sorunlarımızla da ilgilenilmesi gerekiyor mesajı vermekti. Özünde, aslında bir trans örgütlenmesi Pembe Hayat. Pembe Hayat’ın oluşum dönemlerinde yani saldırıların, Mamak çöplüğüne atıldığı dönemlerin balyozun yoğun baskısının olduğu dönemlerde artık translar sadece kendi haklarını savunacakları bir alan yaratma çabası doğdu ve onun içinde hepimiz örgütlenmeye başlıyoruz. Bu Eryaman’daki olaylar da aslında örgütlenmemize ciddi derecede bir katkı sağlıyor. Yani bir arada olmanın önemini görmeye başlıyoruz. Çünkü hepimiz ölümle tehdit ediliyoruz. Eryaman’daki olaylar İskitler’e, İskitler’den sonra Esat bölgesindeki çalışan seks işçilerine sirayet etmeye başlıyor. Aynı isimler, aynı kişiler, aynı araba plakaları… 

Bir anda hani bir telefon alıyorum; ‘Kişi başı 5 bin TL verilmediği takdirde her gün bir trans kellesinin kapımın önüne bırakılacağı veya her gün bir transın öldürüleceği söyleniyor. Kapımıza notlar bırakılmaya başlanıyor ve biz doğal olarak ciddi derecede etkileniyoruz. Yani bir arada durmak ve örgütlenmekten başka şansımız yok. Çünkü derdimizi anlayan da yok. Yani o dönemde insan hakları konusunda da birçok sivil toplu örgütü mesele trans olduğu zaman –ki üzülerek söylediğim şeylerden bir tanesidir bu eşcinsel örgütlenmeleri de trans örgütlenmesine mesafeli bakıyor. Burayı bir bataklık olarak görüyor insanlar ve ‘bu insanlar nasıl örgütlenir ki’ diyor. Aslında bizim gerçekten bir arada durma ve yaşam hakkımız için mücadele etmek ilk baştaki en büyük talebimiz o dönem. Aslında şunu söylüyoruz: Yaşamak istiyoruz.”

MAHKEME: ÇETE ONLARI HAYAT ALANLARINDAN ÇIKARMAK İSTEDİ

Sözü sonra yine Kılıçkaya’ya bırakacağız, şimdi davaya dönelim… Sanıklar birbirleri için “tanımayız, etmeyiz” diyorlardı ama aralarındaki süreklilik kazanan ve saldırılardan önce yoğunlaşan telefon görüşme kayıtları öyle demiyordu. Ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi yargılama sonunda çetenin varlığını belirledikten sonra özetle dedi ki:

“Sanıklar önceden bir araya gelmişlerdir. Müdahilleri kendi hayat alanlarından çıkarma konusunda fikir birliğine varmışlardır. Aldıkları bu karar doğrultusunda müdahillere karşı birlikte hareket etmişlerdir. Aynı gün ve sonrasında benzer eylemlerde bulunmuşlardır. Gerçekleşen eylemlerin yanısıra,  amaçları gerçekleşinceye kadar yeni eylem kararlılığı içinde bulunmuşlardır. Aralarında gevşek de olsa hişyerarşik bağ kurulduğu, belirtildiği şekilde suç işleme kararında devamlılık  bulunduğu anlaşılmıştır. Bu şekilde örgüt kurma suçunu işledikleri anlaşılmıştır.”

Dosya iki kez Yargıtay’a gidiyor, birinde “efendim tebligat şu kişiye şöyle yapılmamış” diye bozuluyor. Sonra da “Burada çete var mı yok mu diye iyi bakılsın” denilerek bozuluyor. İncelemeyi Yargıtay 6. Ceza Dairesi yapıyor. Daire “burada çete yoktur” da diyemiyor ama şöyle söylüyor:

“Sanıkların devamlılık içeren fiilleri işlemek için bir araya geldiklerine, aralarında sıkı veya gevşek bir hiyerarşik bağın bulunduğuna, emir komuta zinciri ile altlık üstlük ilişkisinin varlığına örgüte yarar sağlama maksadıyla eylemleri gerçekleştirdiklerine dair somut deliller neler bunlar tespit edilsin.”

Özetle böyle diyor Yargıtay ama aslında “dava zamanaşımına uğrasın” demiş oluyor. Çünkü dava şimdi Ankara 30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde yine görülüyor ama iki yıla kadar bütün suçlar yönünden zamanaşımına uğrayacak. 15 yıldır bitmeyen davanın 2 yılda bitirilmesi müdahil tarafça da çok umutla bakılmıyor.

İKİ “SÜLEYMAN” VE DEVLETİN BAKIŞI

Peki bu tür davalar niye bitmez? Bu davalar bitip de Türkiye’nin 40 yıl önce Bülent Ersoy’a baskılar yaşatan Türkiye’den farklılığı niye gözlenmez? Acaba toplum mu bunu istiyor yoksa tabanını konsolide etmeye çalıştıkça gündemi “ötekiler”e yönelten siyaset mi toplumu ve yargının tavrını belirliyor?

