HDP Eş Başkanı Mithat Sancar – 1: İyi Parti, HDP’ye baskılar, darbe iddiası, koronavirüste Türkiye ve Dünya

HDP Eş Başkanı Mithat Sancar – 1: İyi Parti, HDP’ye baskılar, darbe iddiası, koronavirüste Türkiye ve Dünya

Derdiniz Saray’da oturacağınız bir masaysa muhalefeti alet etmeyin

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, İyi Parti’nin HDP’ye yönelik suçlamalarına ve Genel Başkan Meral Akşener’in “memleket masası” kurulması önerisi yaparken HDP’yi dışta tutmasına sert sözlerle yüklendi. Sancar, Derdiniz memleket masası değil de Saray’da oturacağınız bir masaysa bunun için muhalefeti alet etmeyin. Daha açık davranın” dedi. Sancar, iktidarın darbe söylentileri için de “Darbe polemiği ve spekülasyonu üzerinden herhangi bir siyasi kazanç elde etme hesabı da etik değildir siyaseten de tehlikelidir” dedi.

HDP’de sert bir dönem geçiriliyor eş genel başkanlar tutuklu, 5 bine yakın il ilçe yöneticisi cezaevinde. HDP’ye yönelik bu baskılar devam edecek mi sizce?

Bizim yapabileceğimiz tek şey siyaseten güçlü ve örgütsel olarak sağlam durmak. Bunu yapacak birikime ve insan kaynağına sahibiz çok şükür. Direnmeyi en iyi bilen partiyiz, bunda kimsenin tereddüdü yoktur sanırım. Siyaseten sürekli güçlenmek, Türkiye’nin ulaşamadığımız bütün kesimlerine dokunmak… Bunu başarırsak bu baskıların da bir zemini kalmayacak, bu baskılara karşı koyacak bir demokrasi duvarı, demokrasi bariyeri oluşacak. Bizim hesabımız iktidar ne yapar ne yapmaz değil, biz kendimizi geliştirmek çabasındayız

AKP, HDP’yi siyaset alanında yalnızlaştırmayı hedefledi. 31 Mart seçimlerinde gayri resmi de olsa iş birliği yapıldı ama son dönemde İyi Parti’nin farklı bir tavrı var sanki. Akşener’in açıklamaları var. Bu durum bu birlikteliğe zarar verir mi?

Önce şunu söyleyeyim, bizim açık ya da örtülü bir ittifakımız olmadı. Biz tabanda bir ittifak oluşturmak gerektiğini söyledik. Biz bu iktidarı durdurmak istiyoruz dedik. Kazanamayacağımız yerde aday göstermezsek o zaman diğer muhalefet güçlerine alan açılır dedik. Başarılı bir politikaydı. Bu açıdan 31 Mart ve 23 Haziran, Türkiye’nin yakın döneminde kendi çapında bir dönüm noktası sayılır. Tabanda kaynaşmanın artması bizim politikanın en büyük başarısıdır. Muhalefet partilerinin temsilcileri ile verimli ilişkiler gelişti. Birbirimizi dinleme, birbirimizi anlama zemini genişledi. Bu önemli bir gelişmedir. Millet ittifakının örtülü bir parçasıyız değerlendirmeleri abartılı ve yersiz. Durum bu. İyi Parti’nin son zamanlarda bize yönelik bazı sözleri var. Doğrusu bazen cevap vermek gerekir mi diye düşünüyoruz. Ben cevap vermek gerekmez diye bir eğilime daha yakın duruyorum ama ortada saldırı değil de planlı bir rahatsız etme hamlesi var. Bizim de görevimiz cevap vermektir, tabanımızın da duygularını dikkate almaktır.

