CANAN ARIN: "İKTİDAR ŞERİATI GETİRMEYE ÇALIŞIYOR AMA KADINLAR İZİN VERMEYECEK"

CANAN ARIN: "İKTİDAR ŞERİATI GETİRMEYE ÇALIŞIYOR AMA KADINLAR İZİN VERMEYECEK"

Hrant Dink ödülünü alan Türkiye'nin ilk bağımsız kadın sığınmaevi Mor Çatı'nın ve İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi kurucularından hukukçu Canan Arın, Rengin Arslan'a feminizmle tanışmasını, mücadele ettikleri eşitsizlikleri anlattı. Arın'a göre iktidar şeriatı getirmek istiyor ve bu hükümetin devam etmesi halinde kadınların geleceği korkunç olacak.

Kadın hakları savunucusu ve hukukçu Canan Arın, bu yıl on üçüncüsü verilen uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü, 15 Eylül’de, Hrant Dink’in doğum gününde çevrimiçi yayınlanan bir törenle aldı. 

Birlikte kadın mücadelesi yürüttüğü bir arkadaşı Arın’ı “Canan bence öfkenin en güzel hali. Direngenliğin ve ilk günkü gibi heyecanla ve öfkeyle konuşma, savaşma hali en büyük ilham’ diye anlatıyor.

Ödüle ilişkin “Ben gayet sıradan, sadece inandığı konuda inandığı için ömrü boyunca savaş vermiş bir insanım. Ama bunun herhangi bir karşılık filan beklediği için yapmadım” diyen Arın, bunca yıllık mücadelesinden sonra hissettiklerini “Gençken, çocukken bir şeyleri değiştireceğinize inanıyordunuz ama hiçbir şeyin değişmediğini görünce çok daha acı duyuyorsunuz” sözleriyle anlatıyor.

“Feminizmle tanışmak bana Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’a insan gözüyle bakmayı öğretti” diyen Canan Arın’a göre AKP iktidarı şeriatı getirmeye çalışıyor. “Bunu iki şekilde yapıyorlar. Ya [kanuna] dokunmadan yapıyorlar veya doğrudan doğruya kanunları değiştiriyorlar” diyen Arın “Dolayısıyla gerçekten şu anda eğer bu hükümet, bu adam devam ederse Türkiye'deki kadınların hali, geleceği gerçekten korkunç diye düşünüyorum. Ama kadınlar buna izin vermeyecekler” diyor.

Yaşadığımız ülkedeki en korkunç şeyin hukukun kalmaması olduğunu söyleyen Arın “Mahkemeden eğer gerçekten hukuka uygun bir karar almak istiyorsanız sosyal medyada çok büyük bir hareket yapmanız gerekiyor” sözleriyle hukukun mevcut durumunu anlatıyor.

İktidara “Meydan sizin değil, o kadar boş değil. Bu meydanda biz varız ve biz var olduğumuz sürece siz daha fazla ilerleyemezsiniz” diye seslenen Arın’ı en çok üzen konulardan biri de maydana çıktıklarında karşılarında olan kadın polisler. Arın onlara “Biz sizler de polis olasınız diye yırtındık” diye sesleniyor. Söz Canan Arın’da..

Podcasti dinlemek için aşağıdaki play tuşuna tıklayın. Yazıyı okumak için devam edin.




Rengin Arslan:
 Canan Hanım merhaba, Kısa Dalga’ya hoş geldiniz. Öncelikle söyleşimizin vesilesi bu anlamlı ödül oldu. Hrant Dink ödülünü almak, ki siz çok da ödül almış birisisiniz, sizin için ne ifade ediyor?

Canan Arın: Rakel Hanım aradığında oturmuş gazete okuyordum. Bir telefon. İşte ben Rakel Dink. Bir sarsıldım. ‘Buyurun Rakel Hanım’ dedim. ‘Bu yılki ödülü size vereceğiz’ dedi. ‘Ama şu anda açıklanmıyor o gün açıklanacak…’ Çok şaşırdım, sevindim, onur duydum. Çünkü tamamen insan hakları, barış, insanlar arasında herhangi bir ayrım yapmama, ki benim hukukçu olma sebeplerinden bir tanesi veyahut temeli, adaletsizliğe tahammül edememektedir. Onunla ilgili olduğu için gerçekten onur duydum. Hiç ummuyordum, çok büyük sürpriz oldu. Nereden akıllarına geldim, onu da bilmiyorum. Yani ben gayet sıradan, sadece inandığı konuda inandığı için ömrü boyunca savaş vermiş bir insanım. Ama bunun herhangi bir karşılık filan beklediği için yapmadım.Öyle inandığım için, içinden öyle geldiği için, isyan ettiğim için yaptım. Ve tabii çok sevindim.

