Görünmez yurttaşlar 3 - İstanbul'da Rum olmak: Çocuk seslerinin sustuğu mahalleler
GÜLSEVEN ÖZKAN | “Yetimhaneyi görünce çok hüzünleniyorum” diyen Rum eğitimci, “Eskiden bu sokakların hepsi Rum’du, şimdi bir ben kaldım” sözleriyle geçmişi anlatan 96 yaşındaki Miloroğlu, denizle geçen ömrünü paylaşan Rum balıkçı ve üç öğrencisi kalan okul... Türkiye’nin Rumları, 230 binden 2 bine inen nüfusuyla otele dönüştürülecek tarihi Rum Yetimhanesi’nin gölgesinde "kültür mücadelesi" veriyor.
GÜLSEVEN ÖZKAN
Bir zamanlar İstanbul'un ticaretinde, eğitiminde ve kültürel hayatında önemli yer tutan Rum toplumunun nüfusu 230 binlerden bugün yaklaşık 2 bin 300'e kadar geriledi. Büyükada'da görüştüğümüz Rum eğitimciler, balıkçılar, cemaat temsilcileri ve ada sakinleri, boşalan okulları, kapanan sosyal yaşamı, kaybolan mahalle kültürünü ve geleceğe dair umutlarını anlattı. Türkiye'deki Rumların bugünkü durumunu anlamaya çalışan bu dosya aynı zamanda İstanbul'un yavaş yavaş silinen çok kültürlü hafızasına da ışık tutuyor.
Büyükada'nın tarihi sokaklarında yürürken bu hafızanın izlerine hala rastlamak mümkün. Bir zamanlar Rum, Ermeni, Musevi ve Müslüman ailelerin yan yana yaşadığı ahşap köşkler, sessiz okul binaları, kapalı duran tarihi yapılar ve adanın yaşlı sakinlerinin anlattığı hikayeler, geçmişten bugüne uzanan bir yaşamın izlerini taşıyor. Bu hikayelerin peşinden giderken ilk durağımız, ömrünün neredeyse tamamını Büyükada'da geçiren 96 yaşındaki Leonida Miloroğlu oluyor.

İstanbul’un hafızası bazen bir insanın sesinde saklıdır. “Ben 1930 doğumluyum” diyen Leonida Miloroğlu da o hafızalardan biri. Rum cemaatinin bugün Türkiye’de nasıl yaşadığını anlamak için çıktığımız yolculukta adanın Nizam Mahallesi’nde, eski ahşap köşkleri arkamızda bırakıp ağaçların arasından dar bir yoldan ilerliyoruz. Kapıda Miloroğlu’nun gelini karşılıyor bizi. Tanıştıktan sonra verandada oturan Miloroğlu ile konuşmaya başlıyoruz. Röportaj boyunca Miloroğlu yalnızca kendi hikayesini değil; kaybolan eski İstanbul’u, Beyoğlu’nun ışıklı gecelerini, Rum tavernalarını, savaş yıllarını ve birlikte yaşamanın unutulan kültürünü anlatıyor...

Rum, Ermeni, Türk ve Yahudi ailelerin iç içe yaşadığı mahalleler...
İstanbul’da doğan Leonida Miloroğlu, gözlerini Kule Dibinde açıyor. O yıllarda Büyükada’da hastane olmadığı için doğumunun ardından ailesi tarafından adaya getiriliyor. Çocukluğu Büyükada’nın Nizam Mahallesi’nde geçiyor. İlkokulu adada okuduktan sonra İstanbul’daki Zoğrafyon Lisesi’ne gidiyor. Fayton sesleri, deniz kokusu, Rum, Ermeni, Türk ve Yahudi ailelerin iç içe yaşadığı mahalleler… Miloroğlu’na göre o dönemin en önemli özelliği insanların birbirini tanımasıydı. “Rum, Ermeni, Türk… Hep birlikte okuyorduk. Türk, Rum diye büyümedik kızım. Kimsenin kim olduğuna bakılmazdı, komşu komşuydu, herkes birbirine gider, gelirdi” diyor bugün hala aynı mahallede otururken. Ona göre eski İstanbul’un asıl zenginliği para değil, kültürdü. “Kültür vardı kızım… Kültürlü insan her yerde mutlu olur. Şimdi insanlar birbirini dinlemiyor” diyor.

Askerlik dönüşü Karaköy’de bir Rum ustanın yanında çalışmaya başlayan Leonida Miloroğlu’nun hayatı daha sonra bambaşka bir yola sapıyor. Gündüzleri elektrik malzemeleri montajı yaparken akşamları ise Beyoğlu’nun ışıklı gecelerine karışıyor. O yılları anlatırken sık sık duraksıyor; sonra, “Bir arkadaşım dedi ki ‘Gel seni sahneye çıkarayım. İki saat şarkı söylersin, para kazanırsın.’ Gittim, biraz ders aldım. Sonra baktım ki insanlar seviyor, para geliyor… Ondan sonra başladım” diyerek devam ediyor sözlerine.
“Bir insan bir lisan demektir”
Sahne hayatı sayesinde yalnızca İstanbul’u değil, dünyayı da görüyor. Paris’e gidiyor, İtalya’da sahne alıyor, İsrail’e ve Yunanistan’a seyahat ediyor. Fransızca öğreniyor, İspanyolca dersleri alıyor. Küçük yaşta Büyükada’daki Rus göçmenlerden Rusça kelimeler öğreniyor. “Bir insan bir lisan demektir” diyor. “Ben olsam çocuklara hep dil öğretirim” diyerek farklı insanlar tanımanın önemini vurguluyor.

