GÜLSEVEN ÖZKAN
Türkiye’de azınlıkların yaşadığı sorunlar uzun yıllardır kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor. Bu dosyada Türkiye Ermeni toplumunun gündelik hayatta karşılaştığı deneyimleri, kimliklerini koruma mücadelesini, giderek kutuplaşan ortamda yaşadıklarını, eğitimden vakıf yönetimlerine kadar uzanan yapısal sorunlarını ve geleceğe dair kaygılarını ele aldık. Kınalıada’dan başlayan bu haber dosyasında bir işletmecinin kişisel hikayesinden cemaat temsilcilerinin değerlendirmelerine, eğitimcilerin endişelerinden toplumun geleceğine dair görüşlere kadar farklı tanıklıkları bir araya getirdik.
İstanbul’un en küçük adası Kınalıada’ya gidiyoruz. Esnafa, Ermeni bir kişiyle konuşmak istediğimizi söyleyerek tanıdıkları olup olmadığını soruyoruz. Yönlendirdikleri kişinin bulunduğu yeri sora sora olan bir tasarım butiği ile kafe işleten 55 yaşındaki Melkon Jamgocyan’nun yanına gidiyoruz. Bizi çok sıcak karşılayan Jamgocyan, Türkiye’de Ermeni kimliğiyle yaşamanın görünmeyen yüklerini anlattı. Çocukluğundan bugüne uzanan hayat hikayesini paylaşan Jamgocyan, günlük yaşamda yaşadığı ayrımcılığı, kimliğini gizlemek zorunda kaldığı anları, devletle ve toplumla kurduğu kırılgan ilişkiyi “yorucu bir var olma çabası” olarak tanımladı.
"Göçmen değiliz ama hala kendimizi atlatmak zorundayız"
Kınalıada’da doğup büyüyen Jamgocyan, ailesinin kuşaklardır Marmara Bölgesi’nde yaşadığını belirterek, “Biz göçmen değiliz. Dedelerimiz burada doğdu, burada yaşadı. Ama buna rağmen hâlâ kendimizi açıklamak zorunda kalıyoruz” dedi. Çocukluğundan itibaren ailesinin kendisine “sokakta Ermenice konuşmaması”, annesine “mama” diye hitap etmemesi ve kimliğini görünür kılmaması gerektiğini öğrettiğini anlatan Jamgocyan, bunun nesilden nesile aktarılan bir refleks olduğunu söyledi.
Bugün bile ismini söylerken tedirgin olduğu anlar yaşadığını ifade eden Jamgocyan, “Bir yerde, bankada adımı söylüyorum, hemen anlamı soruluyor, açıklamak zorunda kalıyorsun. Bazı yerlerde adımı Melkon olarak söylemek istemiyorum. Çünkü 'Niye Melkon?' diyecek. Mehmet diyoruz, Mert diyoruz. Çünkü ardından neden böyle bir ismin olduğu soruluyor. Her defasında Ermeni olduğumu, burada doğduğumu, buralı olduğumu anlatmak zorunda kalıyorsun. Yılların getirdiği yorgunluk var” diye konuştu. Özellikle muhafazakâr çevrelerde kimliğini açıklamaktan çekindiğini belirten Jamgocyan, “Her yerde rahat hissedemiyorsun. Karşındaki kişinin seni nasıl algılayacağını bilmiyorsun” ifadelerini kullandı.
"Ermeniysen önce zarar vermeyeceğini ispatlamak zorunda hissediyorsun”
Türkiye’de azınlık olmanın “sürekli kendini açıklamak zorunda bırakılmak” anlamına geldiğini söyleyen Jamgocyan, “Bir Müslüman kendisinin iyi biri olduğunu anlatmak zorunda kalmıyor. Ama sen Ermeniysen önce zarar vermeyeceğini ispatlamak zorunda hissediyorsun” dedi.
