Yoda’yı izle ama takip etme

SUZAN DEMİR

Amerikalı genç milyarder Elizabeth Holmes’un hayatını anlatan You Can See Everything/ (Her Şey Ortada) gösterime girdiği andan itibaren çok konuşulan bir belgesel oldu. 2022’de Hulutarafından yayımlanan The Dropout dizisinin de konusu olan Elizabeth Holmes, Stanford Üniversitesi'ni yarıda bırakarak çok genç yaşta bir şirket kurdu. İnsanların sağlık hizmetlerine daha kolay ulaşmasını sağlayacak bir cihaz icat ettiğini öne sürdü ve yatırımcıların milyonlarca dolar aktardığı bir şirketin başına geçti. Amerikan kapitalizmi içerisinde, özellikle son dönemde tekno-feodalizm kavramıyla açıklanmaya çalışılan düzende, genç dahi figürü ve CEO kültürü üzerinden yükselen bir başarı anlatısı var. Steve Jobs’a kadar geri götürebileceğimiz bu anlatıda, bir şirketin başındaki deha, yalnızca bir girişimci değil, neredeyse kendi başına bir başarı mitine dönüşüyor. Elizabeth Holmes da tam olarak böyle bir sistemin ürünü.

"The Dropout dizisi izlenebilir"

Bu noktada teknofeodalizm kavramına ilişkin bir parantez açmak istiyorum. Bu kavramsallaştırmaya katıldığımı söyleyemem. Her ne kadar yapay zekâ gibi bugün üzerine tartıştığımız yeni iş alanları ve teknolojiler ortaya çıksa da bunların arkasındaki üretim süreçlerine, üretim araçlarına ve üretim ilişkilerine hâkim olan hâlâ kapitalist sistem. Dolayısıyla sistemin değiştiği savına katılmıyorum. Keşke sistemin adını değiştirme motivasyonumuz, sistemin kendisini değiştirme motivasyonumuzdan daha güçlü olmasa. Mesele tam da bugün tekno-feodaller, CEO'lar, başarı öyküleri ve mottolar üzerinden yükselen kapitalizm. Bu nedenle belgeseli değerlendirmeye geçmeden önce The Dropout dizisinden söz etmek istiyorum. Çünkü You Can See Everything’i izlemeden önce diziyi izledim. Öncelikle Amanda Seyfried’in Elizabeth Holmes’u canlandırdığı performansın son derece başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor.

“Yaparsın ya da yapamazsın. Denemek diye bir şey yok"

Dizide Elizabeth’i Stanford’a giden, çok zeki bir öğrenci olarak görüyoruz. Çocukluğunda bir şeyler keşfetmek, yeni icatlar yapmak gibi hayalleri var. Ancak üniversite öncesindeki Elizabeth’e baktığımızda, asıl hedefinin milyoner olmak olduğunu görüyoruz. Amerika’da hızlı para kazanmak, milyarder olmak ve büyük bir başarı hikâyesinin kahramanına dönüşmek, kapitalizmin insanlara anlattığı başarı öyküsünün önemli bir parçası. Bill Gates, Steve Jobs, Elon Musk... Bunların hepsi yeni dönem Amerikan rüyasının başarı ikonları. Özellikle Steve Jobs, Elizabeth’in kendisini konumlandırdığı dünyanın merkezinde duran figürlerden biri.

Dizinin ilk bölümünün adı da son derece manidar: Acelem Var.Evet, Elizabeth’in acelesi var. Çünkü babasının gösterdiği fotoğraflardaki, yedi yaşında bir zaman makinesi icat etmeyi hayal eden çocuk değil artık. Üniversiteye gitmesinin ya da bir icat yapmasının ardındaki temel motivasyon, milyoner olma hedefi. Bu aceleyi anlatan en önemli bölüm şu, kan testi için geliştirdiği “yama” fikri için bir profesörden destek isteyen Elizabeth’e profesör, denemeye devam etmesini söylüyor. Elizabeth ise Yıldız Savaşları’ndaki Yoda’nın sözleriyle karşılık veriyor: “Yaparsın ya da yapamazsın. Denemek diye bir şey yok.” Hatta bunu daha sonra şirketin girişine yazdırıyor. Elbette herkesin bir motivasyonu, bir çıkış noktası vardır. Ancak burada bu motivasyonun, bilimsel bilginin deneysel bilgi olduğu gerçeğiyle farklı bir noktadan, bir hırsla birleştiğini görüyoruz. Bilim denemeyi, yanılmayı, yeniden denemeyi gerektirir. Elizabeth’in Yoda’dan ödünç aldığı bu motto ise bilimsel düşüncenin tam karşısında duruyor. Zaten profesör de kendisine bunu hatırlatıyor.

