AKP VE LAİKLİK 1: NASIL BAŞLADI, NEREYE GİDİYOR?

AKP VE LAİKLİK 1: NASIL BAŞLADI, NEREYE GİDİYOR?

Türkiye’nin zaman zaman aktif hale gelen yanardağı: Laiklik tartışması. Sebebiyet verenlerin ve mağdurlarının yıllar içinde değişkenlik gösterdiği bir tartışma. Dilek Gedik, farklı kesimlerden 12 isimle laikliğin değişimini ve bugününü konuşuyor...


Türkiye’nin zaman zaman aktif hale gelen yanardağı: Laiklik tartışması. Sebebiyet verenlerin ve mağdurlarının yıllar içinde değişkenlik gösterdiği bir tartışma. Devlet kurumlarından eğitime, sağlıktan sosyal ilişkilere, insan haklarından kişi hürriyetine kadar toplumsal hayatın her alanında hissedilen ve özellikle AKP iktidarının son aylarda ekonomi ve pandemi konularıyla birlikte en fazla tartışma yarattığı konulardan birisi. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kabine toplantısının ardından “Müzikle ilgili kısıtlamaları akşam 12’ye çekiyoruz. Kusura bakmayın, gece kimsenin kimseyi rahatsız etme hakkı yoktur” kararının ardından yaşam tarzına müdahale tartışmalarına bir yenisi eklendi. Yine pandemi önlemleri bahanesiyle alınan ve ideolojik olmakla eleştirilen bu yasağa tepki yağdı.  

Bundan 5 yıl önce dönemin TBMM Başkanı AKP’li İsmail Kahraman, aslında bugünkü tartışmaların sinyalini şu sözlerle vermişti:

1982 Anayasası da, 1961 Anayasası da dindar anayasalardır. Neden? Resmi tatiller, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı’dır. Din dersleri mecburidir ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar anayasadır. Laiklik tarifi de ona göre olmalıdır. Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Dünyada üç anayasada laiklik var. Fransa, İrlanda, bir de Türkiye’de var. Tarifi de yok. İsteyen, istediği gibi bunu yorumluyor. Böyle bir şey olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım.

Kahraman’ın gerginlik yaratan sözlerinin üzerinden epey zaman geçti. Ancak yeni Anayasa çalışmaları son aşamada ve Türkiye’de laikliğin nasıl uygulandığı veya laiklikten ne anlaşıldığı yine tartışma konusu. Son dönemde bir kılıcın gölgesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na yüklenen misyon, alınan kritik kararlar, İstanbul Sözleşmesi konusu, yaşam tarzlarına müdahale olarak nitelendirilen uygulamalar yeniden laiklik tartışmalarını alevlendirdi. TEPAV’ın araştırmasına göre, 2020’de demokrasi ve laiklik destek puanı 3 puan arttı 2016’ya göre. 15 Temmuz sonrası Türkiye’de muhafazakar kimlikte ise bir kırılma oldu.

 Herkes özgür olmadıkça kimse özgür değildir.  Esasen laiklik, her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını ancak inançsız insanların da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir…” Bu ifadeler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin programında yer alan ifadeler. Toplumsal barış ve uzlaşının teminatı laiklik, Türkiye’de maalesef hep tarihsel, siyasal, sosyolojik bir çatışmanın konusu olmuştur. 

Yıl 1982. 12 Eylül askeri darbesinin ardından hazırlanan Anayasa için mitingler düzenleyen Kenan Evren’in meydanlarda ayetlerle desteklediği konuşmalarında halka şöyle sesleniyordu: 

“Hepimiz bir Allah’a inanıyoruz. Bir peygamberimiz var. Aynı Kuran’ı kullanıyoruz. Aynı Kuran’ın sureleriyle namaz kılıyoruz. O halde ayrılık neden?”