Üniversite yıllarında yaşadığı ayrımcılığı hayatının en travmatik deneyimlerinden biri olarak anlatan Jamgocyan, İstanbul Üniversitesi’nde inkılap tarihi dersinde hocasının kendisine “Gavur musun nesin?” diye bağırdığını söyledi. Ders sırasında çizim yaptığı için sınıftan atıldığını belirten Jamgocyan, sonrasında “Asala militanı” olmakla suçlandığını ve okuldan atılma tehdidiyle karşı karşıya kaldığını anlattı. “Sınıfın beynini yıkamakla suçlandım. Arkadaşlarım tek tek sorgulandı. Sadece ismim ve kimliğim yüzünden hedef oldum” dedi.
Askerlik döneminde de ayrımcılık yaşadığını ifade eden Jamgocyan, azınlık mensuplarının askeriyede yükselemediğini savundu. “Yedek subaylık yaptım ama rütbe alamıyorsun. Bu da bir ayrımcılık. Aynı ülkenin vatandaşıyız ama aynı haklara sahip değiliz” diye konuştu.
“Bulunduğumuz ortama göre görünmez olmaya çalışıyoruz"
Türkiye’deki siyasi atmosferin Ermeni toplumunu daha görünmez olmaya ittiğini belirten Jamgocyan, “Bulunduğumuz ortama göre görünmez olmaya çalışıyoruz. Bazen çok görünür olmak istiyoruz, bazen tamamen geri çekiliyoruz” dedi. Ülkedeki ifade özgürlüğü tartışmalarının kendilerini de etkilediğini söyleyen Jamgocyan, “Bir şey söylesek içeri alınabiliriz korkusu toplumun genelinde var. Bu sadece Ermenilerle ilgili değil ama bizi de etkiliyor” ifadelerini kullandı.
Muhafazakar şehirlerde kendisini rahat hissedemeyeceğini düşündüğünü belirten Jamgocyan, “İstanbul’un merkezinde, adada özgür hissediyorum. Ama Anadolu’nun muhafazakâr bir şehrinde aynı rahatlıkla Ermeni kimliğimi açıklayabilir miyim, emin değilim” dedi.
Türkiye’de Ermeni olmanın iki taraflı bir yabancılık hissi yarattığını anlatan Jamgocyan, “Türkiye’de Ermeni olduğunda yabancı gibi görülüyorsun. Ermenistan’a gitsen bu kez seni Türk görüyorlar. Her yerde biraz dışarıda kalıyorsun” dedi.
Ermeni gençlerin giderek daha fazla yurt dışına yöneldiğini söyleyen Jamgocyan, bunun en büyük nedenlerinden birinin gelecek kaygısı olduğunu ifade etti. Kendi yeğenlerinin de yurt dışında yaşamasını istediğini belirten Jamgocyan, “Burada kalmasınlar derim. Daha özgür yaşarlar. Onlar da benim yaşadığım şeyleri yaşayacaklar. İsimleri neden farklı diye sorgulanacaklar” dedi.
“Mozaik kayboluyor. Yeni nesiller Ermeni’nin, Rum’un ne olduğunu bile bilmeyecek”
Türkiye’de Ermeni toplumunun giderek küçüldüğünü ve kültürel hafızanın kaybolduğunu söyleyen Jamgocyan, Rum toplumunun neredeyse yok olma noktasına geldiğini belirterek, “Mozaik kayboluyor. Yeni nesiller Ermeni’nin, Rum’un ne olduğunu bile bilmeyecek” ifadelerini kullandı.
Buna rağmen Türkiye’de kalmayı bir “direniş biçimi” olarak gördüğünü vurgulayan Jamgocyan, “Biz de gidersek okullar kapanacak, kiliseler kapanacak, dil kaybolacak. Burada kalmak biraz da var olma mücadelesi” dedi. Kınalıada’daki işletmesine Ermenice “Hina” adını vermesini de bu nedenle tercih ettiğini belirten Jamgocyan, “Buraya gelen herkes en azından bir Ermenice kelime öğreniyor. Bu bile önemli” diye konuştu.
Toplumdaki genellemelerin kendisini en çok yaralayan şeylerden biri olduğunu belirten Jamgocyan, “İyi insanın dini, milleti olmaz. İyi Ermeni de vardır, kötü Ermeni de. İyi Müslüman da vardır, kötü Müslüman da. İnsanları kimlikleri üzerinden değerlendirmek yanlış” dedi.
