NE? NASIL? PANDEMİDE EĞİTİM ÇIKMAZI

NE? NASIL? PANDEMİDE EĞİTİM ÇIKMAZI

Rengin Arslan, Ne? Nasıl? programının bu bölümde pandemi şartlarında eğitimi konuşuyor. Hafta sonunda Twitter'da gündem yeni varyant, tedbirsiz kalabalıklar ve böyle bir manzarada okulların yeniden kapanıp kapanmayacağı tartışmasıydı. Bazıları yeni varyantı hatırlatıp tedbir istedi, kimileri “Kimsenin çocuğunu okulda zorla tutamazsınız” dedi. Bunun karşısında tedbirler alınarak okulların açık kalması gerektiğini söyleyenler de vardı. Rengin Arslan tüm bu tabloyu Amsterdam Üniversitesi Toplum Sağlığı Genobilim Uzmanı Dr. Tomris Cesuroğlu ile konuşuyor.



Kısa Dalga’dan, herkese merhaba. Ben Rengin Arslan. Ne? Nasıl? programının altıncı bölümüne hoş geldiniz.

Bugün pandemi şartlarında okulları konuşacağız. Bunu yaparken elbette eğitim sistemimize de dokunacağız.  Bu konuya nereden geldik peki? 

Hafta sonu sosyal medyada iki etiket gündeme oturdu: #EğitimOnlineVirüs Offline ve #MebYökKurtuluşUzaktanEğitim.

Bu iki etiketin altına yazanlar İstanbul’da metrobüslerden, sınıflardan, okul bahçelerinden kalabalığı gösteren videolar ve fotoğraflar paylaştılar.

Tüm bu tartışmayı tetikleyen unsurlardan biri de hakkında şimdilik çok az bilgi sahibi olduğumuz Omikron varyantı oldu. 

Kimi, “Yeni varyant ve kışla birlikte vaka sayısı fırlayacak. Bunun farkındasınız ama herhangi bir tedbiriniz hala yok” dedi, kimi “Tedbirlere kimsenin uymadığını farkında değil misiniz? Kimsenin çocuğunu bu şartlarda okullarda zorla tutamazsınız” diye yakındı. 

Bir kişi ise şöyle diyordu: “Okullarda ne tedbir ve etkin temaslı takibi ne de hızlı test var.Bu yaş grubu bu şartlar altında ciddi şekilde ihmal ediliyor. Çocukların harçlıkları ekonomiye cansuyu olamaz!”

Bunun yanında tedbirlerin artırılması, okulların fiziki koşullarının iyileştirilerek açık kalması gerektiğini düşünenlerin sayısı da hiç az değil. Üstelik Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer okullardaki vakaların çok yüksek olmadığını ve okulların açık kalacağını söylerken. 

Bakanın Kasım başında açıkladığı rakamlar gerçekten korkutucu değil. Çünkü Türkiye’de özel ve devlet okullarında sekiz yüz binden fazla sınıf var. 

Eğitim-Sen’den aldığım rakamlara göre de okulların açıldığı Eylül ayından bu yana yaklaşık, 4000 öğretmen, 23,000 öğrenci ve 469 personel Covid-19 ya yakalanmış ya da temaslı olarak kaydedilmiş. 

Yılın başından bu yana 6,900 sınıf karantinaya alınmış. Tüm bu veriler Eğitim-Sen’in kendi şubelerinden gelen bilgiler doğrultusunda bir araya getirdiği rakamlardan oluşuyor. Yani buna göre okulların açıldığı günden bu yana sınıfların yüzde 1’den daha azı karantinaya alınmış.

Şimdi bu bilgiler ışığında programın adındaki o ikinci büyülü soruya geçelim. 

O soru “Nasıl?” sorusu. Bu sorunun söz konusu eğitim sistemi ise çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukları, dolayısıyla geleceğimizi şekillendiren okulları belki biraz ütopik bir bakışla da ele almak istiyorum. 

 Olağanüstü dönemler elbette olağanüstü tedbirler gerektirebilir. Ancak inanıyorum ki olması gereken, her şey kapatılsa bile okulların açık kalması. 

 Peki ama nasıl? Şimdilerde okulların bir daha asla kapanmaması gerektiğini söyleyen, bu konuda vaatlerde bulunan Milli Eğitim Bakanı ve hükümet yetkililerinin önünde o bir buçuk yıl içinde muazzam bir fırsat vardı. 

Nasıl bir fırsat? Yeni okul binaları yapmak, dersliklerin sayısını artırmak, sınıflardaki öğrenci sayısını düşürmek, yeni öğretmen atamaları yapmak, yeni personel atamaları yapmak gibi onlarcası. 

Bunlar maalesef gerçekleşmedi ve okullar bazı hijyen kuralları, maske zorunluluğu ve bol köpüklü el yıkama görselleri eşliğinde açıldı. 