“TSK, KONTROL ALTINDA”

Türk Silahlı Kuvvetleri, askeri vesayet ve laiklik ilişkisini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zana Çıtak, şunları söylüyor:

“Ordunun, laikliğin gardiyanı ya da koruyucusu olduğu tezi son derece yerleşik bir tez ve bunun sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Bir defa ordu monolitik bir yapı ya da aktör değil. Mesela geleneksel olarak Hava ve Deniz Kuvvetleri'nin daha dünyaya ve gelişmelere, dış dünyadaki gelişmelere açık, yüzü daha batıya dönük bir iki bölümü olduğunu görüyoruz ordunun. Kara Kuvvetleri ise biraz daha kapalı, biraz daha batıya dair kuşkucu, her zaman sağ bir damarın varlığını devam ettirdiği bir yapı. O yüzden bu şekilde hava ve deniz bir tarafta öteki tarafta kara kuvvetleri olmak üzere zaten bir farklılık var ordu içinde. Aynı zamanda soğuk savaş sırasında sola karşı İslamcılığı desteklemek konusunda orduda çok önemli bir görüş var, Bu özellikle de 1980’de darbecilerin Türk İslam sentezi ideolojisini aslında kendi cunta rejimlerinin de neredeyse yarı resmi bir ideolojisi olarak yerleştirmelerine sebep oluyor. Ordunun laikliğin daha çok koruyucusu olarak görülmesi 28 Şubat süreci, 28 Şubat'ta ortaya çıkan bir şey. AKP’nin başa gelmesi ise aslında tabii uzun yıllar AKP’nin orduyu varlığına bir tehdit olarak görmesi sonucunu doğurdu. 2007’deki e-muhtıra da bu korkuyu konsolide etti diyebiliriz. Ve Gülenciler'le beraber Ergenekon ve Balyoz davalarını takip etmelerinin en önemli sebebi aslında orduyu etkisiz etkisizleştirmek. Bugün aslında baktığımız zaman eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın kendisinin son derece aslında zaten muhafazakar birisi olduğunu, orduda ciddi bir sağ damarın da temsilcisi olduğunu görmemiz mümkün. Özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi ile beraber AKP'nin kendi iktidarının bekası için de olabildiğince orduyla beraber hareket ettiğini ve Hulusi Akar aracılığıyla da büyük ölçüde ordudaki önemli yapıları kontrol altında tuttuğunu görüyoruz.”

“REFLEKS İTİBARİYLE DOĞASINA DÖNDÜ”

Bugün laikliğin ele alınış biçimi konusunda ordu ile arasında bir çekişme, gerginlik görünmeyen AKP iktidarının Milli Görüş geleneğinden itibaren laiklik serüveni nasıl bir seyir izledi? Yıllarca Milli Görüş temsilcisi siyasi partileri takip eden Gazeteci Sedat Bozkurt, Milli Görüş geleneğinin “ Düne kadar laikliği kabullendikleri alan, defanstı ve itirazdı” diyerek laiklik perspektifini şöyle anlatıyor: 

“Merkez sağ partiler de dini zaman zaman siyasetlerinin bir öznesi veya parçası olarak ifade etmişlerdir. İhtiyaç halinde seçimden seçime çıkarılıp kullanılan bir din unsuru vardır ama Milli Nizam’la başlayan Milli Selamet Partisi’yle vücut bulan Milli Görüş’teki din olgusu o kadar baskındır ki genel merkez yerleşkesinde cami olan belki de dünyadaki ender partilerden birisiydi Milli Selamet Partisi, Refah Partisi. Mescitten söz etmiyorum caminin bizzat kendisinden bahsediyorum. Bu bile dinin, bu siyasetin ne kadar yakınında olduğunu, iç içe olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Refah Partisi, ondan sonraki Fazilet Partisi biraz daha bulunduğu dönemin koşullarıyla torna tezgahından çıkmış, kendisini biraz daha ifade etmekte zorlanan, niyetini açıkça ifade edemeyen partilerdi. Bugün Saadet Partisi’ni de öyle görüyoruz. Çünkü o alanda karşısındaki AK Parti nedeniyle rahat bir pozisyon bulamıyor. Düne kadar din üzerinden savunduğu, geçmişte yaşadığı siyasi kavramlara da AK Parti’nin kötü uygulamaları nedeniyle karşı çıkmak, muhalefet etmek zorunda kalıyor. Bu durum da ona istemese de farklı bir kimlik, farklı bir politik alan, farklı bir şablon çiziyor. Şöyle bir ilginçlik var tabi ki, Milli Selamet Partisi’nin varlığı, sistem içinde çoğu zaman yararlı bulundu. 12 Mart sonrasında, o zamanki refleks için söylüyorum irticayla mücadelede başat rol oynayan, laikliğin yılmaz savunucusu askerler, bizzat yurt dışından Necmettin Erbakan’ın gelerek siyasetteki varlığını sürdürmesini istediler.”