Amerikan rüyasındaki başarı hikâyelerinin ya da insanların kendilerine bir hikâye yaratma biçimlerinin en karikatürize örneklerinden biri, bence How I Met Your Mother dizisindeki Barney Stinson’ın Robin’e CV videosu hazırladığı bölüm. Barney sürekli Robin’e bir hikâye anlatması gerektiğini söyler. Mesele bunları gerçekten yapabiliyor olması ya da gerçekten yapmış olması değildir. Önemli olan hikâye anlatmak ve kendini satmaktır. Buna Amerikan rüyasının pembe pamuk şekeri diyebiliriz. Dolgun ve bulutsu görünümü, ağza alındığı anda eriyip gider. Amerikan rüyasının yok oluşu tam olarak buna tekabül ediyor. İster ağızda ister bir kap suyun içinde erimesi saniyeler alıyor...

Nathan’ın başrol oluşu ve belgeselin mesafesi

Belgesel filme geçmeden önce Holmes’un dünyasını ve Holmes’u ortaya çıkaran dünyayı bu kadar ayrıntılı anlatmamın önemli bir sebebi var çünkü belgesel, hikâyeye bu taraftan hiç bakmıyor. Anlatısını tamamen Holmes’un yalan söyleyip söylemediği, kimin doğruyu söylediği, kimin manipülasyon yaptığı soruları üzerinden kuruyor. Benim itirazım da tam olarak burada başlıyor. Bu nedenle giriş bölümünde Holmes’u ve onun gibilerini ortaya çıkaran sistemi anlatmayı tercih ettim.

Belgesel, alışık olduğumuz belgesel film kalıplarını kıran bir yapıya sahip. Peki, nasıl bir yapı bu? Öncelikle başrollerden biri Nathan Fielder, yani belgeselin yönetmenlerinden biri, diğeri ise Lance Oppenheim. Onu yalnızca Holmes ve eşiyle röportaj yaparken görmüyoruz. Bir süre sonra Elizabeth’in yalan söyleyip söylemediği, manipülasyon yapıp yapmadığı tartışmasının içine yalnızca soru soran bir yönetmen olarak değil, belgeselin ana karakterlerinden biri olarak yerleşiyor.

İlk aşamada belgeselin alışık olduğumuz unsurlarını yerine getiriyor. Ancak belli bir noktada bu unsurları bozuma uğratıyor. Lakin Nathan, kalıpları kırarken aslında kendi mesafesini de kırıyor. Başlangıçta Elizabeth’i sorgulayan, onu ve kocasını sıkıştıran, hapse girmek üzereyken neden kendilerini evlerine davet ettiklerini anlamaya çalışan, hatta onları gizlice izleyerek ayrıntı yakalamaya uğraşan şüpheci bir yönetmen var. Fakat belli bir noktadan sonra Elizabeth'le kurduğu ilişki nedeniyle yönetmenlik mesafesini kaybediyor.

Yani izlediği olaya, kişiye ya da hikâyeye karşı koruması gereken mesafe kırıldığı andan itibaren kendisi de olayın parçası hâline gelmeye başlıyor. Elbette bu durum izleyicide farklı düşünceler yaratabilir. Bir izleyiciye göre manipüle oluyor, bir başkasına göre duygusal davranıyor, bir başkasına göre ise yalnızca hissediyor. Benim izlediğimde vardığım sonuç ise yönetmenin kendi kurduğu anlatının ve Elizabeth’le geliştirdiği ilişkinin içine giderek daha fazla çekildiği.