Peki bu tablo nasıl değişecek? Nasıl bir okul, nasıl bir ortamda çocuklar güvenle eğitime devam edebilir?

Gelin bu sorunun yanıtını Tomris Cesuroğlu ile arayalım:

Rengin Arslan: Okulların açık kalıp kalmamasını gözden geçirmeli miyiz?

Tomris Cesuroğlu: Okullar kapanmalı mı yoksa açılmalı mı sorusu bizi çocuklar için zararlı sonuçlara götürüyor. Belirli standartlar var ve bunlar karşılanırsa açılır, karşılanmazsa açılmaz gibi bir sonuca götürüyor. Ne yazık ki pandeminin bir buçuk yılında okullarla ilgili tartışmalar bu şekilde devam etti. Bunun da bedelini 18 milyon genç evlere kapanarak, okullarından uzak kalarak ödediler. Halbuki sorulması gereken soru şu: okulları açık tutmak için ne yapmamız gerek? Okulları nasıl açık tutarız? Bu soruyu sorunca çözümlere odaklanıyoruz, kriterlere değil. Okulların şartları veya önlemleri ile ilgili çalışacağız. Aysuda Kölemen ile önerdiğimiz şeylerden biri bahçelerde geçici tenteler kurulması, ilkbaharda, sonbaharda açık hava olanaklarının kullanılması dahi vardı. İstersek eğer, okulları açık tutmak istersek önümüzde bir engel yok. Her şeyi yapabiliriz. Burada bir tane husus var. Bazen insanlar okullar hiç mi kapanmayacak diye soruyor. Tabii ki gelebilir. Ne zaman gelebilir biliyor musunuz? Diyelim ki vaka sayıları arttı. Yoğun bakımlarınız dolmak üzere, sağlık hizmetleri kapasitesini aşıyor. Böyle bir durumda yapmanız gerekenler tabii ki önce kalabalık ortamları kapatmak olmalı. Fabrikalar, restoranlar, alışveriş merkezleri, kültür sanat etkinliklerinin yapıldığı mekanlar, işyerleri, vergi daireleri, devlet daireleri, adliyeler. Aklınıza gelebilecek, yetişkinliklerin bulunabileceği ortamları kapattınız. Artık kapatacak hiçbir şey kalmadı. Bir hastaneler ve okullar kaldı. Okulların kapanmasına ancak o zaman sıra gelebilir. Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor. Eğer her şey açıksa, sizin okulları kapatmanızın salgın yönetimine hiçbir faydası yok. Türkiye okulları bir buçuk sene boşu boşuna kapalı tuttu. Çünkü düğünler devam ederken okulların kapanmasının salgını azaltmaya hiçbir katkısı yok. Sadece çocukların zeka kayıpları, bedensel kayıpları [oluştu] kasları kemikleri eridi. Çoğu çocuğumuz psikiyatrik sorunlarla boğuşuyor. Tüm dünyada şu an bir çocuk ruh sağlığı pandemisi var dünyada. Ama en çok okulları en uzun süre kapatan ülkelerde var. Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF), Avrupa Hastalık Kontrol Dairesi, Amerikan Hastalık Kontrol Dairesi... Hepsinin söylediği ortak bir şey var. Okulları önlem olarak kapatmayın. Bilmem ne varyantı geliyor, o zaman okulları kapatalım demek son derece yanlış bir yaklaşım. Okulların ancak, hastane ve okul kaldı, geri kalan her yer kapandı, o zaman kapanması gerektiğini söylüyor. 

Rengin Arslan: Nasıl bir okul? Nasıl bir eğitim sistemi hayal ediyorsunuz peki?

Tomris Cesuroğlu: Gerçekten benim de hayallerim var bunun üzerine. Bazen basit de olabiliyor hayaller. Mesela şu an Türkiye’nin en büyük sorunu öğretmen sayısı. Bazen bakıyoruz, diyoruz ki Finlandiya’da öğrenciler ne güzel eğitim görüyor; şu materyalleri kullanıyorlar diyoruz. Benim çocuklarım örneğin günün önemli bir kısmını Hollanda’da kar, çamur fark etmez açık havada geçiriyorlar. Ama bu uygulamaların temelinde öğretmen var. Öğretmenin bu konularla ilgili bilgisi var. Türkiye’de şu anda 18 milyon öğrencinin yarısı 30’un üzerinde sınıf mevcudu olan sınıflarda okuyorlar. 50-60 kişilik sınıflar. Ben ilkokulu ikinci sınıftan itibaren devlet okullarında okudum. İlkokulda ve Anadolu Lisesi’nde 50-60 kişilik sınıflarda okudum. Şu anda da 50-60 kişilik sınıflar var. Demek ki Türkiye’de eğitim sistemi pandemi sürecinde 20-30 sene geriye gitmiş. Böyle bir durumdayken, bir öğretmen 50-60 çocukla ilgilenirken orada, yaratıcı olayım, çocuklara ulaşmanın yollarını bulayım, onları açık havaya çıkarayım diye düşünüp bunu yapamaz. Türkiye’nin en ciddi sorunu, eğitimin bir numaralı sorunu, öğretmen sayısı, motivasyonu ve niteliği. Bana deseniz ki, al sana 100 milyon dolar ben bunun 80 milyon dolarını öğretmen sayısı, motivasyonu ve niteliğini arttırmaya yatırırım. Çünkü şunu biliyoruz, dünyada eğitimin bir numaralı başarısının belirleyicisi öğretmen. Öğretmenin motivasyonu varsa, öğretmen iyi yetişmişse, öğretmenin sınıfındaki çocuk sayısı ütopik rakamlara ulaşmıyorsa o öğretmen ne yapar ne eder güzel bir eğitim ortamı oluşturur. İster onu dört duvar arasına koyun isterseniz hiç de güzel olmayan okul binasına koyun. Oradan yatırıcı fikirler çıkabilir. 

