Nefes alamayanlar: Türkiye’deki siyahlar ırkçılığı anlatıyor

Nefes alamayanlar: Türkiye’deki siyahlar ırkçılığı anlatıyor

George Floyd, ABD’de, 25 Mayıs sabahı gözaltına alındığı sırada polis şiddetiyle yaşamını yitirdi. Polis, yere yatırdığı George’un boynuna şiddetle bastırdığı için “Nefes alamıyorum” diyordu, yardım istiyordu ama beyaz polis elleri ceplerinde umursamaz bir tavırla işkencesine devam ediyordu. Ne olay yerindeki diğer polisler ne de etrafa toplanmış kişiler ona yardım edemedi ve tam 8 dakika 46 saniye boyunca nefessiz kalan George Floyd olay yerinde öldü.

George Floyd, ABD’de, 25 Mayıs sabahı gözaltına alındığı sırada polis şiddetiyle yaşamını yitirdi.
Polis, yere yatırdığı George’un boynuna şiddetle bastırdığı için “Nefes alamıyorum” diyordu, yardım istiyordu ama beyaz polis elleri ceplerinde umursamaz bir tavırla işkencesine devam ediyordu. Ne olay yerindeki diğer polisler ne de etrafa toplanmış kişiler ona yardım edemedi ve tam 8 dakika 46 saniye boyunca nefessiz kalan George Floyd olay yerinde öldü.
Bu cinayet, ırkçılığa ve eşitsizliğe karşı isyanın bir simgesi haline geldi.

“Black lives matter” yani “siyahların yaşamı değerlidir” sloganıyla siyahlara yönelik ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı tek ses oldular. Beyazların üstünlüğüne, siyahların değersizleştirilmesine ve eşitsiz yaşam koşullarına son verilmesi için Amerika’da başlayan protestolar tüm dünyaya yayıldı.

George Floyd’un ölümü Türkiye’de de protesto edildi.

Peki çeşitli nedenlerle Türkiye’ye gelmiş, burada yaşayan veya zaten Türkiye’de doğup büyümüş, kuşaklarca bu topraklarda yaşayan siyahlar,,, Amerika’da yaşanan olayla ilgili ne düşünüyor? Türkiye’de yaşayan siyahlara yönelik ırkçılık var mı?

İstanbul Ekonomi Araştırma tarafından Haziran ayında ırkçılıkla alakalı yapılan ankete göre, katılımcıların yüzde 35’i Türkiye’de ırkçılığın olduğunu düşünüyor. İki sorunun sorulduğu ankette, İlk soruda Türkiye’de ırkçılığın olup olmadığı sorulurken, ikinci soruda ise Türkiye’de, Amerika’da yaşanan George Floyd cinayetine benzer bir olayın yaşanma ihtimali soruluyor. Katılımcıların yüzde 42’si Türkiye’de de polis tarafından işlenen böyle bir cinayetin olabileceğini düşünüyor.

*******
Türkiye’de yaşayan siyahlara yönelik ırkçılık var mı? Bu soruyu muhataplarına sorduk. Fakat bu soru siyahlara, direkt sorulduğunda net bir cevap vermekte tereddüt ediyorlar. Örneğin Y kuşağı, yani gençler ötekileşme veya dışlanma korkusuyla Türkiye’deki ırkçılıkla alakalı düşüncelerini sosyal medyada daha rahat dile getirebiliyor. Orta yaş ve üzeri olan X kuşağında ise çoğunlukla ırkçılığın olmadığı yönünde bir düşünce hakim…

Doğu Afrika’dan, Ruanda’dan Türkiye’ye üniversite okumak için gelen Ladin, Türkiye’de ırkçılığın olduğunu düşünenlerden… George Floyd’un ölümünden psikolojik olarak çok kötü etkilendiğini ve uyuyamadığını dile getiriyor. Youtube’da “Nefes Alamıyorum” başlığıyla paylaştığı bir videoda hissettiklerini ağlayarak anlatmaya çalışıyor.