Ona göre eski İstanbul’un en büyük zenginliği de buydu, farklı dillerin aynı sokakta yankılanması… Miloroğlu’nun anlattığı İstanbul, bugünün kalabalığından çok farklı bir şehirdi. Anlatımına göre, o yıllarda Deniz Park gazinoları dolup taşıyor, tavernalardan sabaha kadar Rumca ve Türkçe şarkılar yükseliyor, tiyatrolar, operalar, sinemalar gece boyunca açık kalıyor. Miroğlu, o dönemi anlatırken sesinin tonu sitemkar şekilde yükseliyor.
"Beyoğlu çok güzeldi, kültür vardı kızım, kültür…"
“Beyoğlu çok güzeldi. Her yerde tiyatro vardı, sinema vardı, tavernalardan şarkılar duyulurdu. Kültür vardı kızım, kültür… Şimdi soruyorum sana, kaç tiyatro kaldı? Kaç tane taverna kaldı?”
Ona göre eski İstanbul’un en önemli özelliği insanların birbirine daha yakın olmasıydı. “Bizim yan komşumuz Türk’tü. Annem yemek yapardı, onlara götürürdü. Onlar bize getirirdi. Kimse kimsenin ne olduğuna bakmazdı” diye anlatıyor.
“Sabah çıktığımda yollar kumaş doluydu. Dükkanları parçalamışlardı"
Ancak Milaroğlu’nun hafızasında acı günler de var. 6-7 Eylül olaylarını asker iznindeyken yaşadığını duraksayarak anlatıyor. O günlerde İstanbul sokaklarında kırılmış vitrinler, yerlere saçılmış kumaşlar gördüğünü söylüyor:

“Sabah çıktığımda yollar kumaş doluydu. Dükkanları parçalamışlardı. Tüccarlar ne çekti o zaman… Bizim aile çok zarar görmedi ama korku vardı tabii.”
Buna rağmen hiçbir zaman kimliğini saklamadığını özellikle vurguluyor. “Ama biz o zaman bile birbirimize düşman olmadık. Leonida’yım ben. Hiç saklamadım Rum olduğumu” diyor. Ama zamanla adadaki Rum nüfusunun nasıl azaldığını da hüzünle anlatıyor:
Yıllar boyunca Rum olmanın zaman zaman zor hissettirdiğini de inkar etmiyor. Özellikle Kıbrıs Harekatı döneminde yaşadığı bir olayı unutamıyor. “Bir gün sokakta Rumca konuşuyordum. Birisi bana ‘Vatandaş Türkçe konuş’ dedi. Yıllar sonra sahneye çıkan aynı adam Rumca şarkı söylüyordu. Türkçe söyle diyerek güldüm, açıktım” diyor.
“Eskiden bu sokakların hepsi Rum’du. Şimdi bir ben kaldım burada”
Miraloğlu, “Eskiden bu sokakların hepsi Rum’du. Şimdi bir ben kaldım burada” diye devam ediyor sözlerine, kardeşlerinin bir kısmı yurtdışına gidiyor. Avustralya’ya, Almanya’ya yerleşen akrabaları oluyor. Kendisi ise kalmayı tercih ediyor. Nedenini anlatırken Büyükada’ya bakarak, “Ben burayı çok seviyordum. Evimi satmak istemedim. Herkes gitti ama ben kaldım” diyor.

Gençlik yıllarını anlatırken bir an durup gülümsüyor Miraloğlu. “Gençken hanımlar da aşıktı, ben de aşıktım” diyor. “Birbirimize aşıktık. Çocukluk aşkı, gençlik aşkı vardı. Gezip eğlenirdik, topluluklarımız vardı. Gençlik başkaydı…” Yıllar önce sevdiği kadının gittiğini, kendisinin ise Büyükada’da kaldığını anlatıyor ardından. “O gitti, ben burada kaldım. Ne yaptığını şimdi bilsem ne olacak, bilmesem ne olacak?” diye ekliyor. Aşkın güzel ama insanı yıpratan bir şey olduğunu söyleyen Miraloğlu, “Hakiki insanı bulmak çok zor” diyerek geçmişe dalıyor.
"Dayanışma yok oldu, gençler başka hayat arıyor"
Miraloğlu’na göre eski İstanbul’un kaybolan en büyük tarafı yalnızca binalar değil, insanların birbirine duyduğu güven. Çocukluğunda mahallede herkesin birbirine yardım ettiğini anlatıyor. Bugünkü Türkiye’ye dair de net konuşuyor, gençlerin umutsuz olduğunu düşünüyor. Ona göre artık çocukların sosyalleşeceği alanlar, tiyatrolar, kültür hayatı ve dayanışma duygusu kaybolduğunu anlatarak, “Eskiden bilardo salonları vardı, tiyatrolar vardı, çocuklar sokakta mutluydu. Şimdi herkes telefona bakıyor. Dayanışma yok oldu” ifadelerini kullanıyor. Gençlerin yurtdışına gitmek istediğini, “Başka hayat arıyorlar” diyerek belirtiyor. Miraloğlu, Türkiye’de birlikte yaşama kültürünün de giderek zayıfladığını düşünüyor. “Şimdi insanlar birbirine karşı öfkeli. Rumlara karşılar, Kürtlere karşılar, Alevilere karşılar… Bu güzel şeyler değil” diyor.

