FAİLİ MEÇHUL ÇARKININ DİŞLİLERİ, JİTEM’İN DAMARLARI VE YOK EDİLEN HAYATLAR

FAİLİ MEÇHUL ÇARKININ DİŞLİLERİ, JİTEM’İN DAMARLARI VE YOK EDİLEN HAYATLAR

Faili meçhul cinayetler ve JİTEM hep kamuoyunca da bilinen isimler üzerinden tartışıldı ama JİTEM’i besleyen asıl kılcal damarları Doğu – Güneydoğu’daydı. Görümlü’de, Kızıltepe’de, Cizre’deydi. Bu bölgedeki faili meçhul cinayetlerin kurbanları da kimi zaman bir çoban, kimi zaman bir dolmuş şoförü kimi zaman da bir köylüydü. Bunları araştırdığımızda karşımıza şu soru çıktı: Aslında devlet hiçbir zaman bunları aydınlatma niyetinde olmadı da bu soruşturmalar AKP – FETÖ iktidar savaşının bir aparatı olarak mı kullanıldı? Eski Diyarbakır Baro Başkanı Mehmet Emin Aktar   “Umutlandık ama sonra baktığımızda bu davaların açılmasındaki temel amacın devlet içindeki iktidar mücadelesinden kaynaklandığını görüyorduk” diyor.



Önce organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in “amacı kendinde gizli” anlatımları, ardından eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün, bize göre, “eksik itirafları” faili meçhul cinayetlerin yeniden tartışılmasına vesile oldu. 

Bu ülkeyi hiç bilmeyen birisi son günlerdeki tartışmaları okuduğunda, dinlediğinde herhalde, “Türkiye’de bir dönem 18 kişi öldürülmüş, bunlar da aydınlarmış, işadamlarıymış. JİTEM diye bir yapı varmış, hedefinde ‘bilinen isimler’ varmış” der. Doğrudur ama eksiktir. Biz de işte tam bu nedenle faili meçhul çarkının küçük dişlilerinin öğütüp yok ettiği “sıradan yaşamları” konuşmak istiyoruz. JİTEM’in timlerince öldürülüp yol kenarına atılan dolmuş şoförlerini, cesetleri mayın üstünde patlatılan çobanları, kireç kuyularına atılan köylüleri konuşmak istiyoruz. Sonrasında beraat kararı verilen yeniden faili meçhul kalan yerel olayları konuşmak istiyoruz.

Yargı özellikle Doğu – Güneydoğu’daki bu olayları soruştururken samimi miydi yoksa siyasal iktidar kendi içindeki çatışmada bu soruşturmaları bir araç olarak mı kullandı? Yoksa şimdi de mi öyle? 

Bütün bunları konuşmak istiyoruz. Bunları konuşurken de sözü zaman zaman, tüm süreci yakından takip eden Eski Diyarbakır Barosu Başkanı Avukat Mehmet Emin Aktar’a bırakacağız.

O zaman 90’lara gidiyoruz…

GÖRÜMLÜ’DE ÖLÜM LİSTESİ

14 Mayıs 1993’tü. Tekirdağ’dan Silopi’nin Görümlü Köyü’ne terörle mücadele için sevk edilen taburun unsurları Kesiktepe tarafında gece pusuya düştü. PKK ile güvenlik güçleri arasında çatışma çıkmıştı. 6 şehit vardı.

Sabah ortalık sakinleşince tabura bir helikopter indi. Helikopterden Tugay Komutanı Mete Sayar çıktı. Cebinden bir kağıt çıkardı, Tabur Komutanı Hasan Basri Vural’a uzattı: Bu köylüler buraya getirilsin!...

Tabur Komutanı, Üsteğmen İbrahim Kıraç’ı çağırdı: Timini al, Görümlü’ye git ve bu köylüleri getir! 