Milli Görüş gömleğini çıkaran ve iktidar olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, geleneğin lideri Necmettin Erbakan’dan farkı neydi peki? Sedat Bozkurt’a göre Erdoğan, vesayetçi kurumları muhtelif yöntemlerle işbirliği yaptığı cemaatlerin, tarikatların desteğiyle tasfiye ettikten sonra refleks itibariyle doğasına döndü. Bozkurt, şunları söylüyor: 

Erbakan, devleti tanıyor, yurt dışında eğitim görmüş, yurt dışını biliyor, tarihsel olarak muhtelif yerlerdeki mücadeleden sonra geliyor. TOBB’daki işlevini biliyoruz. Bugün Erbakan ile ilgili şunu bilmiyoruz sadece: ‘Erbakan, mutlak iktidar olsaydı Erdoğanlaşır mıydı? Erdoğan gibi aynı şeyleri yapar mıydı? Eskisi hukuk kuralları içerisinde devlet kurumlarının çalışmasını mı sağlardı? Yoksa her şeyi kendisine bağlayarak tek adam figürü haline gelip devleti mi yönetirdi?’ Bunu bilemiyoruz. Bunu bilmemiz için de iktidar olması gerekiyordu. Çünkü siyasal İslam’ın, muhafazakar sağ siyasetin en önemli özelliği budur. Anlattıkları ile yaptıkları 180 derece farklıdır.  AK Parti’nin kuruluş dönemindeki dinamikler çok farklıydı. 12 Eylül’de darmadağın edilen bir toplumsal hayat vardı. 2000-2001’de AK Parti’nin kurulduğu dönemde de çok farklı bir ortam vardı. Birkaç ekonomik kriz, 28 Şubat gibi askerin sistemi, devlet sistemini, toplumsal yapıyı dizayn etme gibi hamlesi, dışarıdan siyasete bir müdahale var. Bunların yarattığı hoşnutsuzluk var. Bir de üstüne ekonomik var. O zaman AK Parti’nin kendisini anlatırken de farklı olduğunu, gömlek çıkardığını anlattığı bir ortam var. Türkiye’deki seçmenin kızdığı partiye bir tepki olarak kızdığı partiyi en çok kim yıpratacaksa ona oy verme gibi bir geleneği de var. AK Parti tepki oylarını aldı. Tepki oylarıyla geldiği iktidarı,  bugün tasfiye ettiği statükocu kurumların da varlığı nedeniyle, siyaset yapma alanını genişletemediği için Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci, demokrasi, hukuk derken konjonktürel olarak dünyada bollaşan parayı da alarak, göreceli olarak ekonomi tekerini de döndürerek bir siyaset ortaya koydu. Bu siyaset de genel olarak kabul gördü, oy aldı. Aynı yöntemi tekrar denedi ama ilk kavşağa gelindiği zaman, vesayetçi kurumları muhtelif yöntemlerle işbirliği yaptığı cemaatlerin, tarikatların desteğiyle tasfiye ettikten sonra refleks itibariyle doğasına döndü”

AKP’NİN İLK YILLARI VE CEMAATLER

Siyasal İslam’ı ve laikliği konuşurken cemaatler bu sırada nasıl bir yol izliyordu ve siyasetle 1990’lı yıllarda nasıl buluşup kurumsal olarak siyasallaştılar? Antropolog ve Gazeteci Ayşe Çavdar, Turgut Özal dönemiyle ekonomik olarak güçlenen cemaatlerin dayanışma sandıklarını hatırlatarak yaşanan ekonomik krizleri,  mensuplarının yani cemaat mensubu dindarların yara almadan atlatmasının önemini anlatıyor.  Ekonomik olarak piyasada güven adacıkları oluşturan cemaatlerin çekim merkezi olmalarına dikkat çeken Çavdar, AKP’nin iktidara geldikten sonra cemaatlerle ilişkisinin uzun süre kötü olduğunu hatırlatarak süreci şöyle aktarıyor: 