Ayrıca kendisine söylediğim gibi Rakel Hanım'ı da bütün kalbimle kutluyorum. Çünkü inanılmaz bir acıdan zümrüt-ü anka kuşu gibi tekrar küllerinden muhteşem bir vakıf doğurdu. O vakıf sağ olduğu yaşadığı sürece de Hrant Dink yaşayacak. Doğum günleri her yıl kutlanacak. O gün olsa idi, yani beceremedim, yoksa bir de şampanya kadehi kaldıracaktım, doğum günün kutlu olsun diye. Çok iyi bir gazeteciydi, önemli olan bu insanlar arasındaki ayrımcılık çok kötü ve çirkin bir şey. Hepimizin iki gözü iki kulağı bir burnu iki kolu, iki bacağı var. Hepimiz insanız, aynı şekilde acıkıyoruz, aynı şekilde üzülüyoruz, ağlıyoruz, gülüyoruz. Dolayısıyla zaten sınırlar saçma. Ayrımcılık yapmayı anlamam mümkün değil.

“Hiçbir şeyin değişmediğini görünce çok daha acı duyuyorsunuz”

Türkiye tarihine baktığım zaman gerçekten üzülüyorum. Gençken, çocukken bir şeyleri değiştireceğinize inanıyordunuz ama hiçbir şeyin değişmediğini görünce çok daha acı duyuyorsunuz. O kadar acılarla yoğrulmuş bir yer.

Düşünün ki “Ene’l Hak” dediği için Hallacı Mansur'un derisini yüzüyorlar. Böyle bir vahşet olabilir mi? Derisini yüzüyorlar. Adam Ene’l Hak dedi diye. Gerçekten bu kadar sömürü, din sömürüsü iğrenç bir şey. Onun için de ölümünde de şamar yemiş gibi oldum. Çok sarsıldım. Ama Uğur Mumcu’da hissetmiştim, Muammer Aksoy’da aynı şeyi hissetmiştim. Adını sayamadığım, o sıralarda ben 1980’lerde ben Mecidiyeköy'de yaşıyordum ve orada yaşayan mesela bir diş hekimi Sevinç Hanım vardı, onun öldürülüşü örneğin. Tüylerim diken diken oluyor. Hangi birini sayayım, Orhan Tütengil’i mi sayayım? 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, oradaki vahşetleri mi sayayım? Bir insan diğer insana nasıl inançları nedeniyle bu kadar işkence yapabilir? Benim aklım almıyor. Onun için bu ödül gerçekten çok değerli bir ödül benim hayatımda. Tekrar çok teşekkür ediyorum, beni düşündükleri, akıllarına getirdikleri için.

Rengin Arslan: “Ben sıradan insanım” dediniz. Ben de içimden şöyle dedim: Yapmayın Canan Hanım! Bir kadın olarak, bir kadın gazeteciyim. Ama elbette kadın hakları, özellikle son uyanışla, son on yılların uyanışı ile bizim hayatımızın da merkezinde olduğu, bütün kadınların aynı şekilde ve siz bunlara öncelik eden o kadar çok şey yaptınız ki. Sizden ilham alan avukatlar olduğuna, sizden ilham alan feministler olduğuna, birlikte yol aldığınız arkadaşlarınızın da sizden çok razı olduğuna eminim. Bunlardan bir tanesini hatırlatmadan geçmeyeyim. Mor Çatı gibi önemli, Türkiye'nin ilk kadın sığınağı olan ve aynı zamanda Kadınların dayanışmasına ev sahipliği yapan, zor durumdaki kadınların dayanışmasına ev sahipliği yapan bir yerin kurucuları arasındasınız. Tüm bunların arasında şunu merak ediyorum: bir insan bir kadın üstelik röportajlarınızda söylediğiniz gibi, kadın-erkek eşitliğinin olduğu yanılsaması ile büyüdüğünüz bir ortamdan sonra, nasıl bu kadar bu işe baş koyar ve sizi tetikleyen ne olmuştur bu kadın mücadelesine başlarken onu sormak isterim. 