60 asker köye girdi. Evleri tek tek dolaşıp herkesi köy meydanına topladı. Meydanda 200’e yakın köylü birikti. Üsteğmen cebinden listeyi çıkardı ve okumaya başladı: Mehmet Salih Demirhan, Hükmet Şimşek, Hamdo Şimşek, Abdülkerim Özdemir, Mihyedin Özdemir, Telli Özdemir, Halil Özdemir… Öne çıkın! 

Üsteğmen, bir isim daha okudu ki meydandaki şaşkınlık arttı. İbrahim Akıl.. Köyün imamı…

Köylüler tabura getirildi,  bakım istasyonunun bulunduğu yerde toplandılar. Komutana tekmil verildi. 

“BU ŞEREFSİZLERİ ÖLDÜRÜN” İDDİASI

Köylüler sıraya dizildiler, diz çöktürüldüler. Mete Sayar yanlarına gelerek, “Ya bana bir PKK’lı yeri göstereceksiniz ya da erzak deposu göstereceksiniz ya da sizi öldüreceğim” dedi. Köylülerden Mihyedin Özdemir ayağa kalktı ve daha önceden tanıdığı Sayar paşaya “Komutanım biz PKK’lı değiliz” dedi. Ama nafile. 

O dönem askerlik görevini yerine getirmekte olan Yusuf Özdemir’in yıllar sonra anlattıklarına göre de Sayar paşa, köylülere bakıp yanındakilere emir verdi: Bu şerefsizleri öldürün! 

Hava yaza çalıyordu ama emir buz gibi soğuktu.

Sonra helikopter havalandı ve içinde paşanın da olduğu halde, Şırnak’a doğru pervane çevirdi. Ölümüne sorgu başladı. Grup, dut ağacının dibine doğru oturtuldu. Bazıları dut ağacının yanından alınıp helikopter pistinin olduğu tarafa götürülüyordu. Kuytuya gidenler bir süre sonra görünmez oluyordu. Akşam olduğunda kuytudan 5-10 dakika boyunca silah sesleri geldi. 

Tanık anlatımlarına göre köylüleri önce rütbeliler ayak ve diz altından vurmuşlar, sonra Land araçlara kafaları yere gelecek şekilde bağlanmışlar ve tabur içerisinde 10-15 dakika dolaştırılmışlardı. Sonra da askerlere emir verildi ve o emir üzerine askerler 6 köylüyü taradı. Bütün bunları o dönemde asker olan Yusuf Özdemir böyle anlatıyordu.

Köylülerden Mihyedin Özdemir de yıllar sonra verdiği ifadede o dakikaları şöyle anlattı:

“Taburun içerisindeyken, yaklaşık 10 metre mesafe ötemde, 4 kişi bir kişiyi ayaklarından sürükleyerek götürdü. Sürüklenen kişi hareket etmiyordu. Ölmüş olma ihtimali yüksekti. Dut ağacının yan tarafında merdivenler bulunuyordu. Onu taşıyanlar kafasını merdivenlere vurdura vurdura aşağı doğru sürüklüyordu. Bir kişiyi ise battaniyeye sarılı şekilde taşıdıklarını gördüm. Araba garajının arka tarafına doğru taşıdılar.”

Hala hayatta kalan köylüler akşam olduğunda taburdan salıverildi. Gün ağarınca ortaya çıktı ki 6 köylü kayıptı. 

Dönenler de evlerinin yakıldığını gördüler.

“HAÇLI İMAM” PROPAGANDASI

O dönemde asker olan Yusuf Özdemir soruşturma sırasında ilginç bir olay daha  anlattı. Köylülerden birinin boynunda haç olduğunu, Tabur Komutanının emriyle bu haçın o kişinin boynundan alınıp imam olan İbrahim Akıl’ın boynuna taktıklarını anlattı. Bu haç daha sonraki yıllarda çok konuşulacaktı.