AKP iktidara ilk geldiği zamandan itibaren uzun süre cemaatlerle arası kötüydü. 2002’de ‘biz yeniyiz, başkayız, dersimizi aldık’ diyerek geldiler. Cemaatlerin ekonomik dayanışma örüntüleri çok büyük yaralar aldı. Deniz Feneri vakası, batan holdingler gibi. Bunlara güven sarsıldı. Yani orada bir başka geri çekilme durumu da var. Sonradan onu dini networklerde, ‘oyun ettiler, bizi iflas ettirdiler, itibarımızı düşürdüler’ diye okuyacağız ama durumun öyle olmadığını aşağı yukarı herkes biliyor. Özellikle Almanya'dan bakıldığında çok rahat görülüyor çünkü orada batırılan paraların çok büyük bir kısmı Almanya'dan gitmişti. Ama bu durum vazgeçmelerine neden olmadı. Eğer 2002’den sonra AKP eğer yükselmeseydi belki tamamen vazgeçerlerdi gerçekten. Fakat AKP devreye girdiği zaman bu insanlar için bu defa batık paralarını kurtarma ihtimali bir bakıma doğmuş oldu. Yani orada batanın başka bir yerden başka türlü imtiyazlarla geri kazanılabileceği ihtimali doğmuş oldu. AKP,  onlar (cemaatler) için başlangıcından itibaren oymuş meğerse bunu sonradan anlıyoruz.  AKP’nin arası cemaatlerle başlangıçta birkaç nedenle kötüydü. Birincisi ‘eyvallah’ demiyordu bir kere. Refah Partisi’nin yenilikçilerinin Gülen cemaati ile ittifakı diğer cemaatler için yabancılaştırıcı bir şeydi. 2014’ kadar da böyle devam etti. Fethullahçılar, orada bulundukları süre boyunca hiçbir cemaatin devlet kadrolarına girmesine izin vermediler.”

ERDOĞAN’IN LAİKLİK TANIMLARI

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaseten yıllar içinde laiklikle ilişkisi nasıl bir seyir izledi? Üç Erdoğan. Belediye Başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı. Laikliğe üç ayrı bakış açısı. Kapatılan Refah Partisi’nin Ümraniye İlçe binasının açılışı, yıl 1994. Bu konuşması nedeniyle soruşturmaya da uğrayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan, laiklikle “Bu millet istedikten sonra tabi elden gidecek” diyerek “Hem laik hem Müslüman olunmaz. İkisi bir arada olduğu zaman ters mıknatıslanma yapar” çıkısında bulunuyordu.   

Ve yıllar geçer. Erdoğan, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır. Yıl 2007. Uluslararası Basın Enstitüsü’nün İstanbul’da yapılan yıllık genel kurul toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, laiklik ile İslam’ı karşı karşıya getirmenin hata olduğunu, laikliği “herkesin yaşam tarzının güvencesi” olarak gördüğünü belirterek “Biz, yola çıkarken dedik ki: ‘AK Parti, din eksenli bir parti değildir, insan eksenli bir partidir’. Kişi laik olamaz, devlet laik olur. Bir kişi, laik bir devleti savunmak anlamında ’laikim’ diyorsa ona eyvallah, onu da kabul ediyoruz ama bunu ’İslam karşıtı’ olarak getirdiğiniz zaman, burada bir yanlışa düşersiniz” diyordu. 

31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesi Edirne'de miting alanında "Bu ülke, tüm renkleriyle, tüm zenginlikleriyle, tüm farklılıklarıyla 82 milyon vatandaşımızın ortak vatanıdır. Bu ülkede herkes, diğerlerinin hakkına, hukukuna saygılı olmak şartıyla dilediği gibi inanabilir, dilediği gibi yaşayabilir, dilediği gibi iş yapabilir, dilediği gibi düşüncelerini ifade edebilir. Türkiye'yi yaşam tarzı, laiklik istismarından kurtarmanın vakti gelmiştir” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi laiklik istismarından kurtarmanın yerel seçim zaferiyle olacağını anlatıyordu. 