“Uyuyamıyor olmamın sebebi de son olaylar biliyorsunuz Amerika’da olan şey, biliyorsunuz. Onu gördüm, rüyamda gördüm. Rüyada o adamın yerine ben vardım. Çok korkunç bir rüyaydı ve tekrar uyumak istemedim. Bazı şeyleri söylemek istiyorum ve içimde kalmasını istemiyorum. Bazen insan gerçekten, çok şey hissediyor, böyle duygusal hissediyor. Neler oluyor niye böyle oluyor. Adam ne diyordu ‘nefes alamıyorum’ İşte nefes alamıyorsun. Şu an bende nefes alamıyormuşum gibi hissediyorum. Çünkü biliyorum bir yerde benim de başıma böyle bir şey gelebilir.”

Başına benzer bir olayın gelmesinden endişe duyan Ladin, videoda düşüncelerini ifade etmek istediğini, bazı şeyleri içinde tutmak istemediğini dile getiriyor. Fakat kaygılandığı bir şey olacak ki dile getirmiyor. Ladin’e ulaşıp konuşmak istedim. Düşüncelerini ifade etmekten neden çekindiğini sordum.

“Evet tabi ki çekindim. Aslında o iki nedenden dolayı, yani ikisi de doğru. Birincisi işte dediğiniz gibi anlaşılamamaktan çok korktum. Türkiye’de şöyle insanlar var. Çoğu kişi şey diyor: Türkiye’de ırkçılık yok. Yani hiç olmadığını düşünüyorlar. Burası Amerika değil, bunlar Amerika’da oluyor seni niye etkilesin ki? Böyle şeyler diyecek insanlar olduğunu düşünerek çekindim. Bir de Türkiye’de hoşlarına gitmeyen bir şey dediklerinde ‘Sevmiyorsan buradan git’ ya da ‘sizin orada daha mı güzel?’ diye soracak olan insanların var olduğunu düşündüğüm için çekindim.”

Ladin’e göre ırkçılığın olmadığı bir ülke yok. Türkiye’de de ırkçılığın olduğunu düşünüyor. Ancak Türkiye’dekilerin ya ırkçılık yaptıklarının farkında bile olmadıklarını ya da Amerika’dakine benzer durumlar yaşanmadıkça ırkçılığın olmadığını düşündüklerini söylüyor.


Türkiye’de ırkçılık var mı? Var. Irkçılığın olmadığı bir ülke zaten yok. Sadece Amerika’daki gibi sistematik bir ırkçılık değil. Sistematik bir şey olmadığı için insanlar hiç olmadığını düşünüyorlar. Ama aslında vardır. Kimi durumlarda insanlar ırkçı bir harekette bulunduğu zaman, belki bilgisizliğinden veya cahillikten olabiliyor, farkına varmıyor. Mesela geçen bir şey gördüm. İşte bir arkadaş siyahiye destek olacağım diye kendini siyaha boyamış ve aslında bunun ne kadar ırkçı bir hareket olduğunu bilmiyor.”

Gambia’dan öğrenci olarak Türkiye’ye gelen Fatou da insanların ırkçılıktan çok merak duygusuyla tuhaf sorular sorduklarını dile getiriyor. Yaklaşık 5 yıldır Eskişehir’de yaşayan Fatuo, bu soruların bazen rahatsız edici boyutlara vardığını ifade ediyor. Bazı insanların “dudakların neden bu kadar büyük, ellerinin içi neden bu kadar beyaz ve derin neden bu kadar koyu renk?” gibi tuhaf sorular sorduklarını veya saçlarına dokunmak istediklerini belirtirken bunun bazen sinir bozucu olabildiğini söylüyor. Fakat bazı davranışları kesinlikle ırkçılık olarak gördüğünü şöyle bir örnekle açıklıyor: Tramvayda bir kadınla karşılaştım, oturmak için yer arıyordu. Ben oturuyordum, yanıma geldi ve benden kalkmamı istedi. Çünkü o bir Türk ve ben bir yabancıyım, koyu tenimden açıkça belli, dolayısıyla onun oturmaya hakkı olduğunu düşünüyor. Üstelik yanım da boştu ama yanıma oturmak istemedi.

İstanbul’da doğup büyüyen 32 yaşındaki Derhan ise Türkiye’deki ırkçılığı bilgi eksikliğine bağlıyor.