Dönemin Görümlü Muhtarı Ahmet Temyer sonraki yıllarda verdiği ifadesinde, köylülerin öldürüldüğünü, bazı evlerin askerler tarafından yakıldığını anlattı. Temyer’e göre bu emri de Mete Sayar paşa vermişti. Temyer bu ifadesinden kısa bir süre sonra Görümlü Taburu’na çağırıldığını, burada üst düzey bir komutanın konuşma yaptığını konuşmasında, “Sizin imam Hristiyan çıktı, boynunda haç çıktı” dediğini, kendisinin de “İbrahim Akıl’ın Müslüman olduğunu, Hamdo Şimşek ve oğlunun Keldani (Hristiyan) olduklarını ve haçın da onlara ait olduğunu söylediğini” anlattı.

Haçın hikayesi orada kalmamıştı. Görümlü’de olup bitenler o dönemde, “PKK köy bastı, köylüleri öldürdü” başlıkları altında basında haberler yer alıyordu. Gazeteci Nuriye Akman da Tümgeneral Mete Sayar ile röportaj yapmıştı. Sayar paşa bir taraftan terörle mücadelede elde edilen başarıları anlatırken söz imam İbrahim Akıl’ın boynundan çıkan haça geldi. Mete Sayar, Gazeteci Akman’a şöyle diyordu:

“Size ilginç bir anımı anlatayım. Yaklaşık iki ay önce bir köyün imamlığını yapan bir kişi eylem sırasında öldürüldü. Üzerindeki eşyaları araştırıldığında boynundan ‘haç’ kolye çıktı. Sünnetsiz olduğu görüldü. İmam bildiğimiz adamın Ermeni olduğunu gördük.”

Yorumsuz… 

UTANGAÇ İDDİANAME, AKLAYAN KARAR

Görümlü katliamı olarak tarihe geçecek olan olaydan sonra ailelerin başvuruları üzerine cılız soruşturma girişimleri oldu. 1994 – 1995’te yapılan soruşturmaların, olayı daha çok PKK’ya mal etme eğilimi gösterdiğini söylemek bile mümkündü.

Şırnak Başsavcılığı, 2013 yılına gelindiğinde, biraz da “faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması” rüzgarıyla iddianame düzenledi. İddianamenin 6 sanığı vardı: Tugay Komutanı Mete Sayar baş sanıktı.

İddianamede, ölen köylülerin cesetlerine ulaşılamamakla birlikte asker tarafından Görümlü Taburu’na götürüldükleri ve öldürüldüklerine dair çok sayıda tanık beyanı bulunduğu belirtiliyordu. Evet bu iddianame köylülerin öldürüldüğünü kabul ediyordu ve bu “bir şey”di. Ama iddianame şunu sorgulamadı: Bu köylüler neden öldürüldü? PKK’ya yardım ettikleri için öldürüldülerse bunun hesabının ölümle mi yani yargısız infazla mı sorulması gerekiyordu. Sanık askerler nasıl bir yapılanma içindeydi? İddianame bunları sorgulamadı ve suç tanımını, “Birden ziyade kişiyi öldürmek” olarak yaptı geçti. Hatta iddianame, “çete” dememek için “Sanıklar bu suçu bir sefer işlediler. Devamlılık saptanmadığı için bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işledikleri kabul edilemez” diyordu

Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dava, daha ilk duruşması yapılırken güvenlik gerekçesiyle Ankara’ya nakledildi.  Sanıklar, “birden çok kişiyi öldürmek”ten yargılanıyordu ama hiç tutuklanmadılar. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi 2 yıllık yargılama sonunda beraat kararı verdi. Yargıtay da beraat kararını onadı.

İşin özeti şuydu: 6 köylünün  ölümü kesin olarak faili meçhul kalıyordu ve Dört Ayaklı Minare önünde katledilen Tahir Elçi’nin Görümlü’de verdiği hukuk mücadelesi yargıya takılmıştı.

GERÇEK BİR ÇOBAN HİKAYESİ

Yargı neden böyle davranıyordu bunu Avukat Mehmet Emin Aktar’a soracağız ama önce bir garip çoban hikayesini de anlatalım da sözü Aktar’a ondan sonra bırakalım.