Açık söyleyeyim: İyi Parti’nin ve genel başkanının niyetleri nedir, bilmem. Belki sorularla kendileri niyetlerini açıkça ortaya koyarlar. Sarayla bir ilişkiye girmek istiyorsa bunun için bizim üzerimizden manevra yapmasına gerek yok. Memleket masası diyor Meral Hanım. Memleket masasını sayarken bu ülkenin üçüncü büyük partisi hariç diğer partilerin başkanlarını sayıyor ve birlik ve beraberlikten söz ederek memleket masası öneriyor. Şimdi tabii çok derin bir analize ihtiyaç yok. Siz en az 6 milyon oyu olan Meclis’te ve Türkiye’de üçüncü büyük partiyi katmadan birlik ve beraberlik sağlayacaksınız, öyle mi? Hayır. Derdiniz birlik beraberlik değil o zaman. Derdinizi açık söyleseniz diyoruz onları. Derdiniz başka. Derdiniz memleket masası değil de Saray’da oturacağınız bir masaysa bunun için muhalefeti alet etmeyin. Daha açık davranın. Deyin ki sarayda bir masa… O masanın oluşması için AKP ile ilişkiler farklı bir kanala akabilir.

Siz böyle bir niyet görüyor musunuz?

Ben açık söyleyeyim ben o kadar da ayrıntılı kafa yormayı gerektiren bir parti olarak görmüyorum İyi Partiyi ve bu hamlelerini. İyi Parti gerçekten muhalefette ise iktidardan farklı olduğu yanlarını ortaya koymak zorundadır. Mesela diyorlar ki ‘bu iktidar kutuplaştırıcı bir politika izliyor, dışlayıcı ve ayrıştırıcı bir üslubu var’ diyorlar. Kendilerinin yaptığı şey aynısı. Bize karşı iktidarın yaptığı şeyin aynısını yapıyorlar. O zaman zihniyet olarak iktidarla çok yakın duruyor İyi Parti. HDP’ye yaklaşım burada turnosoldur. İktidar çok uzun zamandır bütün politikalarını bizi ötekileştirme ve düşmanlaştırma üzerine kriminalize etme üzerine kurmadı mı, diğer partilere de bizim üzerimizden yönelmedi mi? Aynı şeyi İyi Parti de yapıyor. O zaman bayağı örtüşüyor zihniyeti. Fiilen de ittifak yapmak istiyorsa yanına muhalefeti alarak gitmesine gerek yok. Kendileri de gidebilirler. Bizimle uğraşmasınlar, biz Türkiye’de demokrasinin ve barışın sigortasıyız. Bizsiz Türkiye’ye demokrasi gelmesi çok zor. Bizim katkımız ve birikimimiz olmadan Türkiye’nin şu an yaşadığı demokratik, toplumsal ve ekonomik çöküşle baş etmek gerçekten mümkün değil.

Son dönemde iktidar cenahından yayılan bir darbe söylentisi var. Sizce Türkiye’de bir darbe tehdidi var mı?

Açıkçası darbe ihtimalini işaret eden verileri ben göremiyorum, fakat darbe tartışması ciddi bir tartışmadır. Eğer iktidarın elinde benim göremeyeceğim, bilemeyeceğim veriler varsa bunları doğrudan muhalefetle paylaşmalı. Mesela biz her türlü darbe girişimine karşı amasız, fakatsız durmaya hazırız. Parti olarak bize iletmek istemiyorsa meclisi toplasınlar. İsterlerse gizli oturum yapalım ve ellerindeki verileri istihbaratı paylaşsınlar meclisle. Bu meclis 16 Temmuz 2016 da darbe girişiminin ertesi günü oybirliği ile darbeye karşı çıkma bildirisi hazırladı. Partiler aynı partiler. Gelsinler bu meclisi bilgilendirsinler. Hep birlikte ciddi bir tehdit olduğuna kanaat getirirsek karşısında duralım. Aksi takdirde yapılan her şey hayaletler salmaktır, gölge boksudur, suyu bulandırmaktır. Bunun iktidar dahil hiç kimseye faydası yoktur. Darbe polemiği ve spekülasyonu üzerinden herhangi bir siyasi kazanç elde etme hesabı da etik değildir siyaseten de tehlikelidir.

Darbe tartışmalarının farklı yansımaları oluyor. Bir kişi televizyona çıkıp 50 kişiyi öldürebileceğini söylüyor. Bu sertlik dili tabana daha da ağır biçimde işliyor ve toplumsal barış zedeleniyor. Türkiye bir süredir iç çatışma endişelerinin dile getirildiği bir ülke haline geldi. Böyle bir endişeniz var mı?