Jamgocyan’ın anlattıkları, Ermeni toplumunun yalnızca bireysel deneyimlerle değil, kurumsal ve yapısal sorunlarla da karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Cemaat vakıflarında uzun yıllar görev alan isimler de benzer sorunlara dikkat çekiyor.
“Ermenilerin merkezi bir yönetim mekanizmasının yok”
Uzun yıllar cemaat ve vakıf çalışmalarında görev alan, eski Kınalıada Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Garo Kapriyelyan, Türkiye’de resmi olmayan verilere göre yaklaşık 35 ila 40 bin Ermeni’nin yaşadığını, nüfusun büyük bölümünün İstanbul’da bulunduğunu ve Anadolu’da ise yalnızca birkaç yüz kişinin kaldığını ifade etti.
Türkiye Ermeni toplumunun en önemli sorunlarından birinin “merkezi bir yönetim mekanizmasının olmaması” olduğunu belirten Kapriyelyan, vakıflarında denetim eksikliği nedeniyle ciddi sorunlar yaşandığını söyledi. Vakıf yapılarının birbirinden bağımsız hareket ettiğini vurgulayan Kapriyelyan, “Bizim bir merkezi yönetimimiz yok. Vakıfları denetleyen, hesap soran bir mekanizma bulunmuyor” dedi.
“Vakf yaklaşık 270 milyon liralık ödeme yükümlülüğüyle karşı karşıya kaldı”
Kapriyelyan, özellikle vakıf mallarının yönetiminde yaşanan sorunların toplum açısından büyük risk oluşturduğunu anlattı. Kumkapı’daki Meryem Ana Kilisesi Vakfı’na ait tarihi bir yapının otel projesine dönüştürülmesi sonrası başlayan hukuki süreçte vakfın yaklaşık 270 milyon liralık ödeme yükümlülüğüyle karşı karşıya kaldığını belirten Kapriyelyan, yanlış yönetim kararlarının bedelini toplumun ödediğini söyledi. Vakıf mallarının ihtiyaç sahipleri, öğrenciler ve toplum yararına kullanılması gerektiğini ifade eden Kapriyeli, “İnsanlar mallarını vakıflara toplum faydalansın diye bağışladı. Ancak yanlış kararlar nedeniyle bugün bu mülkler satış riskiyle karşı karşıya” diye konuştu.
Ermeni toplumunda ortak karar alma mekanizmasının bulunmadığını savunan Kapriyelyan, geçmişte var olan “cismani meclis” sisteminin kaldırılmasıyla denetimsizliğin arttığını söyledi. Vakıflar arasında koordinasyon eksikliği bulunduğunu belirten Kapriyelyan, “Kimse kimseye hesap vermiyor. Böyle olunca yanlışlar çoğalıyor” ifadelerini kullandı.
Kapriyelyan, Beyoğlu’ndaki tarihi Tokatlıyan Oteli’nin yıllardır atıl durumda kalmasını da kötü yönetim örneklerinden biri olarak gösterdi. Uluslararası otel zincirlerinin yüksek kira tekliflerine rağmen binanın değerlendirilemediğini öne süren Kapriyelyan, bazı yöneticilerin kişisel çıkar beklentileri nedeniyle projelerin sonuçsuz kaldığını söyledi.
“Gençler burada istikbal görmüyor”
Devletle ilişkiler konusunda büyük bir sorun yaşanmadığını söyleyen Kapriyelyan, taleplerin çoğunlukla milletvekilleri aracılığıyla iletildiğini belirtti. Ancak genç nüfusun geleceğe dair umut görmediği için yurt dışına yöneldiğini ifade eden Kapriyelyan, özellikle eğitimli ve nitelikli gençlerin Türkiye’den ayrıldığını söyledi. “Gençler burada istikbal görmüyor” diyen Kapriyelyan, ekonomik sorunların ve toplumsal atmosferin bu göçü hızlandırdığını dile getirdi.