Hikâyenin kabuk değiştirmesi…

Belgesel 2023’te, Elizabeth Holmes’un cezaevine girmesinden çok kısa süre önce çekilmeye başlanıyor. Bu nedenle Elizabeth’in cezaevine girmesiyle birlikte Nathan’ın peşine düştüğü soruların yanıtları da netleşmiyor. Bu durum, Nathan’ı hikâyenin parçası hâline getiren ilk etkenlerden biri oluyor. Elizabeth’in cezaevine girmesi onu duygusal olarak etkiliyor. Tam da Nathan’ın mesafesinin kırıldığı noktada, yaklaşık üç saatlik belgeselin ortalarında film kabuk değiştiriyor.

Bu noktadan sonra, belgeselde de yer verilen Amanda Seyfried’in canlandırdığı The Dropout dizisi de filmin konularından biri hâline geliyor. Hatta Amanda Seyfried, kendi oyuncu kimliğiyle belgeselin karakterlerinden birine dönüşüyor. Filmin ikinci yarısında Elizabeth’e, tıpkı dizide olduğu gibi Amanda hayat vermeye başlıyor. Elbette bu kez belgesel içinde bir canlandırma söz konusu. Gerçek karakterlerle Amanda’yı kimi zaman yan yana, kimi zaman da belgeselin bazı bölümlerini canlandırırken iç içe görüyoruz.Bu bölümlerde Nathan, Elizabeth’le arasındaki mesafeyi iyice kaybetmeye başlıyor. Sorgulamayı Amanda ile birlikte yapıyor. Elizabeth manipülasyon mu yapıyordu? Herkesi kandırabilir miydi? Dizide anlatılanlar onu olduğundan daha mı kötü gösteriyordu? Bu sorular giderek daha duygusal bir alana kayıyor.

Hisler nerede başlar?

Nathan, Elizabeth’le kurduğu duygusal bağ ve giderek kırılan mesafesi nedeniyle soruların gerçek yanıtlarından çok kendi hislerine dayanarak cevap vermeye başlıyor. Örneğin Amanda ile tartıştıkları bir bölümde, kendilerinin de manipüle edilip edilmediğini sorguluyorlar. Ancak Nathan bir noktada, “Ben orada yalan söylemediğini hissettim” diyor. Yani yalnızca kendi hissine güvenerek bir sonuca varıyor. Aslında dizide de benzer bir sahne var. Elizabeth ilk yatırımcılarından Don Lucas’a ulaşmaya çalışırken başlangıçta zorluk yaşıyor. Ancak sonunda onu ikna ediyor ve Lucas şirketin önemli yatırımcılarından biri hâline geliyor. Elizabeth’in yatırımcılarından biri de daha önce Apple’da üst düzey yöneticilik yapmış bir isim olan Avie Tevanian. Don, Avie’yeElizabeth’in kendilerini kandırmadığını söylerken “Ben hislerime güveniyorum” diyerek bu güveni açıklıyor. Dizide de yatırımcıların Elizabeth’e duydukları güvenin nasıl kişisel hisler üzerinden kurulduğunu görüyoruz.

Peki bizim hislerimizi yaratan ne? Gerçeklik değil mi? Ya da somut olaylar? En azından benim bakış açım böyle. Filmin adı da Türkçeye “Her Şey Ortada” diye çevriliyor. Ancak her şeyin ortada olması ya da gerçekliğin gün gibi ortada durması, gerçeklikle hislerin doğrudan birbirini etkilediği anlamına gelmiyor. Hisleri ortaya çıkaran şey, gerçeklikle kurduğunuz ilişki ve onunla ilişkilenme biçiminiz. Gerçeği hangi somut koşullarda değerlendirdiğiniz, hangi toplumsal ilişkiler bağlamında ve hangi somut veriler ışığında ele aldığınız önemli. Dolayısıyla her şeyin ortada olması, her şeyin görünür olduğu anlamına gelmiyor. Belgeselin ismi de bu yüzden havada kalıyor. Biz yalnızca bir kadının yaptığı manipülasyonun peşine düşüyoruz, film bizi de bu noktaya çekiyor. Sonra bunun cevabını hislerle alıyoruz. Peki, bunun arkasındaki dev gerçeklik, dev üretim ilişkileri nerede?