Öncelikle bu kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı siyaset dilinin aşağıya doğru çok daha büyük tehlike potansiyeli yaratarak indiğini söyleyebilirim. Yani siz yukarıda düşmanlık dili üretirseniz aşağıda fiili düşmanlığın ortaya çıkmasının da zeminini hazırlarsınız. Yani toplumsal alanda.

TV programında ne kadar kötü bir noktada olduğumuzu gösteriyor. Hiçbir kaygı duymadan, başına herhangi bir şey geleceğini düşünmeden 50 kişiyi öldürebileceğini söylüyor. Demek ki burada yargı da hukuk da etik de devre dışı bırakılmış. O zaman Türkiye’de toplumsal barış açısından çok ciddi bir problem olduğunu kabul etmek lazım. Ben daha vahim örnek olarak İbrahim Gökçek’in cenazesine yapılmak istenenleri göstermek isterim. Bölgede çatışmalarda hayatını kaybetmiş örgüt mensuplarına ait onlarca yüzlerce mezar tahrip ediliyor. Oysa Habil ile Kabil hikâyesine kadar geri gidebiliriz. Ölüm ve mezara gömülme hakkı belki de bütün inançların ortak kutsalıdır. Ölüye, mezara ve ölenin hatırasına saldırmaya kalktığınızda insanın bütün saldırganlığını, yıkıcılığını engelleyen medeni sınırlarını ortadan kaldırmış olursunuz. Medeniyet kaybının en çarpıcı sonuçlarından biri budur. Çünkü insaniyetten çıkıyorsunuz. Hiçbir inanç, siyasi görüş, hiçbir kişisel yaklaşım ölüye, mezara saldırmayı asla meşru kılamaz. Buna hep beraber karşı çıkmadığımız takdirde hepimiz insanlığımızdan büyük parçalar kaybetmeye devam edeceğiz.

Buradaki en önemli neden cezasızlık inancı.  Yani ben iktidarın politikalarına uygun suç işlersem bana bir şey olmaz inancı yerleşiyor. Aysel Tuğluk kardeşimizin annesinin naaşı mezardan çıkarıldı. Peki o çıkaranlara ne oldu? Hiçbir şey, cezasız kaldılar. Bir iktidarın düşmanlaştırıcı dili, ikinci cezasızlık inancı. Bu politikalara uyan çerçevede suç işleyenlerin cezasız kalacaklarına olan inanç bütün bunların önünü açıyor.

Türkiye’de yeni bir çözüm sürecini olası görüyor musunuz?  Hangi koşullarda bir barış süreci başlayabilir?

2013- 2015 arası denenen tarzda bir çözüm süreci için herhangi bir ışık, veri görmüyorum. Aynı tarzı ve modeli tekrar etmek de ne mümkün ne doğrudur. O bir dönemdi. Eksiğiyle, yanlışıyla yaşandı. Çok muhasebesi yapılamadı maalesef. Belki yapılabilseydi daha iyi dersler çıkarılabilirdi. Biz siyasetçiler olarak bu muhasebeyi yaparak neyin mümkün ve doğru neyin imkansız ve yanlış olduğunu düşünmeliyiz. Yeni bir çözüm süreci, adını koyalım Kürt sorununun sivil siyasi demokratik yöntemlerle çözülmesi, şiddetin müzakere yöntemiyle sonlandırılması, şiddetin temelinde yatan ana sorunların demokratik mekanizmalar içinde siyasi yöntemlerle çözülmesi. Kastettiğimiz budur. Türkiye’de bu çerçevede çözüm süreci ancak çok geniş kesimleri dahil ederek mümkün olabilir

Şu anki politikalara baktığımızda bunun mümkün olmadığını rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Fakat Türkiye’de Kürt sorununu bu şekilde yönetmeye devam etmenin de sınırlarına gelindi. Hiçbir iktidar Kürt sorununda bu politikalarla uzun süre ayakta kalmayı başaramamışlardır. 80’den bu yana çöken iktidarın tamamının hikayesinde Kürt sorununda şiddeti ve güvenlikçi politikaları yükseltmek vardır. Özal, Demirel, Çiller hepsi bir ara demokratik siyasi çözüm sözleri sarf ettiler. Özal ‘federasyon tartışılabilir’ dedi, Demirel ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ dedi, Çiller ‘BASK modeli’ dedi, Yılmaz ‘AB’ye giden yol Diyarbakır’dan geçer’ dedi. Fakat bu noktadan ayrılıp öbür uca, yani güvenlikçi ve şiddete dayalı çözüme kaydıkları oranda eridiler. Bu iktidarı da eriten şu an en temel faktör güvenlikçi, şiddete dayalı politikadır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü politikasıdır.