“Türkiye’deki ırkçılığı ben biraz genel kültür eksikliğine bağlıyorum. Televizyonda gördükleri, radyoda duydukları veya arkadaşlarından dinledikleri kadar ırkları tanıyorlar. Çok ırklı bir toprak değil burası o yüzden farklı ırkları da tanıyıp onların gelenek-görenekleri ve kültürleri hakkında da fazla bilgi edinemedikleri için burada farklı olaylar yaşanıyor tabi.”

Prodüksiyon şirketi işleten Derhan siyah olmanın çocukluk ve ergenlik dönemlerinde çeşitli yükleri olduğundan bahsediyor. Ve bu yükün yetişkinlik döneminde daha farklı boyutlarda kendini gösterdiğine dikkat çekiyor:

“Doksanlarda çocukluğunu yaşamış bir insan olarak illaki çocuklukta bazı şeyler yaşadık. Sen siyahsın bizimle oynayamazsın’dan ortaokulda sıra paylaşımında siyah olmanın dezavantajlarının yaşanmasına kadar bazı olaylar yaşandı tabi ki… Ergenlik döneminde tabi ki bu işler biraz daha zor oluyor. Çünkü bazı insanlara kendinizi kanıtlamanız gerekiyor. Bazı durumlarda yetişkinmiş gibi hissetmek istiyorsunuz ve bunu da kendi kişiliğinizle ve kendinize verdiğiniz değerlerle sunmak istiyorsunuz. Bu noktada ırkını kabul edip edememe durumu arasında çoğu insan kalıyor. Ben kabul ettim. Bir Afrikalı olarak bir Türk olarak aynı zamanda. Bazı değerlere sahip olmanız gerekiyor ki ırkınız, dış görünüşünüz iki ya da üç arka plana atılabilsin diye bunun sadece siyahilikle de alakası yok tabi ki de farklı ırklarda veya farklı görünen bir insan olarak da bunlara sahip olmanız gerekiyor”

 

Kendini ispatlama kaygısı beraberinde kimliğini reddetme ve etnik kökeniyle araya mesafe koyma gibi refleksler doğuruyor. Örneğin 29 yaşındaki Ugandalı Deniz, çocukluk dönemi anlatırken “Afro saçlarım anlaşılmasın diye saçlarımı hep kısa kestirirdim” diyor. Dış ticaretle uğraşan Deniz, gençlik dönemine kadar aidiyet kaygısıyla sürekli çeşitli ortamlara girmeye çalışmış. “Bir yerlere ait olmaya çalıştığımdan kendime ait olamadım hiç bir zaman” diyor:

“Hep çalıştım, hep kendimi bir ispatlama çabasındaydım aslında. Bu herhalde benim biraz dışlanıp kendimi bazı olayların içine atma veya bir yere ait hissetme çabamdı. Bir yerde hep kendimi Türk gibi yaşamaya çektiğimden, hep işte o ortamlara girmeye, ne biliyim çocukken teşbihte salladım. Ne biliyim ülkü ocaklarına da girmeye çalıştım. Giyinme stilimi değiştirmem gerekti. Yani çok ağır dönemler geçirdim. Bir yerlere ait olmaya çalıştığımdan kendime ait olamadım hiç bir zaman”

Deniz, yaşadığı kimlik kargaşasının bir başka olumsuz etkisini de kendi ülkesine gittiğinde yaşıyor. “Burada siyah olduğum kadar orada da beyazım” diyen Deniz, Uganda’ya gittiğinde Türk bir melez olarak dışlandığını ve asimile oldukları düşüncesiyle siyah olarak kabul görmediklerini söylüyor.  Yani Deniz, kendi ülkesinde de kendini oraya ait hissedemiyor.

 

32 yaşındaki Su Sonia da ırkçılığa maruz kalıp kalmadıklarına çoğunlukla siyah olmayanların ve dolayısıyla bunu deneyimlemeyenlerin karar vermesine tepki gösteriyor. Hem Afro-Türk hem de Afro-Amerikan bir melez olan Su, Uluslararası Dijital Politikalar uzmanı ve müzisyen.