1995 yılında Hakkari’de bir çoban öldürüldü: Nezir Tekçi.

Nezir Tekçi koyunlarını satmak için Yüksekova’ya götürecekti ama bunun için nakil belgesi gerekiyordu. Bu belge de OHAL döneminde jandarmadan, komutandan alınırdı.  Tekçi yola çıktı. Yolda giderken askerler durdurdu. Ayak üstü sorgu sualden sonra Tekçi’nin kıyafetlerinden şüphelenen askerler “yakaladıkları kişi”yi Yüzbaşı Ali Osman Akın’ın yanına getirdiler. Nezir Tekçi durumu yüzbaşıya anlattı ama ikna edemedi. Yüzbaşı, Tekçi’ye sordu:

“Teröristlerin sığınakları nerede, bize oraları göster.”

Tekçi bilmediğini, kendisinin teröristlerle bir ilgisinin olmadığını anlattı ama fayda etmedi. Yüzbaşı timdeki askerlere döndü ve seslendi: “İçinizde kaç tane Kürt var?”

Timden 23 asker bir adım öne çıktı. Yüzbaşı bu askerlere emir verdi: “Siz Kürtsünüz, O da Kürt, ateş edin!” 

Askerler önce birbirlerine baktılar ama yapacak bir şey yoktu. Nezir Tekçi yere düştü. Yüzbaşı bu kez, mayıncıyı çağırdı. Nezir Tekçi’nin bedeni mayının üzerine konuldu. Mayın uzaktan patlatıldı. Sonra görünen tek şey, Tekçi’nin havaya uçuşan elbise parçaları oldu. Bunlar iddiaydı tabi, Nezir Tekçi’nin babası Halit Tekçi’nin iddiaları.

Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Osman Akın ise ifadesinde olayı külliyen yalanlıyor, “İddia edildiği gibi Nezir Tekçi isimli bir sivil şahsın yakalanmadığını, tarafından sorgulanmadığını, kurşuna dizilerek öldürülmediğini, olayın tamamen hayali ve iftira olduğunu” anlatıyordu.

Soruşturmanın evrakı askeri savcılıkta arşiv düzenlenirken imha edilivermişti. Sivil savcılık yeniden evrak topladı, ifadeler aldı ve soruşturma sonunda Yüzbaşı Ali Osman Akın hakkında “Canavarca his ve işkence ile kasten insan öldürmek”ten dava açtı.

Uzatmayalım, çoban Nezir Tekçi’nin davasında da beraat kararı verildi.

“DEVLETİ SUÇLAMAYA ASLA YANAŞMADILAR”

Her iki olaya ilişkin iddianameye baktığımızda sanki komşular kavga etmiş de birbirlerini öldürmüşler, davanın taraflarından biri devlet değilmiş gibi duruyor. Özellikle Görümlü davasında o sanıklar nasıl birlikte hareket etti? Burada bir organizasyon yok muydu? Savcılar bunu hiç sormadı. Suçu “birden ziyade kişiyi öldürme” olarak tanımladı geçti. JİTEM’den zaten hiç bahsedilmedi. Bunun nedenini Diyarbakır Barosu’nun önceki Başkanlarından Avukat Mehmet Emin Aktar’a sorduk. Aktar zaten o dönemdeki davaların devleti koruma refleksi ile açıldığına dikkat çekip şunları söylüyor:

“Bundan kaçınmaların temel nedeni şu: Aslında JİTEM’in bütün organizasyonu Musa Anter cinayeti davası ve Lice davalarında belgeleriyle şematik olarak ortaya kondu. İddianamelerde mevcut onlar. Sonraki yıllarda tabi ortaya kondu yani 2012’ye geldiğimizde. Bunlar yazıldı, belgeleri konuldu. Birçok kişinin JİTEM mensubu olduğu için bordrolarında JİTEM diye yazılı maaşlar aldıkları. JİTEM farklı bir organizasyon; itirafçıları kullanıyordu, korucuları kullanıyordu ve askerleri, polisleri kullanıyordu. Böyle bir yapı söz konusu olunca bu yapının yaptığı faaliyetlerin, eylemlerin hiçbiri yasa içinde açıklanabilir eylemler değildi. İnsanları kaçırıyorsunuz, işkence ediyorsunuz, sorguluyorsunuz, öldürüyorsunuz. Bunun mevzuat içinde yolu yok. Buna izin vermiyordu, bu fiili bir durumdu, pratik böyle işliyordu.

Şimdi bunu bizim kadar soruşturmayı yapan savcılar da yargılamayı yapan mahkemeler de biliyordu. Mahkemeler bu meseleye bir örgüt kurma meselesi açısından baktığında kamu ajanlarının, devlet ajanlarının bir silahlı örgüt kurdukları ve bu örgütün korku ve tehdiş yarattığını, aslında terörizme başvurduğunu, çok açık bir biçimde terör faaliyetleri yürüttüğünü kabul etmek olurdu ki devlet içinde bulunan kişilerin bu şekilde suçlanmaları devletin suçlanması anlamına da geleceği için böyle bir refleksi (göstermediler). Asla ve asla buna yanaşmadılar.”


KIZILTEPE’DE JİTEM DENDİ AMA….


Siz şimdi bu yayını dinleyen, yazıyı okuyan biri olarak bize “Hani JİTEM’i, bu yapılanmanın kılcal damarlarını konuşacaktık?” diye soracaksınız. Sırası geldi.

Gelin Kızıltepe’ye gidelim. Zamanı da biraz geri alıp 1992-1996 yıllarında orada olalım. JİTEM’in kılcal damarlarını, 22 Köylünün yol kenarına bırakılan, kireç kuyularına atılan bedenlerinde bulacağız.  Biz bulmayacağız, savcılığın bulduklarını aktaracağız. Ama peşinen söyleyelim sonu yine faili meçhul bitecek. Hatta peşinen söyleyelim ki bu JİTEM tespitleri belki de AKP – FETÖ çatışmasında yargının bir taktiğiydi.

Ergenekon soruşturması sırasında Aydos isimli gizli tanık Mardin – Kılıltepe’de yaşananları ve bağlantılarını anlattıktan sonra bölge savcılıklarında bir dizi soruşturmalar başladı. Yıllardır yakınlarının arayan, daha doğrusu artık aramayan, sadece öldüklerinin tespit edilip cenazelerinin bulunmasını isteyen Kızıltepeli köylüler yeniden savcılıkların yolunu tuttu.

Mardin Başsavcılığı’nın ilk yaptığı işlerden biri, gelen başvuruların tekil soruşturmalarını, JİTEM ana soruşturmasının dosyası ile birleştirmek oldu. Böylelikle kayıp ve ölüm olayının soruşturulması JİTEM soruşturmasıyla birleşmiş oldu. Her biri ayrı ayrı kitap konusu olacak olaylar. O nedenle biz bazılarını özetleyerek fotoğrafını çekmeye çalıştık. Başlayalım.

FİLM DEĞİL GERÇEK: KUYUDA YUSUF ARANIRKEN NECAT’LA NURETTİN ÇIKTI

Fatma Tunç, Kengerli Köyü’nde oturuyordu. Savcılığa gitti ve dedi ki:

“9 Şubat 1994’te evimizde otururken iki araba yanaştı. İçinden çıkan 6 kişi eşim Yusuf Tunç’u da alıp götürdü. Eşimin önce gözaltında olduğunu öğrendim. Sonra da cesedinin Katarlı Köyü’ndeki su kuyusunda olduğuna dair duyumlar aldım.”

Savcılık kuyunun açılmasına karar verdi. Anlatacaklarımız bir korku filmini andırıyor. Üstelik “film icabı” değil, gerçek.