Bu soruyu sormayacaktık ama İçişleri Bakanı Süleyman Soylu birkaç gün öncesinde, “Türkiye Muhtarlarla El Ele” toplantısında bir konuşma yaptı. Bakan Soylu şunları söylüyor: 

“Mahallenizde hangi anne - baba LGBT’nin bu ülkede yayılması, gelişmesi için size başvuruyor? Bir anne baba ‘ya LGBT bu ülkede yayılsın, ondan sonra bizim çocuklarımız bu işlerle daha çok ilgilensin’ diye bir tek kişi size başvurdu mu? Peki bu sevda nerden çıkıyor? Avrupa’dan ve Amerika’dan. Nasıl çıkıyor? Çok basit, yurtdışında bu dernekler var. Vakıflar var. Bizatihi büyükelçilikleri var. Biz nasıl ayakta duruyoruz, uyuşturucuyla saldırıyorlar ayakta duruyoruz. Terörle saldırıyorlar ayakta duruyoruz. Ekonomik olarak saldırıyorlar, ayakta duruyoruz. Neden? Aile yapımız güçlü de onun için. Aile yapımızı sarsmak, zeminimizi oynak hale getirebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar…”

Bakan Soylu, konuşmasının devamında “elin oğlu Türkiye’de bu tip meselelerin yaygınlaşması için niye para versin?” diye sorarak devam ediyor.

Bu açıklama üzerine bizim de yeni sorular da eklememiz gerekiyordu: Örneğin lezbiyen olmak, gay olmak, trans olmak ‘uğraşılacak bir iş’ midir, ‘yayılabilecek bir ideoloji gibi bir şey’ midir, yoksa hormonal ve biyolojik bir durum mudur? Bu sorunun cevabı zaten belli olduğu için bunu geçelim. Asıl sorumuza gelelim: Bu konuda toplum mu siyaseti, devleti yönlendiriyor, yoksa siyasetin ve devlet kurumlarının tavrı mı toplumu şekillendiriyor?

Soruyu, 2000’lerin başında Beyoğlu’nda “öteki” kabul ettiği transları, gayleri ve diğerlerini elindeki hortumda dövdüğü için “Hortum Sülemyan” lakabını alan dönemin Beyoğlu Emniyet Müdürü Süleyman Ulusoy’un bu ülkenin bir gerçeği olduğunu da hatırlatarak Buse Kılıçkaya’ya soruyoruz. Bakalım Kılıçkaya neler düşünüyor?

 “HORTUM SÜLEYMAN’I GİDER BİR BAŞKASI GELİR..."

“Şimdi toplum dediğimiz kişi kim? Bu toplumu oluşturan, bu toplumun içerisinde olan kişi aynı zamanda biziz. Yani tabiri caizse, bu örnek çok sıkça verilir ben de vereceğim, biz taş kavuğundan, ağaç kavuğundan veya bir taş parçasından dünyaya gelmedik. Biz de bu toplumun içerisinde anneleri, babaları, kardeşleri olan, bu toplumun içerisinde yaşayan, yani bir bağımızın olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kimliğimizi aldığımız bir yerde yaşayan insanlarız. Ve buranın vatandaşıyız. 

Doğal olarak aslında devlet mi toplum mu dediğimiz yerde, baktığımız yerde biz bunların ikisinin dışında yerlerde durmuyoruz. Sadece şu yapılması gerekiyor: Türkiye birçok sancılardan geçmiş bir ülke. Ve transeksüellik meselesinde de birçok sınavlar vermek zorunda kalıyor. Mesele insanların fobileri yani önyargıları, bu önyargılarını giderecek devlet politikaları. Çünkü benim annem babam da şunu söylüyor: Benim çocuğuma dokunmayın diyor. Benim ailem Türkiye Cumhuriyeti’nin içerisindeki bir aile değil mi? O zaman bunu dışarıda mı bırakacağız? Veya ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil miyim? Beni bir tarafta mı bırakacağız? Yani devlet siyaseti kişiye özgü bir siyaset yöntemiyle yol alamaz. Yani devlet dediğimiz şey, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan her insanın haklarını savunabileceği, onların özgürlülerini savunabileceği, diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, yönelimine, kimliğine engellilik durumuna göre politika geliştirebileceği bir yerde durması gerekiyor. Aslında bu kadar basit. 