“Feminizmle tanışmak bana kanunlara insan gözüyle bakmayı öğretti”

Canan Arın: Şimdi 1980’lerde bir gündü. Şirin Tekeli, benim erkek kardeşimle aynı kürsüde siyaset bilimi kürsüsünde idi, oradan tanışıyoruz. Telefon etti. ‘Canan’ dedi. ‘Biz böyle kadın erkek eşitliği falan toplantılar yapıyoruz, ilgini çeker mi?’ Ben derhal yel yeperek yelken kürek koşup gittim. İlk defa o zaman, daha öncede söylediğim gibi Anayasa kadın ve erkeğin kanunların önünde eşit olduğu yazıyor ama bu eşitsizliğin gerçekte bir defa yasalarla başladığını fark ettim. Önce Medeni Kanun’da eşit değildik. Aile hukuku evlenmekle kadını ikinci sınıf vatandaş haline koyuyordu. Yok evlilik birliğinin reisi koca; yok kadın çalışmak için kocasından izin alacak… Bu beni çıldırtan bir şey. Kim oluyor da ondan izin alacağım. Sonra 500 yıllık soyadınız birdenbire bir adamın soyadı ile değişiyordu. Ama ne kadar güzel bunu da anlamak mümkün değil. Yani ne kadar maço olursanız ne kadar patriyarkal bir düzen olursa olsun, bir erkeğin soyadından çıkıp başka bir soyadına giriyorsun. Yani üzülmesinler. Zaten diğeri de erkeğin soyadı, babanın soyadı. Dolayısıyla Ceza Kanunu'nda mesela zina suçtu ama erkek ile kadının zinası ayrı ayrı koşullara tabi idi ve erkeğin zina suçunu oluşturması son derece güçtü. Efendim en az 6 ay bir kadın ile karı kocaymış gibi yaşayacak... Herkeste o izlenimi uyandıracak şekilde yaşaması gerekiyordu. Oldu canım. Peki iş seyahatleri ne oluyordu beyefendinin? Ona kimse karışmıyor. Ama kadın aynı evde bir gece yarısı üzerine sabahlık ile bilmem ne ile kapıyı açıp da evde adam varsa hop diye geliyordu. Şimdi zinanın suç olması da zırva bir iş ama sonra ceza kanununda çok daha korkunç maddeler var tabii. Biri de tecavüz edenin tecavüz edenle, yani tecavüz ettiği kişi ile evlenmesi sonucunda 5 yıl o evlilik sürerse ceza davası açılmış olduğu yerde kalıyordu. Yok açılmamışsa hiç açılmıyordu falan gibi şeyler. Düşünebiliyor musunuz? Size tecavüz eden bir adamla evleniyorsunuz? Gerekçesi ne? Kadının namusunu kurtarmak. Peki namus ne? Hırsızlık namustan sayılmıyor, gasp namustan sayılmıyor, yalancılık namustan sayılmıyor. Onun bunun malını almışsınız yahut uyuşturucu bilmem ne kaçakçılığı yapmışsınız. İnsanlar ölmüştür, öldürmüşsünüzdür. Bunların namus ile ilgisi yok. Namus dediğiniz şey sadece kadın bedeninin belirli bir bölgesinde ve onun da maliki, kadın bir mal olduğu için erkek ya baba. Veya içinde doğduğu aile. Evlenmekle bu mülkiyet kocaya geçiyor, koca da ölmüşse kadın orta malı oluyor. Benim gibi, eğer hiç evlenmemişseniz. Dolayısıyla bu kadar saçma sapan kavramların, kadın bedeninin bu kadar çok konu edilmesinin sadece cinsellik üzerine kurulmuş bir sistem ve düzen gerçekten mide bulandırıcı ve insanı isyan ettiren bir şey. İşte feminizmle tanışmak bana Ceza Kanunu ve Medeni Kanun’a insan gözüyle bakmayı öğretti. Ondan sonra zaten gerisi geldi.