***

Programın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Umarım bu bölüm hem pandemide hem de pandemi sonrasında eğitimin, okulların kalbinde binaların değil, öğretmenlerin ve çocuk odaklı bir yaklaşımın olduğunu hatırlamak, bunun üzerine düşünmek için bir fırsat olur. Umarım başta bu işi yöneten yetkililer olmak eğitim camiasının tüm bileşenleri, Nasıl bir okul istiyoruz, nasıl bir eğitim istiyoruz sorusu üzerine hayaller kurmaya başlarlar. 



***

HANUKA BAYRAMI KUTLU OLSUN

Hatırlayacaksınız, her bölümde hem Anadolu’da yaşayan kadim medeniyetlerin yılın her ayını nasıl bir bayramla donattığını hatırlamak için, hem de üzerinde yaşadığımız bereketli toprakların bayramlarını kutlamak için bir vesile olur diye Anadolu’da kutlanan bayramları hatırlatıyorum.

Kasım ayının çoğu bayramsız geçmişti ama sonunda Yahudilerin kutladığı Hanuka bayramı ile bu ayı kapatıyoruz. Bayram 28 Kasım’da başladı ve 6 Aralık’a kadar devam edecek. 

Hanuka Bayramı’nın anlamını, ne olduğunu, neden kutlandığını Türkiye’deki genç Yahudilerin kurduğu Avlameroz internet sitesinde Dani Baran’ın yazdığı bir yazıyla hatırlayalım. 

Hanuka Bayramı’na özgü eğlenceli dua melodisi, bayram şarkıları, lezzetli özel yiyecekleri ve mucizevi hikayesi ile bu bayram özellikle çocukların en sevdiği bayramlar arasında yer alır.

Dünyanın birçok ülkesinde Hanuka Bayramı’nda mumların yakıldığı dev Hanukiyalar meydanlarda, tıpkı genellikle aynı döneme denk gelen Noel ağaçlarının meydanlarda süslendiği gibi, tüm topluma açık şekilde yakılarak görsel bir şölen oluşturur.

Kardeş Bayramlar ile ilgili bu bölümü yine Avlameroz sitesinin sosyal medya hesabından paylaşılan bir mesaj ve şarkı ile bitirelim.

Şöyle demişler: “Bu gece başlayan #Hanuka bayramının en ünlü şarkısı Ocho Kandelikas yani Sekiz Mumcuk’tur. Bu şarkıyı, bu sene kaybettiğimiz ünlü Ladino şarkıcı Saraybosnalı Flory Jagoda'da seslendiriyor.”

Bu vesileyle kutlayan herkesin Hanuka bayramı kutlu olsun.

***

Bu programı Can Yayınları’ndan çıkan sevgili Saadet Özen’in çevirdiği ve okuduğumda beni çok etkileyen bir kitaptan, Boğaz Çocuğu’ndan kısacık bir alıntıyla bitireceğim. Ama bugünkü programla bağını da biraz anlatabilmek için kitaptan kısaca bahsedeyim. 

Kitap 1662 yılında Ortodoks bir Rum ailenin içine sünnetli olarak dünyaya geldiği için Yahudi bir çifte evlatlık verilen bir çocuğun hikayesini anlatıyor. İspanyol Yahudisi bir çift tarafından evlat edinilen bu çocuğun hayat yolculuğunu okurken, Balat’ın sokaklarında, İstanbul Boğaz’ında, 17. Yüzyıl İstanbul’unda bir hayat beliriyor gözlerinizin önünde. 

Ve orada altını kalın kalın çizdiğim tek bir cümle bugün bile aklımda: 

Hatırlamak bir görevdi. 

Ne Nasıl? Programından bu haftalık bu kadar. Önümüzdeki hafta Çarşamba, 8 Aralık’ta yeniden buluşmak üzere. 

Etiketler :