Ama beri yandan MHP’nin desteğini bazı milliyetçi oyları alıyor. Geçmişin derin devletle bir arada anılan kesimleriyle koalisyon yapıyor. Bir getirisi var gibi iktidar açısından…

Getirisi oldu ama bir sınır var dedim, bu sınıra gelindi. Bu sınıra gelindiğinin en önemli işareti 31 Mart ve 23 Haziran seçimleriydi. Bu düşüş sürüyor. Birkaç yıl önce AKP- MHP oyları yüzde 60’ı aşıyordu. 1 Kasım’dan önce 62-63 civarı bir rakam vardı. Şimdi yüzde 50’nin altı deniliyor. Yani oy konusunda da bu milliyetçi, güvenlikçi politikanın sınırları vardır. O sınırlara da Türkiye gelmiştir. O nedenle hangi aktör bu politikada ısrar ederse öncelikle kendisi kaybedecektir ama Türkiye de kaybetmeye devam ediyor. Biz yeniden barış, yeniden demokrasi, özgürlük bütün bunları kapsayan bir demokrasi ittifakı oluşturalım, tabanda ve kurumlar arasında. O zaman çözümün kanalları da kendiliğinden belirecektir.

Son olarak koronaya değinelim. Korona günleri nasıl geçiyor?

Evden çalışıyorum. Çalışma odasını bir tür parti ofisine çevirdim. Toplantılar ve yayınlar, video kayıtları bütün bunlara ayırdığımız zaman hakikaten çok fazla. Ben bu dönemde evde kalmayı fırsat olarak görmüştüm. Okuyamadığım yüze yakın kitap var, onları okuyacaktım. Fakat öyle olmadı. 10 tane kitabı üst üste koyuyorum. Her bir kitabı 10’ar sayfa okuyarak notlar alıyorum. Arada bir parti merkezine ve meclise gittiğim oldu. Çok az. Bunun dışında yürüyüşü aksatmıyorum. Gündüzleri eşimle, akşamları da spor niteliğinde birkaç arkadaşımla yürüyüşe çıkıyorum.

Sizin de mutfakta denemeleriniz oldu mu?

Mutfağa girdim fakat son zamanlarda biraz daha zor oldu, toplantılardan vakit kalmıyor. Yemek yapmayı da severim, dinlendirir beni. İlk başlarda mutfakta uzun uzun yemek pişirince sevinmiştim ama bir baktım mutfağa girecek zaman kalmadı.

İktidarın korona sınavını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda değerlendirme yapmak için mutlaka alanın bilgisine sahip olmak lazım. Hocaların bilgisine başvurmak lazım. Önceki gün TTB (Türk Tabipleri Birliği) Merkez Konseyi ile 2,5 saate yakın online toplantı yaptık. Ayrıntılı bilgi aldık. Çok yararlı oldu. Bize verilen bilgi, gevşemelerin başlaması için dayanabileceğimiz sağlıklı veriler yok çünkü hükümet bu bilgileri paylaşmıyor. ‘Yanlıştır doğrudur demiyoruz çünkü nereye dayanarak bunları yapıyorlar, bilmiyoruz’ diyorlar. Bu benim açımdan da geçerli. Fakat meselenin temelinde ekonominin işler hale getirmenin yattığını görüyoruz. Pek çok bilim insanı erken buluyor bu gevşemeyi, öyle anlaşılıyor ki ekonomi işlesin diye birçok insanın hayatı gözden çıkarılmış oldu.