“Şeriatı getirmeye çalışıyorlar”

Rengin Arslan: Bir dönüm noktası yaratan, insanın zihninde ampul yanmasını sağlayan bazı anlar vardır…

Canan Arın: İşte o toplantılar. Bilinç yükseltme toplantıları. Evet, yani biz bilinç yükseltme toplantıları yapıyorduk ki o muhteşem bir şeydi. Onlardan aldığım zevki, keyfi hiç unutamam. Müthiş bir şeydi. O zaman bakıyorum, yok kardeşim, biz hiçbir zaman eşit olmamışız. Dolayısıyla eşitlik sadece kâğıt üzerinde kalan bir şey. Bugün hâlâ o eşitlik yok, daha da kötüye gidiyor tabii bugün. Çünkü şeriatı getirmeye çalışıyorlar. Bunu iki şekilde yapıyorlar biliyorsunuz. Ya Medeni Kanun’a hiç dokunmuyor, de facto yapıyor. Diyelim ki 1983’te çıkan bir kanunla Türkiye'de nüfus kanunuyla, kürtaj yasal ama bugünkü kürtaj yaptırmanız mümkün değil. Çünkü televizyondan öyle bir emir geliyor. Emir demiri kesiyor, hukuk diye bir kavram kalmadı. Ya [kanuna] dokunmadan yapıyorlar veya doğrudan doğruya kanunları değiştiriyorlar.

“Bu hükümet devam ederse kadınların geleceği korkunç

Adam bir gece yatıyor kalkıyor, ben diyor. İstanbul Sözleşmesi'nden çıktım. Nasıl çıkarsın kardeş? Sen kimsin? Ama ben çıktım diyor. Niye? Çünkü kendi partisi içindeki tarikat şeyhlerine taviz vermek istiyor. Onun için de çıktım diyor ve onun çıktım demesiyle çıkılıyor ama kadınlar çıkmadılar İstanbul Sözleşmesi'nden. Sadece AK Parti'nin Başkanı İstanbul Sözleşmesi'nden çıktı. Ama sonra ne dedi? ‘Taliban ile aramızda görüş ayrılığı yoktur’ dedi. O zaman Türkiye'deki kadınların geleceğinin vahametini tasavvur bile etmek istemiyorum. Eğer bu adamlar bir süre daha kalırsa iktidarda gerçekten çok korkunç. Afganistan'daki 1960’lardaki kadınlara bakıyorsunuz, bazıları diyor ki o sadece Kabil’deydi, Kabil Üniversitesi’ndeydi. Ama bir de bugünkü o kadınların haline bakıyorsunuz. Girdikleri her yerde kadınları mahvediyorlar. Dolayısıyla gerçekten şu anda eğer bu hükümet, bu adam devam ederse Türkiye'deki kadınların hali gerçekten korkunç. Geleceği korkunç diye düşünüyorum. Ama kadınlar buna izin vermeyecekler.

Rengin Arslan: Şimdi yine konuşmanıza atıfta bulunalım. Orada beni çok etkileyen “Bu kadar canavarlığın içinde, bu kadar korkunç bir tabloda insanın içini açan, insanı yüreklendiren tek olay kadın direnişi ve dayanışması” demeniz. 1 Temmuz itibariyle İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması, gece kararnamesiyle bu kararın duyurulması ve bunun vesilesiyle kadınların sokakları inmesi ile o direngenliği ve dayanışmanın sembolünü bir yandan izledik. Sizi en çok heyecanlandıran kısmı ve kadın dayanışmasının kadın hareketinin? Sizin favoriniz hangisidir Bunların arasında? Neyi çok önemsiyorsunuz? Geleceğe dair neyi öne çıkarırsınız?

 

Canan Arın: Direniş ve dayanışma bu çok önemli ve İstanbul Sözleşmesi'nden çıkmadan önce de. Mesela şimdi, öldürülen kadınların çetelesini teker teker tutup adlarını söyleyemiyorum ne yazık ki… Ve çok korkunç. Üstelik vahşet gittikçe daha çeşitleniyor. Kadını kesip bidonun içine koyuyor. Yakıyor üzerine benzin döküyor. Bir silahla öldürüyor yahut bilmem kaç tane bıçak darbesiyle öldürüyor ve bütün bunlar herkesin gözü önünde oluyor. Millet telefonu alıp onu videoya çekiyor. Başka bir şey yapıldığı yok ve hükümet hiçbir şey yapmıyor. 