Türkiye’de Ermeni tarihine ilişkin yeterli bilgilendirme yapılmadığını da savunan Kapriyelyan, eğitim sisteminde azınlıkların geçmişine dair eksik anlatım bulunduğunu belirtti. Kapriyelyan, Osmanlı dönemindeki Ermeni nüfusuyla bugünkü sayı arasındaki farkın tartışılması gerektiğini ifade ederek, bu konuların resmî tarihte yeterince yer almadığını söyledi.
2019 yılında cemaat yapısının yeniden düzenlenmesi için yeni bir tüzük hazırladıklarını da aktaran Kapriyelyan, Osmanlı dönemindeki 1863 Ermeni Nizamnamesi’nin vakıflar arasında koordinasyon sağlayan önemli bir sistem olduğunu belirtti. Bugün ise bu yapının eksikliğinin ciddi bir yönetim boşluğu yarattığını savundu.
Öte yandan, Ermeni toplumuna ilişkin tartışmalar yalnızca kurumsal sorunlarla sınırlı değil. Gazeteci, yazar, Agos Gazetesi Ermenice Sayfalar Sorumlusu Pakrat Estukyan da Türkiye’deki toplumsal atmosferin azınlıklara yaklaşımı doğrudan etkilediğini söylüyor.
“Ayrıştırıcı ve tek tipleştirici anlayış var”
Estukyan, dünyada yükselen otoriterleşme ve dışlayıcı siyasetin Türkiye’de de etkisini gösterdiğini belirterek, “Bu sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın her yerinde otoriter rejim eğilimi ve azınlık olarak görüleni düşmanlaştırma eğilimi var” dedi.
Türkiye’deki kutuplaşmanın tarihsel bir zemine dayandığını ifade eden Estukyan, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren “ayrıştırıcı ve tek tipleştirici” bir anlayışın hakim olduğunu savundu. “‘Türkiye Türklerindir’ söylemi, Türk olmayanların burada istenmediği düşüncesini üretiyor. Bu sakat bir düşünce” diye konuştu.
Sosyal medyada sık sık kimlik üzerinden hedef alındıklarını belirten Estukyan, günlük hayatında ise doğrudan ayrımcılıkla hiç karşılaşmadığını söyledi. Sosyal medya ile gerçek hayat arasında büyük bir fark olduğunu vurgulayan Estukyan, “Ben herhangi bir konuda görüş belirttiğimde, örneğin ekonomiyle ilgili konuştuğumda bile insanlar söylediklerimi bir ‘Ermeni sözü’ olarak değerlendiriyor. Cevaplarını da çoğu zaman kimliğimiz üzerinden veriyorlar” ifadelerini kullandı.
Buna karşın kendi yaşamında hiçbir zaman kimliğini gizleme ihtiyacı hissetmediğini belirten Estukyan, “Hayatım boyunca adımı saklamadım. Pakrat dedim. İnsanlar ismime şaşırdığında Ermeni olduğumu söyledim ve bunu hiçbir zaman gizlemeye çalışmadım” dedi.
Türkiye’nin Ermeni toplumuyla tarihsel olarak yüzleşemediğini savunan Estukyan, resmi söylemin uzun yıllardır tek taraflı bir tarih anlattığını dile getirdi. “Yüz yıldır bu konuda bir resmi yalan üretiliyor ve nesiller bunu öğrenerek büyüyor. İnsanlar farklı bir gerçeklikle karşılaştığında travmatik bir etki yaşıyor. Ama toplumun büyük çoğunluğu meseleyi sorgulamıyor bile” diye konuştu.
“Nesiller aynı resmi hikayeyle büyüyor”
Türkiye toplumunun Ermeni toplumunu yeterince tanımadığını söyleyen Estukyan eğitim sisteminin de bu algıyı pekiştirdiğini belirtti. “Nesiller aynı resmi hikayeyle büyüyor. Bunun dışına çıkıldığında bambaşka bir gerçekle karşılaşılıyor” dedi.