Savcı Katarlı köyündeki su kuyusunun başına geldi. Kuyunun üstündeki beton kaldırıldı. Kuyu açıldığında derin olduğu görüldü. Tıpkı o kuyuyu kullanıp ağzını betonla kapatanlar kadar “derin”.

Selim Enç isimli vatandaş beline ip bağlanarak kuyuya indirildi. Pis bir koku vardı.

Selim’in ilk rastladığı, bir insan cesedi oldu. Kafatası ve kol kemikleri yoktu. Üstünde kilim desenli, hardal sarısı bir kazak, siyah pantolon, yeşil renkli iki çift çorap ve iki çift terlik. Cesedin yanında, üç boş bidon vardı. Ceset çıkarıldı. Kuyuda 23 bidon bulundu. Bidonlardan birinin içi tamamen kireç doluydu. Diğerlerinde de kireç kalıntısı vardı.

Kuyudan başkaca insan kemikleri de bulundu. Bu kemikler de tutanağa, “insana ait olduğu değerlendirilen muhtelif sayıda kemik” olarak geçecekti. Bu kemiklerin dış kısmında yeşil krem renkli bir süveter, parçalanmış krem renkli gömlek vardı. Kuyunun artık en derinine inilmişti; kireç kaplıydı. En dipte urganlar ve ipler vardı ve bir de insana ait bir kafatası ve alt çene kemiği. Ve bir televizyon anteni kablosu. Urganlar ve iplerin bazıları bu kabloya düğümlenmişti. Kuyudan bir de kadın eteğine ait olduğu değerlendirilen bez parçası çıkmıştı. Buna bir anlam verilemedi. Bunun anlamı daha sonra ortaya çıkacaktı. Birazdan anlatacağız ve JİTEM bağlantısını da orada kuracağız.

Ve kuyudan bir de plastik top çıktı. Kuyunun masum olduğu zamanlarda çocukların oynarken içine kaçırıp arkasından ağladıkları bildiğimiz plastik top.

Çalışmalara son verildi. Kuyunun kapağı tekrar betonla kapatıldı.

Yapılan teknik inceleme sonunda cesetlerin asıl aranan Yusuf Tunç’a değil de  27 Ocak 1995’te evlerinden götürülen Nurettin Yalçınkaya ve Necat Yalçınkaya’ya ait olduğu anlaşıldı.

JİTEM’LE BAĞLANTIYI KURAN 33 KEMİK


Bütün bunların JİTEM’le bağlantısı neydi? Şimdi oraya geliyoruz. Kuyudan Necat ve Nurettin Yalçınkaya’ya ait cesetler bulundu ama gizli tanık Oğuz “O kuyuda daha fazla ceset vardı. JİTEM elemanları öldürdükleri kişileri bu kuyuya attı” diyordu. Bunun üzerine kuyu tamamen yerinden kaldırıldı.  

33 parça insan kemiği daha ortaya çıktı. Başka bir kafatası çıkmayınca bu kemikler önce, daha evvelki aramada bulunan Necat ve Nurettin Yalçınkaya’nın kalan diğer kemikleri olarak değerlendirildi ama yine de Adli Tıp’a gönderildi.

Adli Tıp’tan şaşırtıcı rapor geldi. Rapor şöyle diyordu:

“Kemiklerin, Necat Yalçınkaya ve Nurettin Yalçınkaya isimli şahısların dışında 2 tanesi çocuk, 1 tanesi bayan ve 2 tanesi de erkek şahıs olmak üzere toplam beş ayrı kişiye ait olduğunu belirlenmiştir.”

Az önce kuyudan çıkanları sıralarken bahsettiğimiz “kadın eteğine ait olduğu değerlendirilen bez parçası” şimdi ete kemiğe bürünüyordu.