Sadece yapıyormuş gibi görünüyor ve bütün bunlar da bence en korkuncu bütün bu vahşet ve bu vahşete göz yuman ve onu destekleyen ona yeşil ışık yakan hükümettir. Hükümet diye de bir şey kalmadı ya, hükümetin başındaki kişidir. Dolayısıyla AKP’dir. 

“En korkuncu hukukun kalmamış olması”

Ama en korkuncu hukukun kalmamış olması. Yani mahkemelere bakıyorsunuz, mahkemeden eğer gerçekten hukuka uygun bir karar almak istiyorsanız sosyal medyada çok büyük bir hareket yapmanız gerekiyor. Hiç unutmadığım bir şey. Galiba Paşalı cinayeti idi. Adını tam hatırlayamıyorum çünkü çok fazla kadın öldürülüyor. Her gün çok fazla kadın çok çeşitli yollarla öldürülüyor ve tecavüz ediliyor. Ankara, İstanbul Taksim, Antalya, İzmir’de büyük dev ekranlar kurduk. Skype üzerinden Taksim meydanını, İstanbul’u biz doldurduk. Ankara'daki meydanlar doldu ve ertesi gün verilecek kararın hukuka uygun olması için tekrar gerekçeler sıralandı. Ve ertesi gün hukuka uygun bir karar alındı. Bu bence müthişti. Bu hem de korkunç, çünkü yazık, oraya yargıç diye oturan kişi böyle olaylara yer vermeden hukuka uygun karar vermesi gerekiyordu.

Şimdi daha yeni dünkü gazetede vardı galiba veya dün internetten geldi hatırlamıyorum. Kadının bir tanesine çok büyük baskı yapıyor diyor. Savcı tutuklama talebiyle davayı açıyor. Hâkim adamı serbest bırakıyor ve kadın öldürülüyor. Şimdi bence bütün bu hakimlerin teşhir edilmesi gerekir, bu kararı verenlerin teşhir edilmesi gerekir. O cinayetlere sebep olan onlardır. Hukuku uygulamamalarıdır. 

Ama İstanbul Sözleşmesi'nden bir tek adamın şahsi inançları, sadece oy toplaması, şeriat düzenindeki, tarikat üyelerinden oy toplamak için İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasıyla mesela biri gidiyor avukata ‘artık karımı rahatça öldürebilir miyim?’ diye soruyor. Düşünebiliyor musunuz? Tabii cinayetler çok çeşitleniyor, çok fazla oluyor ve artık gelip de 6284 uygulaması istediğiniz zaman yani uzaklaştırma kararı almak istediğiniz zaman, mesela ben 6 aya kadar uzaklaştırma kararları almıştım. Bugün artık çok kısa sürelerle o karar veriliyor ve kadının her defasında gidip yeniden bu kararı kaybetmesi gerekiyor. Bu ne demek oluyor? Kadının insan haklarının inkârı anlamına geliyor. Her defasında avukatla konuşacak, belki vekalet ücreti ödeyecek, vekalet ücreti ödemese bile tekrar korku içinde yaşayacak. Kararın o şiddet uygulayana tebliğ edilmesi gerekiyor. Şiddet uygulayanın adresi bilinmiyor, bulunmuyor bir şekilde ve kadın her saniye korku içinde yaşıyor. Çocuklarıyla birlikte korku içinde yaşıyor. Sen bunu uygulasan da ben dinlemiyorum diyor. Ama balık baştan kokuyor. Eğer bir çıkıp da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ben uymuyorum, ben dinleniyorum, ben tanımıyorum diyorsa Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorum diyorsa, öbürü de ben 6284’ü tanımıyorum diyor. İstediğin kadar uzaklaştırma kararı al, gene geliyorum diyor. Sonunda herhangi bir ceza alıyor mu? Hayır. O zaman ne oluyor? Hükümet kadınları eve tıkmak, evden dışarı çıkmalarını engellemek, istihdam alanında iş almalarını engellemek, sokağı çıkmalarını engellemek için ve sadece evlilik denen kuruma mahkûm etmek için kadınları özel bunlar düşünülmüş tasarlanmış yan yollar.