“Sizin yaşadığınız ırkçılık değil ayrımcılık, sizin yaşadığınız bilmem ne değil, bilmem ne diye. Kimin ne yaşadığını o insanlara geri anlatma hastalığı var. Dediğim gibi uç noktalarda olmasına gerek yok, toplama kampları olmasına gerek yok. O da ırkçılıktır bu da ırkçılıktır. Zamanında bir devlet kurumunda işe alınmadım. Afro melez bir kadın olduğum için. Uygun olmadığım düşünüldü. Bu yurt dışında dava sebebi Afro melez olduğum için kalifiye olduğum bir işe alınmamak sistematik sayılabilecek bir ayrımcılığın ya da ırkçılığın bir belirtisi.
Statükoyu tehdit edecek rakamda ve mevkilerde olmadığı için bu insanlar, hala hani ne sempatiksiniz, ne tatlısınız, işte keşke benim de senin gibi bir bebeğim olsa vs gibi açıklamalar yapıyorlar ve bunu da ırkçılığın olmadığına dair bir kanıt olarak sunuyorlar.
Afrika’da da beyazlara karşı ırkçılık var veya işte Avrupa’da da Türklere karşı ırkçılık var diye zaten Türkiye’de ırkçılık var demek dünyanın hiçbir yerinde yok sadece Türkiye’de var demek değil ki. Bu algıyı ben tam anlayamıyorum, empati kuramıyorum bu algıyla. Çünkü şeyin savunması, burada siyah insanlar da farklı bağlamlarda ırkçılığa uğruyor’un savunması nasıl ama Avrupa’da da Türkleri ayırıyorlar olabiliyor ben anlamıyorum. Zaten bunlar birbirini iptal eden şeyler değil.”


*****

Baskın Oran, Agos Gazetesi’ndeki köşe yazısında, merkez medyada yer alan bazı haberlerde Türkiye’de ırkçılığın olmadığı yönünde bir tablo ortaya koyulmaya çalışıldığına dikkat çekiyor. Akademisyen Baskın Oran, durumun yansıtılmak istendiği gibi olmadığını düşünüyor. Ve görüş belirten siyahların genellikle işportacılık yaparak güvencesiz yaşadığını, her yıl oturma ve çalışma izinlerini yenilemek zorunda oldukları için de memnun görünmek mecburiyetinde olduklarını ifade ediyor.
Baskın Oran, ayrıca ırkçılık kavramının 1,5 asır geriden izlenerek değil, günümüz koşullarında değerlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtiyor.

Afro-Türkler,  ağırlıklı olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısında köle ticareti yoluyla Anadolu’ya getirilen Afrikalıların çocukları ve torunları…
Osmanlı döneminde tarım işçisi olarak çalıştırıldıkları için çoğunlukla Ege ve Akdeniz bölgesindeki köylerde yaşıyorlar.
Beşinci kuşak bir Afro-Türk olan Avukat Orhan Çetinbilek, Baskın Oran’ın aksine, tarihsel bir değerlendirme yaparak Türkiye’de Avrupa ve Amerika’dakine benzer bir ırkçılığın olmadığını savunuyor:

“Bu sorunun şöyle net bir cevabı var. Tek başına hiçbir şeyi baz almadan söylenemeyecek bir şey bu. Dolayısıyla baz aldığımız şey şudur: Irkçılığın kaynağı…Irkçılığın kaynağı antik Atina’nın kölelik ırkçılık modelini almış olan modern Avrupa’nın Afrika’da yapmış oldukları ve Immanuel Kant’ın ırk tanımını yapıyor olması ve en üstte de Avrupalı beyazları koymuş olması. Irkçılık eğer net olarak, tarih bilimsel olarak böyle bir şeyse Dünyada ve Avrupa’da yaptıkları şekliyle en üstteki beyaz Avrupalılar ve onun altındaki diğer yabancılar anlamındaki ırkçılığa tabi olmadık biz, böyle bir ırkçılık yaşamadık. Avrupalıların Afrikalılara yaptığı ırkçılık bu topraklarda yaşanmadı. Çünkü onun başka bir amacı vardı. Özel olarak koloniler kuruyorlardı ve bu kolonilerde siyah emeğe ihtiyaçları vardı vs. vs. Burda böyle bir şey yoktu. Osmanlılar her yere gittiler her yeri fethettiler ve oralardan köleler aldılar. Rum köleleri vardı, Rus köleleri vardı, Çerkez köleleri vardı ve Afrikalı köleleri de vardı.  Libya’dan Sudan’dan Habeşistan’dan aldıkları… Ve bu kölelerin hepsini Osmanlı’nın sistemi içerisinde 7 yıl-8 yıl sonra azat ettiler. Bu ırkçılık bu kölecilik Avrupalıların köleciliğine, nesiller boyu süren köleciliğine ırkçılığına benzemiyor. Dolaysıyla bu anlamda bir ırkçılık yok.”