Azınlıkların medyada temsili konusunda da değerlendirmelerde bulunan Estukyan, birçok insanın kullandığı ifadelerin ayrımcı ya da incitici olduğunun farkında olmadığını söyledi. Günlük dilde yerleşmiş bazı ifadelerin bile ayrımcı bir zihniyet taşıdığını ifade eden Estukyan, “İnsanlar kimi incitebileceğini düşünmüyor bile” dedi.
Türkiye’nin hala sancılı bir “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçiş süreci” yaşadığını ifade eden Estukyan, ulus-devlet inşası sırasında farklı kimliklerin dışlandığını savundu. “Bir ulus yaratılmaya çalışıldı, ancak bu süreçte uyum sağlamayacağı düşünülen kesimler tasfiye edildi. Özellikle Hristiyanlar hedef alındı” dedi.
Buna rağmen geleceğe dair umudunu koruduğunu söyleyen Estukyan toplumsal dönüşümün mümkün olduğunu belirtti. “İnsanların kanaatleri siyasal iklimle birlikte hızlı değişebilir. Daha demokratik ve kapsayıcı bir anlayış benimsendiğinde toplum da buna uyum sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.
Diğer yandan Türkiye’de Ermeni toplumunun geleceğine ilişkin tartışmalar yalnızca kimlik, aidiyet ve temsil meseleleriyle sınırlı değil. Toplumun kültürel devamlılığında önemli bir yere sahip olan azınlık okulları da son yıllarda öğrenci sayılarındaki düşüş ve eğitim sistemindeki yeni düzenlemeler nedeniyle farklı sorunlarla karşı karşıya kalıyor.
Öğrenci sayıları azalıyor, eğitim sistemindeki değişiklikler okulları olumsuz etkiliyor
Son yıllarda azalan nüfusla birlikte değişim azınlık okullarını da doğrudan etkiliyor. Toplum temsilcileri, eğitim kurumlarının varlığını sürdürebilmesi için destek ihtiyacının arttığını belirtirken 2021-2022 eğitim öğretim döneminde Ermeni okullarında 3 bin 16 öğrenci eğitim gördü. Bu sayısı 2025-2026 eğitim öğretim döneminde 2 bin 686’ya düştü. Öğrencilerin 2 bin 88’i anasınıfı, ilkokul ve ortaokullarda, 598’i ise liselerde eğitim görüyor.
Öte yandan sadece öğrenci sayısı değil, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hayata geçirilen düzenlemeler de azınlık okullarını etkiliyor. Bunlardan biri azınlık okullarında görev alan Türkçe ve Türkçe Kültür dersleri öğretmenleri ile müdür başyardımcılarının belirlenmesi konusunda Bakanlık tarafından geçtiğimiz yıl Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nde değişikliğe gidildi ve 2015 yılı öncesi sisteme dönüldü. Yeni yönetmelikte, Türkçe ve Türkçe Kültür dersleri olan tarih, sosyal bilgiler, coğrafya gibi derslerin öğretmenleri ile azınlık okulları müdürlerinin tercih etme, mevcut öğretmenlerle ve yöneticilerle devam etmeyi talep etme hakları ellerinden alındı. Kaldırılan uygulamada azınlık okulları öğretmenler için tercihlerini il milli eğitim müdürlüğü ile paylaşıyorlar ve azınlık okullarının tercihleri dikkate alınıyordu. Bu uygulama müdür başyardımcıları için de geçerliydi.
“Öğretmenler referansla geliyordu, yaklaşımına bakılıyordu”
Bir Ermeni lisesinin müdürü, Müdür, geçmişte öğretmenlerin okul yönetimlerinin referansı ve onayıyla göreve başladığını vurgulayarak yeni süreçte ise doğrudan atama uygulamasının bazı endişeleri beraberinde getirdiğini söyledi. Müdür, önceki sistemde öğretmenlerin okul yönetimiyle görüşerek göreve başladığını belirterek şöyle konuştu:
“Olur veriyorduk, ilçeye bildiriliyordu. İlçe ve il onayından sonra atama gerçekleşiyordu. Gelen öğretmeni tanıma fırsatımız oluyordu, çalışkanlığı, kullandığı dile, yaklaşımına bakılıyordu. Bu okullar dil, din ve kültür aktarımı açısından önemli bir işleve sahip. Paskalya kutlamaları üzerinden örnek verdi. Müdür, “Bakanlığın bazı özel okullarda dini kutlamalara ilişkin yazıları oluyor ancak bizim okullarımız doğrudan Hristiyan azınlık okulu olduğu için Paskalya’yı rahatlıkla kutlayabiliyoruz. Çocuklar geleneklerini yaşayarak öğreniyor. Ancak devlet okullarında bu mümkün olmuyor.”