"Bir gün evli kalmakla ömür boyu nafaka ödemezsiniz"

Mesela nafaka meselesini attılar ortaya. Medeni kanuna göre 175. madde bir çok açıktır. Süresiz afaka istenebilir. Çıktı uyduruk dernekler kurdular. Bir de tabii çok ilginç kadın hareketini çok iyi izliyorlar. Kadınlar ne yapıyorlarsa ona uygun iş yapıyorlar. Dolayısıyla gongolar kurdular, o gongolar da efendim Mağdur Babalar Derneği kuruldu, Nafaka Mağdurları Derneği kuruldu. ‘Efendim bir gün evli kaldım, ömür boyu nafaka ödüyorum…’ Bunu bari hukukçulara söylemeyin. Herkes bu kadar salak değil ve bir insan karşısındakini aptal ve salak yerine koyduğu ölçüde kendi salaklığını gösterir. Başka bir şey değil. Zaten bir gün evli kalmakla ömür boyu nafaka ödenmez. Ödeyemezsiniz. Bir gün evli kalmakla boşanamazsınız. Ama Medeni Kanun ne diyor? Boşanma sırasında daha az kusurlu olan taraf bir, demek ki daha az kusurlu olmak gerekiyor. Eğer bir gün evli kalmış da boşanmışsa ve nafakaya mahkûm olmuşsa daha çok kusurlu. Ekonomik durumu daha iyi olacak. Boşanmakla nafaka alacaklısının durumu çok kötüleşecek. Bütün bu şartlar gerçekleştiği takdirde karşı taraftan nafaka isteyebiliyorsunuz. Süresiz isteyebiliyorsunuz ama eğer nafaka borçlusu ölmüşse, eğer nafaka alacaklısı kadın olduğu takdirde, genel olarak bu oluyor. Gerçi erkekler de kadınlardan nafaka alabiliyorlar bu şartlar gerçekleşmişse, eğer nafaka alacaklısı yeniden evlenmişse, eğer nafaka alacaklısı haysiyetsiz bir hayat sürüyorsa, haysiyetsiz hayat, kadınlar için çok daha kapsamı geniş olan bir hayat biçimidir. Bunlar oluyorsa o zaman ya kendiliğinden ya da mahkeme kararıyla nafaka kaldırılır diyor. Şimdi bir gün evli kalan insan niye boşanır ya karşı tarafa feci şiddet uygulamıştır. Ya iktidarsızdır. Onda bir kusur vardır ki ve üstelik de o anlaşmalı boşanma olamaz. Anlaşmalı boşanma olması için en az bir yıl evli kalmak gerekir. Dolayısıyla çekişmeli boşanma olacak ama nafaka borçlusu olabilmesi için ciddi olarak kusurlu olmanız gerekiyor. Onun için bir gün evli kalmak ile, ömür boyu nafaka ödemezsiniz. Ödeyemezsiniz, olmaz. Bu doğru değil. Ama bunu bahane ettiler. Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi Başkanı bir ara çok kadınlardan yana görünürken hükümetle birlikte onun da rüzgârı değişti. Şimdi kadınlar aleyhine çok rahat kararlar verebiliyorlar ve bayağı da etkili. Yargıtay da Aile Hukuku ile ilgili kararların yerel mahkeme kararlarının daha sonra istinafa gidiyor bunlar. İstinaftan sonra gittiği hukuk dairesi, Yargıtay'daki. Dolayısıyla bu Hukuk Dairesi'nin başkanı şimdi çok etkili bir adam. Sürekli olarak verilen kararları da kitap olarak yayınlayıp ciddi olarak bir gelir sahibi oluyor bunlardan. Erkeklerin bilmem kaç yıllık hakkı ihlal edilmiştir. Nafaka bir yıl ile sınırlansın deniyor. Kardeşim bir yılla sırasında sen evlilik içinde bu kadının çalışmasına izin vermiş misin? Bu kadının sosyal sigortası ödenmiş mi? Sağlık sigortası var mı? Yoksa, ben senin sigortanım, ben sana bakarım, ben seni çok seviyorum, efendim seni senden kıskanırım, seni kemerinden kıskanırım, seni saçının telinden kıskanırım numaralarıyla... Sonra 50 yaşına geliyor, ‘kusura bakma ben 15 yaşında birine âşık oldum.’ Çocuklarla birlikte sen iç çamaşırları alabilirsin. Kapının önündesin. Türkiye'deki genel tablo bu. Dolayısıyla şimdi her olay için ayrı karar vermek gerekir tabii, toptan bir şey söyleyemezsiniz ama nafakanın sınırlandırılmasının temel amacı, devlet eliyle resmen kadına ekonomik şiddet uygulanmasıdır. Böylece hiçbir geliri olmayan kadın çocuklarıyla birlikte sokakta kaldığı takdirde ya o evliliğe mahkûm olacak, dönecek, boşanamayacaktır. Zaten amaç da kadının boşanmasını engellemek, mümkünse bütün kadınları evlendirmek.