Afro-Türkler, yüzyıllardır bu topraklarda yaşadıkları için topluma entegre olduklarını ve buradaki insanlarla ten renkleri dışında ayırt edici bir farklılıklarının olmadığını söylüyorlar. Örneğin isimleri Ayşe, Fatma, Nesire olan ve Ege şivesiyle konuşan Afro teyzeleri diğerlerinden ayıran tek şey ten rengi oluyor. Bu entegrasyon sebebiyle de çok sorun yaşamadıklarını söylüyorlar. Çoğunlukla renk tacizinden kaynaklı çeşitli aşağılanmalara maruz kalsalar da bunun rahatsız edici boyutta olmadığını düşünüyorlar:

 

“Yolda yürürken size ‘Arap’ diye laf atmalar ya da Türkiye’de oynayan siyahi bir futbolcunun adıyla seslenmeler, yabancı sanıp İngilizce konuşmalar ya da bizim yaşlı, köylü kıyafetiyle dolaşan teyzelerimize ‘Arap’ diye laf atıp onu aşağılamaya, kızdırmaya çalışmalar bunun gibi şeyler var. Ama bu çok rahatsız edici boyutta falan değil. Bir de tabi yeni olan, Afrika’dan yeni gelmiş öğrenciler, üniversite öğrencileri vesaire onlara yönelik birkaç tane de ciddi fiziksel taciz yaşanmış”

Barış Akademisyeni Lülüfer Körükmez, 2017 yılında Sosyoloji Dergisinde yayımlanan “Ten Rengi Ayrımcılığı: Afro-Türkler Örneği” başlıklı makalesinde, Ten rengine dayalı ayrımcılığın literatürde “renkçilik” (colorism) olarak tanımlandığını ve insanların ten rengine göre farklı sosyal ve ekonomik muameleye tabi tutulmasının renkçilik olduğunu belirtiyor. Akademisyen Körükmez, makalesinde ten rengi sebebiyle sokakta sözlü tacize ve bakışlara maruz kalmanın, kırsal ve kentsel alanda farklılık gösterdiğini de ifade ediyor. Buradan hareketle Afro-Türklerin yaşadıkları ilçelerde tanınıyor-biliniyor olmasından kaynaklı bu tür tacizlere maruz kalmadıklarını ya da nadiren maruz kaldıklarını belirtiyor. Körükmez, kent merkezinde, hem tanışıklık ve akrabalık ilişkilerinin sokakta kaybolması hem de siyahların genel nüfus içinde sayılarının az olması sebebiyle söz konusu tacizin arttığına dikkat çekiyor.

“Bizimkilerin konuştuğumuzda hiç birisinde asimile olmaya zorlanma söz konusu değil. Yani diğer insanlara göre diyelim Kürtlere göre, Ermenilere, Rumlara ya da Çerkezlere göre, hangisinde nasıl bir asimilasyon devlet uygulamışsa, bizimkiler devletin böyle bir baskısını üzerlerinde hissetmemişler.”

Türkiye’deki diğer azınlıkların yaşadığı baskıyı üzerlerinde hissetmediklerini söyleyen Çetinbilek, iyi eğitimler alarak iyi meslekler edinmelerinin önünde hiçbir engelin olmadığını düşünüyor. Örneğin milli eğitim bakanı olarak devlet kadrosunda yer alabildiklerini ya da destekledikleri siyasi partilerden milletvekili adayı olabildiklerini belirtiyor. Fakat Cumhurbaşkanı olma ihtimalleri çok yakın görünmüyor.