Adli Tıp Biyoloji İhtisas Dairesi de bu kemikleri DNA bankasındaki veriler ışığında inceledi ve gelen rapordaki “iki erkek şahıs”tan birinin Zeki Alabalık,  birinin de Zübeyir Birlik olduğunu tespit etti. Bu iki isim, JİTEM’in en fazla iz bıraktığı iki cinayetti. 

Kimdi bu Zeki Alabalık ve Zübeyir Birlik?

Zübeyir Birlik, PKK terör örgütüne yardım ve yataklıktan ceza Kemal Birlik’in kardeşi. Zeki Alabalık da kendisi PKK’ya yardımdan mahkum olmuş biri.

Kızıltepe Cezaevi’ne 1992’de birlikte girdiler. 28 Mart 1995’te de tahliye oldular.

Kızıltepe Davası dosyasındaki bilgilere göre her ikisi de cezaevindeyken dönemin Kızıltepe Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un yakın takibindeydiler. Hasan Atilla Uğur da Ergenekon ve soruşturması başta olmak üzere birçok soruşturmada JİTEM’in Kızıltepe ekibinin başındaydı: Timinin adı, Bıçak Timi’ydi.

Atilla Uğur’un yargılandığı bu davada dinlenen tanık anlatımlarına göre Atilla Uğur, cezaevindeyken bu iki hükümlüye, “Çıkışınızı bayram günü bekliyorum…Sizi buradan sağ çıkarmam… Beni sorun çevrenden beni bilirler” gibi sözler söylüyordu. 

İşte Katarlı Köyü’ndeki kuyuda ikinci aramada kemiklerinin bir kısmı çıkan Zübeyir Birlik, Cezaevinde bunları yaşayan Kema Birlik’in kardeşi, Zeki Alabalık da o mahkumdu. Zübeyir Birlik, kardeşi Kemal cezaevinden çıkarken O’nu karşılamaya gidenler arasındaydı.

Tahliyeden sonra çarşı içinde yürürlerken önleri askeri araçla kesilmiş, bir daha kendilerinden haber alınamamıştı.

“BIÇAK TİMİ”NE BERAAT

Aslında dönemin Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Atilla Uğur’un sanık olduğu dava dosyasında, kaybolan ve ardından cesedi yine bir kuyuda, yol kenarında bulunan daha çok isim vardı. 

Örneğin Mahmut Abak, Mehmet Emin Abak vardı. JİTEM’in bölge halkının kıyafetleriyle gelip öldürerek cesetlerini yol kenarına bıraktığı iddia edilen İzzettin, Mehmet Ali, Nurettin, Abdülvahap, Tacettin ve Abdülbaki Yiğit vardı. Ama “bu kadarı yeter” deyip Kızıltepe Davası’na, bütün bu saydığımız ve üzerinde konuştuğumuz cinayetlerden sorumlu tutulan Bıçak Timi’nin yargılandığı davaya dönelim. Evet Kızıltepe’de 1992-1996 yılları arasında işlenen cinayetlerden, kayıplardan başlarında Atilla Uğur’un olduğu iddia edilen Bıçak Timi sorumlu tutuluyordu. JİTEM’in kılcal damarlarından Bıçak Timi.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nden albay olarak emekli olan Hasan Atilla Uğur ve dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu ile beraber 9 sanığın yargılandığı dava, Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sonuç mu? 

Tüm sanıkların tüm suçlardan beraatine…

Mahkemeye göre ne Bıçak Timi vardı, ne 22 ölümle bu sanıkların ilgisi vardı. İddianame “bu cinayetleri bu sanıklar işledi” diyordu, mahkeme “hayır işlemedi” diyordu. 

Biz temyiz makamı değiliz, biz gazeteci olarak bildiklerimizi ortaya koyduk, o kadar. Bizim bildiğimiz bir tek şey var: Mahkemeden çıkan bu beraat kararıyla 1992-1996 yılları arasında Kızıltepe’de kaybedilen, öldürülen 22 kişinin faili meçhul kaldı.

HER ŞEY BİR KURGU MUYDU?