Doğal olarak devletin içerisinde baktığımız zaman bir tanesi Beyoğlu Emniyet Müdürüydü; Hortum Süleyman. Elinde hortumuyla sağa sola savurup insanları döven, aynı zamanda birçok transa, evlerinin içerisine kadar baskın yapıp, gözaltına alan, sabahlara kadar karakollarda işkenceler yapan… Ne bileyim ben, birtakım işkencelerden geçirilen insanlardık Hortum Süleyman gibi emniyet müdürleri için. Bir tanesiyse bakan. Tabi ki Hortum Süleyman bir Beyoğlu Emniyet Müdürü, O’nun yapabilirliğini burada normal görmek istemiyorum. ‘Tamam O yapabilir’ demek istemiyorum ama ‘bakan, tüm vatandaşı için çalışmalı’ demek istiyorum. Yani orayı denetleyecek, bir emniyet müdürünü denetleyecek kişinin bakanlıklar olduğunu, yani devletin birimleri olduğunu söylemek istiyorum. Maalesef birtakım önyargılarla karşılaşılabiliyor. Bugün en çok demokrasinin olduğu birçok ülkede de hala siyahiler, hala engelliler veya hala ötekileştirilmiş gruplar da sorunlar yaşıyor. Meselenin devlet siyaseti üstü bir şey olması gerekiyor. Yani temel insan hakları prensibinden yaklaşılması gerekiyor. 

Biz sadece kendimiz için insan hakları meselesi demiyoruz. Biz herkes için insan hakları diyoruz. Çünkü biz Kürdüz; transız, Aleviyiz; transız, Çingeneyiz; transız, engelliyiz; transız. Yani bu toplumun her bir kanadında her bir ötekilik alanında veya bu devletin herhangi bir mertebesinde cinsel yönelimimiz veya cinsiyet kimliğimizin dışında biz insanız. Meseleye buradan bakılması gerekiyor. O yüzden bir karşılaştırmanın dışında benim söyleyebileceğim sadece şu olabilir: Devlet hepimizin ve biz de bu ülkenin vatandaşlarıyız. ‘Hortum Süleyman’ı gider başka bir Süleyman’ı gelir, başka bir Süleyman gider, başka bir Soylusu gelir.”


“NEFRET KAYNAKLI, İNSANLIĞA SUÇ OLARAK TANIMLANMALI”

Potcastimizde “son söz savunmanın” deyip sözü, Eryaman – Esat davasının avukatlarından Emrah Şahin’e bırakalım. Şahin’e göre çözüm, bu davada ve bu tür davalarda suçun tanımlanmasında yatıyor. Şahin, saldırıların hedefi olan müvekkillerinin toplumun bir kesimi olduğu için suçun insanlığa karşı işlendiğinin tespit edilmesi ve buna göre yargılama yapılması gerektiğini belirtiyor. 

Dosya içerisinde böyle bir tespit yapılacağının emaresi yok ama böyle bir tespit yapılırsa dava zamanaşımına uğramaktan da kurtulacak. Söz, Avukat Emrah Şahin’de:

“Translara karşı hemen hemen her gün ayrımcılık ve nefret suçları işlenmektedir. Eryaman davası bu suçların sistematik ve örgütlü olarak işlendiğini gösteren örnek bir davadır. Müvekkillere barınma, çalışma, sosyal yaşama katılma ve yaşam hakkını dahi çok gören karanlık bir zihniyetin örgütlü olarak dışavurumudur. Ancak mahkeme başından bu yana, müvekkiller adi bir suça maruz kalmışçasına konuyu ele almış. Eryaman davasında mahkeme heyeti bu suçları ayrımcılık ve nefret kaynaklı olarak insanlığa karşı işlenmiş kabul edip yargılama yapmalıdır. Müvekkiller, insanlığa karşı işlenen bir suçun mağdurudur. Dolayısıyla bu dava, her kesimden bireyi yakından ilgilendirmektedir. Toplumun bir kesiminin hukuki güvenliğinin olmadığı bir yerde başka bir kesiminin de hukuki güvenliğinden bahsedilemez. Nitekim adalet, toplumun tüm kesimlerinin dahil olduğu, ayrım ve ayrıcalık gözetmeksizin herkesin kanun önünde eşit bir idealdir. Birey topluma aidiyetini belli özgürlüklerinden feragat ederek kabul eder. Bu nedenle erklerden beklentisi, toplum içinde eşit koşullarda olmak ve eşit haklardan yararlanmaktır. Aksi halde bu toplumsal sözleşme ihlal edilmiş olur ve kamusal düzen bozulur. Yargıya ve yasakoyucuya inanç kalmaz. Toplumu bir arada tutan, bu eşitlik vaadidir. Müvekkillere karşı işlenmiş olan bu suçlar, topluma karşı işlenmiş olup, ivedi bir şekilde cezalandırılmaması, toplumdaki adalet duygusunu da köreltmektedir. Nitekim bu davada olduğu gibi, yargılama 14 yılı aşkın süredir devam ettiği halde sanıklar halen hüküm giymemiş ve adalet yerini bulmamıştır. Bir an önce adalet yerini bulsun ve insanlığa karşı suç işleyen sanıklar bu suça konu eylemlere nedeniyle cezalandırılsın istiyoruz.


VE GEREĞİ  DÜŞÜNÜLDÜ: Anlaşılan o ki toplumun önyargılardan kurtulması, LGBTİ ’ların daha fazla birlik olması ve onların hastalıklı olmadığının iyice anlaşılması gerekiyor.