Rengin Arslan: Sizce önümüzdeki dönemin en önemli mücadele alanlarından biri bu mu? Nafaka mı?

Canan Arın: Kadın mücadelesi çoktan başladı, o devam ediyor. Kalmıyor ki cinayetler var. Her gün bir cinayet işleniyor. Yani en az bir cinayet işleniyor. Bir kısmının üstünü intihar diye örtüyorlar. Eğer AK Parti'yle bağlantılı, AK Parti'nin koruduğu, desteklediği erkekler tarafından işlenmiş cinayetler ise bunlar ya intihar diye gösteriliyor veya üstü örtülüyor. Şimdi bir arkadaşın çok ‘yumoş’ bir deyimi ile mağdur mafya Sedat Peker'i izlerseniz eğer o cinayetleri de göreceksiniz. Kadınlar nasıl, kimler tarafından öldürülmüş ve üstleri nasıl kapatılmış bu cinayetlerin. Onları da göreceksiniz. Bu konuda evet iddiaları vardı ama hiç kimse bir şey yapmıyor o iddialarla ilgili. En vahim olay, hukukun üstünlüğünün kalmamış olması. Bir tek adamın iki dudağının arasındaki her sözcüğün hukuk diye kabul edilmesi, oradan verilen emirlerle insanların hapishanelerde çürütülmesi, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş örnekleri en basit örnekler. Bir de en korkuncu 15 Temmuz hikayesinde askeri okul öğrencilerine, çocuk bunlar ya hayatları karardı.

Rengin Arslan: Bunların isimlerini ödül konuşmanızda da andınız, 15 Eylül’de yaptığınız konuşmada. 

Canan Arın: Evet, ödül konuşmasında mesela 12 Eylül'den bahsetmedim. Bana verilen süre 5 dakikaydı. Dolayısıyla o korkunç 12 Eylül dönemini, onun işkencelerini, anlatılmaz işkencelerinin insanlardaki travmalarını, İlhan Selçuk'un ölmesini yani bir sürü bir şey söyleyemedim ve bu insanın içini çok yakıyor, biliyor musunuz? İnsanlar bir yerlere ait olmak istiyorlar ve ben bir topluma aitim. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve ülkemi de gerçekten seviyorum. Ama bu sevdiğim ülkedeki bu kadar haksızlık, bu kadar insafsızlık, bu kadar canavarlık bu kadar çıkar ruhuna insanların hayatlarının hiçe sayılması mesela cumartesi anneleri gibi... Daha çok örnek var. Denizlerin idamını var mesela. Yani Deniz'i Cihan'ı... O zamanlar ben Londra’daydım, ki Deniz’i fakülteden de tanırdım. Dolayısıyla hangi birini bahsedeyim? Hangi birinden bahsedeyim. Bunları duyduğum, bunları gördüğüm zaman tüylerim diken diken oluyor. Çok üzülüyorum, çok üzülüyorum. Ait olduğum bir toplumun bu kadar vahşeti barındırmasına, bunun üstünü kapatmasına gerçekten çok üzülüyorum. [...]