Peki örneğin yönetim kadrosunda bir başbakan bir Cumhurbaşkanı olma ihtimalini de görebiliyor musunuz?
“Başarılı insanların kendi başına yürüdükleri sosyal demokrat tabanda, sol tabanda, bir takım işler var. Bizim Afro-Türklerden bi tanesi biliyorsunuz geçen dönem HDP’den milletvekili adayı oldu. Bir diğeri de İyi partiden aday adayı oldu. Dolayısıyla bu tür kendilerine özgü siyasi çalışmalar içerisinde olanlar var. Bir gün oradan buradan bir şey çıkabilir. Ama özel olarak Afro-Türk meselesi bu meselenin içerisindedir. Bu siyasi yapının içerisindedir diyebileceğimiz bişey yok o yüzden önümüzdeki fotoğraf böyle”

Çetinbilek, Ege bölgesindeki Afro-Türklerin topluma entegre olduklarını ve bu sebeple çok ciddi sorunlar yaşamadıklarını söylese de Türkiye’de yaşayan diğer siyahlar için durum çok daha farklı.
Üniversite öğrencisi Ladin, bir iş görüşmesi sırasında ten rengiyle alakalı maruz kaldığı durumu şöyle anlatıyor:

“İnternette iş ilanı görmüştüm. Ben aradım işte. Konuşuyoruz, zaten aksanımdan yabancı olduğum çok belli ama yine de sordu. Yabancı mısın? Evet dedim, yabancıyım. Sonra yarın gel görüşelim dedi. Bir sonraki gün iş yerine gittim, konuşmaya, girdim patronun ofisine. Girdim merhaba dedim, adam merhaba dedi. Ve başka bir şey söylemeden önce, bana şöyle bir şey dedi: Telefonda zenci olduğunu söylemedin. Hani yabancıyım dedikten sonra bir de zenciyim demem mi gerekiyordu. Ve bu çok kötü hissettirdi.”

Ekonomi üzerine master yapan Gambiyalı Ebrima ise Türkiye’de hiç çekinmeden ten rengimle alakalı sorular sorabiliyorlar diyor. Ve bu soru kendisine ilk defa sorulduğunda şok olduğunu, nasıl kendisine böyle bir soru sorabildiklerine inanamadığını dile getiriyor. Ebrima karakterimle ilgili beni yargılayabilirler ama “rengin neden siyah” demeleri şok ediciydi diyor.

Ebrima daha ilginç bir noktaya değinerek Türkiyelilerin, daha çok siyahların Müslüman olup olmadıklarıyla ilgili olduklarını düşünüyor. Ve “eğer Müslümansan ‘Oo kardeşimsin’ gibi bir reaksiyon geliyor. Oysaki kardeş olmamız için Müslüman olmamız gerekmiyor. Müslüman ya da Hristiyan ayırt etmeden kardeş olmalıyız” diye ifade ediyor.

Benzeri bir din ilişkisini Afro-Türklerin “Arap” diye tanımlanarak Müslüman olduklarına atıf yapılmasıyla görüyoruz. Bu tanım Türkiyeliler tarafından üretilse de Afro-Türklerin daha çok yaşlı kesimi de kendilerini “Arap” veya “Müslüman” olarak tanımlıyor.

“Genel olarak ‘Arap’ diye biliniyor Afrika kökenli azınlık. Ama kendileri de kendilerine Arap diyorlar. Köyde yaşayanlar daha çok. Bu onlar için bir aşağılanma olarak görülmüyor. Bir saygı ifadesi olarak görüldüğü yer de var.
Ama aynı zamanda toplumun içerisinde kimi zaman bu Arap kelimesi bir aşağılanma olarak görülebiliyor. Mesela Arap kızı camdan bakıyor meselesi.
‘Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor’ meselesi. İşte o köleliğin hizmetçiliğin falan olduğu dönemlerde, siyahi kızların küçük bir evde, yani konağın küçük odasında bir yerde kalıp da dışardaki çocuklarla oynayamamasından kaynaklanan bir ifadeyi gösteriyor. Bir de önemli bir kısmı Sudan’dan geldiği ve Arabistan yoluyla geldikleri için ‘hacı’ sıfatına da sahiplermiş, daha genç yaşta. Mesela benim ananemin babası Mekkeli, Mekke’den gelmiş. Yani benim nüfus kaydımda böyle görünüyor.”

Etiketler :