“TEMEL SORUN DİN DEĞİL, AŞAĞIYA GİDİŞ”

AKP’nin 60. ve 61. Hükümet dönemlerinde Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yapan Ertuğrul Günay, geçmiş yıllarda katı merkezci, devletçi yapıların uygulamalarından yola çıkarak laikliğin bir istismar konusu olduğunu belirtse de temel sorunun din sorunu olmadığının altını çiziyor:  

“Siz halkın karnı doymaya, doyurmakta yetersiz kaldığınız zaman halkın inançlarına hitap etmeye, o inançları istismar etmeye başlarsınız. Bu yıllarda da böyle olmaya başladı. Adalet ve Kalkınma Partisi 19 yılını dolduruyor, ilk 10 yıl içinde insanların laiklikle ilgili tedirgin olacağı çok olay anımsamıyorum. Ne cami yapma konusunda özel bir gayret vardı ne başına takke takıp dua gösterileri. Bunları hatırlamıyorum. Ama ne zamanki 2013-2014’te iktidar patinaj yapmaya başladı, yolsuzluk tartışmaları çıktı ortaya o zaman yasaklar da çıktı ortaya. Dış politikada, iç politikada, sosyal yaşamda sıkıntılar çıktı ve iktidarın halka verebileceği somut hizmetler kısıtlanmaya hatta imkansız hale gelmeye başladı. Bu tarihten itibaren Türkiye'de cami yaptırma furyası, fetva alma furyası, din adamlarının din adamlarının daha görünür hale gelmesi, o tarihlerden sonra ortaya çıktı. İktidarın aşağı doğru gidişi ile toplumdaki desteğinin aşağı doğru gidişi ile bu istismar çizgisi yukarıya doğru eş zamanlı olarak çıkmaya başladı.”

“7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİNDEN SONRA DEĞİŞTİ”

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği, Hubyar Vakfı, Alevi Bektaşi Federasyonu kurucusu ve HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, AKP’nin iktidarda kalabilmek için laiklikle ilgili fikriyatını sürekli değiştirebildiğini savunarak şunları söylüyor: 

2002’den bu tarafa iktidarda olan bir parti var ve bir lider var. LGBTİ bireyler için özgürlük alanı olduğunu ifade eden söylemleri var ve bunun garanti altına alınması gerektiğine kadar birçok konuda söz söyleyen bir Recep Tayyip Erdoğan var. Aynı Erdoğan, ‘şeytanlaştıran’ bir söylem kullanabiliyor.  Yani oy alabilmek için fikriyatını değiştirebiliyor, yani yönünü değiştirebiliyor. Aslında bir inançsal ya da ideolojik bir duruşu da yok bu konuda. Hani bir yerde durmuyor, sürekli değişiyor söylemi. Tavrı, Türkiye'deki siyasi atmosfer değiştiği zaman LGBTİ bireylere özgürlük demeyecek anlamını taşımıyor.  İktidar 2015’e kadar özgürlük söylemleriyle, liberal söylemlerle, demokratikleşme adımları atarak, kimi kanunlar çıkartarak, kimi vaatlerde bulunarak bir şekilde ilerledi ve 2015 konseptinde, 7 Haziran’da zirve yaptı. Ve özgürlükler olduğu sürece bu işten kazançlı çıkmadığını anladı.  Çünkü özgürlükler sınır tanımaz. Yani siz bir yere kadar özgürlük dersiniz ama o bir yeri deler geçer o özgürlükler.”

Kenanoğlu,  7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra iktidarın “özgürlükler, hak, hukuk, adalet” konularında farklı bir tutum sergilemeye başladığına dikkat çekerek AKP’nin muhafazakar-milliyetçi tabana yönelik söylemlerini arttırdığını ifade ediyor. Kenanoğlu,  Kürt meselesinde aynı şeyi yaptı, Alevi meselesinde aynı şeyi yaptı. Roman açılımı yapan, Ermenistan'la kapıların açılmasına kadar giden bir süreci yürüten yaklaşımı vardı. Hepsinden vazgeçti. Bütün bunları artık karşılayamayacağı bir noktaya geldi. Çünkü set kurmak istediği yer, özgürlükleri isteyenler açısından devrildi ve akabinde muhafazakar milliyetçi tabana yönelme eğilimi de başladı” diye konuşuyor.