“Bu meydanda biz var olduğumuz sürece siz daha fazla ilerleyemezsiniz”

Bunlar insanı gerçekten kahrediyor ama bir yandan da direnme gücünüzü artırıyor. Yani meydan sizin değil, o kadar boş değil. Bu meydanda biz varız ve biz var olduğumuz sürece siz daha fazla ilerleyemezsiniz. Bütün mesele bu. Evet Hrant Dink’in o sözü çok güzel, ölmek bir şey değil ama önemli olan ayakta durmak, direnmek. O ayakta kalmak demiş, ben direnmek diyorum.   Önemli olan öylece gitmek. Dolayısıyla bunu yapmak bence insan olmak bu. Her türlü baskıya elinizden geldiği kadar kendi ölçünüzde direnmek ve haksızlığa göz yummamak. Bütün mesele burada.

“En korkuncu oradaki zavallı kadın polislerin hali. Biz sizler de polis olasınız diye yırtındık”

Rengin Arslan: İki şey sormak istiyorum. Bu bağlamda, birincisi çok uzun yıllar mücadele içindeydiniz. Farklı yapsaydım ne iyi olurdu? Şimdiki aklım olsaydı böyle yapardım dediğiniz bir şey var mı? Bir pişmanlık değil ama bir daha iyisi de olurmuş aslında, onu görmemişiz diyeceğiniz bir şey. İkincisi bu dönem kadınlar tek tek ne yapsınlar da birbirleriyle omuz omuza biraz daha dayanışsınlar ve hayatta kalmayı, eşit şartlarda yaşamayı bunun için mücadele ederken yalnız kalmasınlar? 

Birinci sorunuz açısından farklı ne yapabilirdim bilmiyorum. Yani tekrar dünyaya gelsem gene aynı şeyleri yapardım diye düşünüyorum ama mükemmeldi demiyorum. Benim aklımın erdiği bu kadardı demek istiyorum. İkinci sorunuz açısından mutlaka örgütlenmek, mutlaka örgütlü olarak direnmek. Tek başımıza bir şey yapamayız. Mesela 8 Martları düşünün. 8 Martlardan bir tanesinde polise gittim, ‘ne işiniz var burada?’ dedim. ‘Silahsız topsuz, tüfeksiz kadınlardan mı korkuyorsunuz’ dedim. ‘Sizi koruyoruz’ dedi. ‘Peki sizden bizi kim koruyacak’ dedim. Adam baktı baktı, herhalde delidir ne yapsa yeridir diye bir şey söylemedi ama o kadınları daracık alanlara sıkıştırıp 8 Mart’ta çok özgürsünüz falan filan diye arkasından da gaz, bilmem ne üstene saldırıyorlar. En korkuncu da oradaki zavallı kadın polislerin hali. Biz sizler de polis olasınız diye yırtındık. Kamu güçlerinde, oralarda kadınlar görev alsın diye yırtındık. Onlar da polis eşlerinden feci dayaklar yiyorlar ama ağızlarını açamıyorlar. Fakat bu kadar hınç dolu olmalarına anlamak mümkün değil. Çünkü bu kadınlar sizin için de savaşıyorlar, sizin daha özgür olmanız daha rahat yaşamanız için de savaşıyorlar. Bunun farkına varmamaları yazık, yazık. Başka bir şey söyleyemiyorum.

Rengin Arslan: Çok teşekkür ederim. Programı bitirirken sizin çalışma arkadaşlarınızdan Mor Çatı'dan sizden çokça esinlenen arkadaşlarınızdan bir tanesi de bir mesajla bitireyim. Sizin için Canan Arın ne ifade ediyor diye sormuştum ona. O da bana şöyle dedi: ‘Canan bence öfkenin en güzel hali. Direngenliğin ve ilk günkü gibi heyecanla ve öfkeyle konuşma, savaşma hali en büyük ilham’ demişti. Canan Arın, bu vesile ile sizinle sohbet etmek, Kısa Dalga'da sizi misafir etmek benim için de çok büyük bir keyif oldu. Söylemek istediğiniz bir şey varsa onu da kapatalım. 

Canan Arın: Sizi böyle tanımış olmaktan çok memnun oldum. Çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Sizler bu seslerin duyulmasına sebep oluyorsunuz, yardımcı oluyorsunuz, onların yayılmasını sağlıyorsunuz. Sizin direnmeniz de bu şekilde. Onun için iyi ki varsınız, sağ olun, çok teşekkür ederim.