Zaten başından itibaren anlattığım gibi Elizabeth hikâyeler anlatıyor. Bunu özellikle dizide daha belirgin görüyoruz. Belgeselde de onu çoğunlukla duygusal anlarda, ailesiyle birlikte ve insani yönü öne çıkarılırken izliyoruz. Sanki sürekli olarak bu insani tarafın bize gösterilmesi ve benimsetilmesi amaçlanıyor. Hatta Nathan başlangıçta buna izin vermiyor. Elizabeth’in eşi Billy Evans ile tartışıyor. Onların doğal hâllerini, gündelik yaşamlarını gösterse de sorgulayıcı tavrını koruyor. Ancak bir süre sonra kendisi de bu duygusal atmosferin içine sürükleniyor.

Elizabeth’in Asperger sendromu ya da otizm spektrumunda olup olmadığını sorguluyor (doğrudan bu isimleri anmasa da ima ediliyor) dünyayı nasıl algıladığını anlamaya yönelik sorgulamalar yapıyorlar. Nathan’ın duygusal alana kayışının bir aşaması da Elizabeth’in dünyayı algılama biçimi ve kendisini anlatma şekli üzerinden gelişiyor.

Her şey ortada ama…

Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i adlı eserinde, küçük burjuvazinin siyasal ve edebî temsilcileriyle temsil ettikleri sınıf arasındaki ilişkiyi anlatırken, bu temsilcilerin kişisel özellikleriyle temsil ettikleri sınıfın mensupları arasında büyük farklılıklar olabileceğini söyler. Ancak onları o sınıfın temsilcileri yapan şey, düşünsel olarak o sınıfın maddi yaşam koşullarının ve çıkarlarının belirlediği sınırların dışına çıkamamalarıdır. Marx'ın ifadesiyle: “Bir sınıfın siyasal ve edebî temsilcileriyle temsil ettikleri sınıf arasındaki genel ilişki budur. Onları küçük burjuvazinin temsilcileri yapan şey, kafalarında, küçük burjuvazinin yaşamda aşamadığı sınırları aşamamalarıdır. Dolayısıyla maddi çıkarların ve toplumsal konumun küçük burjuvaziyi pratikte ittiği sorunlara ve çözümlere, teoride de itilmiş olurlar.” Yani Elizabeth çok akıllı, duygusal, zalim ya da herhangi bir spektrumda olabilir. Günün sonunda onun maddi çıkarları ve dünyayla kurduğu ilişki, içinde bulunduğu sınıfsal konumun sınırları içinde şekillenecektir.

Örneğin Elizabeth Holmes, Theranos yatırımcılarını dolandırmaktan dört suçtan mahkûm edildi. Hastalarla ilgili dolandırıcılık suçlamalarından ise beraat etti. Ancak şirketin testlerinin güvenilir sonuç vermemesi, hastaların yanlış teşhis almasına ya da mevcut hastalıklarının gözden kaçmasına yol açabilecek nitelikteydi. Ama hastalarla ilgili kısmı da sadece dolandırıcılık olarak ele alındı. Belgeselin ve dizinin merkezine yerleşen yatırımcıların kandırılması meselesi, Theranos’un sağlık alanında nasıl bir şirket olarak faaliyet gösterdiği ve bu faaliyetlerin hangi toplumsal sonuçları doğurduğu sorularını gölgede bırakıyor.

“Her Şey Ortada” adıyla çevrilen belgesel ise bizi yalnızca şu soruların peşine düşürüyor: Herkesi tek başına bir kadın mı kandırdı, yoksa o da etrafındakilerin kurbanı mıydı? Belgesel arkada dönen milyonlarca dolarlık çarkın hangi üretim ve bölüşüm ilişkileri içinde işlediğiyle ilgilenmiyor. Evet, her şey ortada. Ama sizin gerçekle kurduğunuz ilişki, ortadakilerden hangisini göreceğinizi belirliyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi

'Dayanıklı kent' ama nasıl?

24 Ekim 2025 Cuma 00:30