Yeni müfredata yönelik Ermeni okulları ders içeriklerini güncelliyor
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne ilişkin de konuşan müdür, Ermenice müfredatın yeni modele uyumlu hale getirilmesi için çalışmalar yürütüldüğünü açıkladı. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli çıktıktan sonra Ermenice müfredat da buna uygun şekilde yeniden hazırlanıyor” diyen müdür, toplum içinde bu konuda çalışma yürütüldüğünü ifade etti.
“Aşırı milliyetçi, dinci eğitimciler endişe kaynağı, Ermeni okullarında Türkiye’ye kötü yaklaşım yok”
13 yıl boyunca Ermeni okullarında görev yapan bir kültür dersi öğretmeni ise, son yönetmelik değişiklikleriyle birlikte yaşadığı baskıları ve azınlık okullarındaki endişe ortamını anlattı. Adının açıklanmasını istemeyen öğretmen, Ermeni okullarında yıllardır “adil, kapsayıcı ve pedagojik bir dil” oluşturmaya çalıştıklarını ancak son dönemde yeniden “aşırı milliyetçi ve baskıcı” bir anlayışın güç kazanmasından endişe duyduklarını dile getirdi.
Uzun yıllar Ermeni okullarında çalışan öğretmen, geçmişte devlet tarafından gönderilen bazı öğretmen ve yöneticilerin “ırkçı, dinci, milliyetçi” tutumları nedeniyle okullarda ciddi gerilimler yaşandığını ifade etti.
“Geçmişte İstiklal Marşı okunurken ağzını kıpırdatmayanların bile ihbar edildiğini duyardık”
Öğretmene göre bu durum yalnızca eğitimcileri değil, öğrencileri de doğrudan etkiliyor. Özellikle geçmişte yaşanan ihbar mekanizmalarının yeniden gündeme gelmesinden kaygı duyulduğunu belirten öğretmen, “Geçmişte İstiklal Marşı okunurken ağzını kıpırdatmayanların bile ihbar edildiğini duyardık. Müfettişler gelip ‘İstiklal Marşı’nı okumuyor musunuz?’ diye soruşturma yapıyordu.” Azınlık okullarında devlet karşıtı herhangi bir faaliyet olmadığını özellikle vurgulayan öğretmen, buna rağmen sürekli bir baskı hissi oluştuğunu “Hiçbir Ermeni okulunda Türk devleti aleyhine kötü bir düşünce ya da işleyiş yok. Zaten böyle bir niyetleri de yok” sözleriyle ifade etti. Öğretmen bazı okulların ekonomik sorunlarla da mücadele ettiğini anlattı.
Ermeni tartışmaları insanlarına yaşamına yansıyor
Bu dosyada görüştüğümüz isimlerin anlattıkları, Türkiye’de Ermeni toplumunun yalnızca geçmişe dair tartışmaların değil, bugün yaşanan sosyal, kültürel ve kurumsal sorunların da merkezinde yer aldığını ortaya koyuyor. Kimliğini gizlemek zorunda hissetmekten eğitim kurumlarını ayakta tutma mücadelesine, gençlerin yurt dışına yönelmesinden kültürel hafızayı koruma çabasına kadar birçok başlık, toplumun geleceğine dair kaygıları gözler önüne seriyor. Tüm bu ifadeler Türkiye’nin farklı kimliklerle birlikte yaşama deneyimini ve azınlıkların gündelik hayatta karşılaştığı gerçekliği yeniden tartışmaya açıyor.