Başka yolu yok muydu? Bize göre başka yolu vardı. 200 milyar liralık bir kaynağı bütçe içinde kalemler arası transfer ya da değişiklikle yaratmak mümkün. 2-3 ay üretim alanlarını kapatarak, en zorunlu alanlar hariç, insanlara gelir sağlamak mümkün. Gelir sağlayarak üretimi durdurmak mümkün. Kanun teklifi olarak da hazırladık sunduk bunu.

İktidar bu dönemi kötü yönetti ve bu kötü yönetimi de algı yönetimi ile örtmeye çalışıyor. Tedbirlerin çoğu geç alındı. Her gecikmenin kaç insanın hayatına mal olduğunu ölçemiyoruz ama biliyoruz ki o ara virüsün yayılması artmıştır, insanlar hastalanmıştır.

Maske zorunluluğu getirildikten sonra yaşananlar belki de en tipik örneğidir kötü yönetimin. İnsan hayatını önemsemeyen, toplum sağlığını öncelemeyen zihniyetin en tipik uygulamasıydı. Burada iktidar bize göre pek çok insanını hastalanmasını önlemek, bazı ölümleri engellemek mümkün iken bu politikalarıyla bunu gerçekleşmemiştir.

Dünyanın en kötü örneklerine bakarak durumumuzun iyi olduğu propagandasını yaymıştır fakat en iyi örneklerle kıyaslamayı hiç denememiştir, kamuoyunun bilgisine sunmamıştır.

Ben kötü buluyorum. O nedenle biz dayanışmayı tabanda, halk arasında esas alan uzman kuruluşlarla birlikte mücadeleyi hedefleyen bir çizgi izledik başından beri. Elimizden geldiğince toplum sağlığına ve insanlarımızın hayatını daha kolaylaştıracak çarelere yöneldik bunun için çaba harcadık.

Korona virüsün dünyayı değiştireceği söyleniyor. İyimser ve kötümser senaryolar var. Siz de düşünüyorsunuz. Dünyayı nasıl değiştirecek sizce korona?

Hem kötü yönde hem iyi yönde değişim için bir potansiyel ortaya çıkmıştır. Bu kendiliğinden olmayacaktır. Çok geniş kesimlerin, işçilerin, işsizlerin, evsizlerin, göçmenlerin, en alttakilerin yani dünya nüfusunun yüzde 90’ının hayatını daha kolay kılacak değişimler mümkündür. Bu talancı kapitalist anlayışı daha otoriter yöntemlerle sürdürmeyi mümkün kılacak şartlar da mümkündür. Bu ikisi arasındaki yolu belirleyecek olan nedir? Belirleyecek olan bizatihi mücadelenin kendisidir. Değişimi olumlu yönde, insanlığın büyük kısmı için sağlayacak bir özne yaratamazsak güçlü mücadele ortaya koyamazsak daha da kötüye gidecektir.

Böyle bir potansiyel var mı sizce?

‘Umudun bizzat kendisi umudun varlığıdır’ der Martin Luther, ‘umut umuttan doğar’ diyor ama ben daha da somutlaştırayım. Umut mücadeleden doğar. Mücadele ettiğiniz sürece umut vardır. Her alan mücadele alanı olabilir. Biz mücadeleyi büyük büyük siyasi olay olarak yorumluyoruz ama öyle değil. En altta, sokakta, mahallede bu tecrübeyi yaşamış, daha da yoksullaşan, kendi kaderine terk edildiğini bu süreçte bizzat yaşayıp gören milyonları bir şekilde kendi alanlarında bir araya getirmek, onların söz ve itiraz yollarını birlikte açmak mümkündür. Bunların birleşmesinden ortaya çıkacak sesin bugünden yarına çok güçlü duyulmasa da öbür güne mutlaka duyulmaya başlayacağına inanırım ben. O nedenle yapılması gereken şey bu seslerin daha çok çıkmasını sağlamak, bu düzenin aslında çok küçük bir azınlığa yaradığını, bunun dışında dünyanın bütün nimetlerinin dünyanın en büyük kalabalığından esirgendiğini görmek ve göstermek gerekiyor. Adalet için, özgürlük için, eşitlik için şartlar müsait ve görev bize düşüyor.