Bütün bu süreci incelediğimizde yargının soruşturma kısmının 2009-20013 yılları arasında çekingen olsa bir kararlılık içinde olduğunu gördük. Ama bir şey daha gördük ki 2014 Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimlerimden sonraki mahkemelerin beraat kararlarında, savcılıklardaki “çekingen kararlılık” bile arar olundu. Peki ne olmuştu? Savcılıklar önce devlet görevlilerini sanık sandalyesine oturturken hatta onları JİTEM ile bağlantılandırırken mahkemeler neden beraat kararı veriyordu? Yoksa bütün bunlar siyasi iktidar içindeki çatışmada yargının aparat olarak kullanılması mıydı? Yani gerçek amaç faili meçhul cinayetleri aydınlatmak değil miydi? Sanırız benzer kaygıyı Mehmet Emin Aktar da duyuyor. Aktar, Cizre JİTEM davasını eksene alıp şunları söylüyor:

Önce Cizre JİTEM davası diye Cizre’de 1993 – 1995 yılları arasında Cizre Jandarma Komutanlığını yapan Cemal Temizöz ve sonrasında itirafçılar ve köy korucuları gözaltına alındılar, tutuklandılar. Uzun süre tutuklu yargılandılar. 20 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutuldular. Bunlar aslında Cizre’de o dönemde işlenen cinayetlerin bir kısmıydı. Savcılık davayı açtığında diğer olayların soruşturmasının sürdüğünü söylemişti. Çok kısa bir süre sonra aslında buradaki bu soruşturmanın yürütülmesinde, davanın açılmasındaki temel amacın devlet içindeki iktidar mücadelesinden kaynaklandığını görüyorduk. 

İşte Fetullah Gülen cemaatine yakın olan yargı mensuplarının daha önce bu devletçi bu Ergenekon davalarından beslenen kesimlere karşı devlet güçlerini ele geçirmek için bir mücadele yürüttüğünü, bu soruşturmaların da o mücadelenin bir parçası olduğunu anlamış olduk. Ama bu arada böyle olunca da hiç olmazsa bir döneme ilişkin bazı olaylarda hakikate ulaşabilir miyiz düşüncesiyle birçok arkadaşımızla birlikte bu sürecin içinde mağdurların avukatlığını üstlenerek aktif yer aldık. 

Ne oldu peki sonra? 2013’e gelindiğinde, o meşhur 17 / 25 Aralık sürecinden sonra siyasal iktidarla, işte mevcut iktidarla Fetullah Gülen arasındaki çatışmadan sonra başka anlaşmalar oluştu. O günden itibaren bu davalar önce güvenlik sebebiyle bölgeden kaçırıldı. Kırıkkale’ye, Ankara’ya, Eskişehir’e gitti. Böylelikle aslında güvenlik tehdidi altında olduğumuz yerlere gitti. Çünkü bizim güvenliğimiz, mağdurların güvenliği tehdit altındaydı artık. Örneğin Cizre JİTEM davası Diyarbakır’dan sonra Eskişehir’e gönderilmişti. Diyarbakır ve Cizre’deyken hiçbir olay yaşanmamıştı ama Eskişehir’e gittiğinde avukat arkadaşlarımız adliyeye girerken neredeyse saldırı riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Bu açıdan bakıldığında aslında bir işaret fişeğiydi. Bu aslında devletin bakışının geriye dönüş şeklinde, 1990’lardaki bakışa dönme şeklinde olduğunu görmüş olduk ve davalar peş peşe beraatle sonuçlandı. Bugüne kadar herhangi bir mahkeme kararı yok.”

Gelin isterseniz şu soruları sorarak bitirelim:

Acaba Ankara Faili Meçhul Cinayetler Davası’ndaki beraat kararlarının İstinaf Mahkemesi’nce bozulması da, Mehmet Eymür’ün konuşması da şimdi siyasi iktidar içindeki bir başka güç yarışının bir sonucu mu?