Gençlere "lisan öğrenin, çalışın, dünyayı görün" tavsiyesi
Ancak Miraloğlu, yine de tamamen umutsuz değil. Türkiye’nin daha iyi bir yere gelebileceğine inanıyor. Gençlere en büyük tavsiyesi ise, “Çalışsınlar. Lisan öğrensinler. Dünyayı görsünler. İnsan ne kadar çok şey öğrenirse o kadar iyi insan olur” diyerek özetliyor.
Röportaj boyunca sık sık geçmişe dönen Miloroğlu , eski İstanbul’un çok kültürlü yapısına özlem duyduğunu hissettirdi. Tüm yaşadıklarına rağmen Türkiye’ye kırgın olmadığını anlatarak, “Eski İstanbul başka bir şeydi kızım…” sözleriyle camdan İstanbul’a bakarken hüzünlendiğini de görmek mümkündü.
Bir okul üç öğrenci…
İnsanların yaşam öyküleriyle birlikte Rum toplumunun yıllar içindeki değişimi en görünür şekilde okullarda hissediliyor. Bir zamanlar onlarca öğrencinin koştuğu koridorlarda bugün yalnızca birkaç çocuk var.

İstanbul’daki Rum nüfusu, 1924 nüfus sayımına göre yaklaşık 230 bin kişiydi. Bugün ise bu sayı yaklaşık 2 bin 300’e kadar düşmüş durumda. Rum cemaatinin küçülmesi, en çok da okullarda hissediliyor. Türkiye’deki Rum okullarında bugün toplam öğrenci sayısı yaklaşık 302. Cemaatin eğitim kurumları arasında Zapyon Rum Okulu, Zografyon ve Fener Rum Lisesi, Özel Büyükada Rum İlkokulu ile birlikte Gökçeada Rum İlk-Orta-Lisesi bulunuyor.
Bugün ayakta kalan altı Rum okulundan biri Özel Büyükada Rum İlkokulu. Büyükada iskelesinden yukarı doğru çıkan sessiz sokaklarda, eski evlerin arasından geçerek ulaşılan okul, geçmişin kalabalık günlerinden oldukça uzak bir görüntü veriyor. Çocuk seslerinin yükseldiği, koridorlarında koşuşturmaların yaşandığı alışılmış okul atmosferinin aksine bina, ziyaretçilerini derin bir sessizlikle karşılıyor. Kapıda oyun oynayan yalnızca üç çocuk şimdi o kültürü yaşatmaya çalışıyor.
Kökleri 1950’li yıllara dayanan Büyükada’daki okulda, 1970’lerde yaklaşık 80 öğrenci eğitim görüyordu. Rum cemaatinin yıllar içinde küçülmesiyle birlikte öğrenci sayısı da giderek azaldı; 2000’li yıllarda 30’a, son yıllarda ise yalnızca dört öğrenciye kadar düştü. Bugün okulda üç öğrenci eğitim alırken, iki Rum ve bir Türk öğretmen görev yapıyor. 1999 Marmara Depremi’nde eski binası hasar gören okul, eğitim hayatını bugün Büyükada merkezine yakın başka bir binada sürdürüyor. Buna rağmen okul, İstanbul Rum toplumunun hafızasını ve adadaki çok kültürlü geçmişin izlerini yaşatan sembolik kurumlardan biri olmayı sürdürüyor.
“Eskiden cıvıl cıvıldı. Çocuk sesleri eksik olmazdı”
Rum İlkokulu’nun müdür olan aynı zamanda Büyükada Rum Vakfı Başkanı Agni Küçüknikolaidis, bugün yalnızca üç öğrencisi kalan okulun koridorlarında geçmişin kalabalık günlerini hatırlıyor. Doğma büyüme Büyükadalı olan Küçüknikolaidis, çocukluğunda aynı okulda 70-80 öğrencinin eğitim gördüğünü anlatırken Rum toplumunun yıllar içinde nasıl küçüldüğünü özetliyor.

“Ben de bu okuldan mezunum. Babam da burada okudu” diyen Küçüknikolaidis, “Şimdi üç öğrencimiz var. Eskiden cıvıl cıvıldı. Çocuk sesleri eksik olmazdı” sözleriyle geçmiş günleri anlatıyor.
Küçüknikolaidis de yalnızca öğrenci sayısı değil, adanın kültürü de değiştiğini vurguluyor. Çocukluğunda Büyükada’nın bir kültür mozaiği olduğunu söyleyen Rum öğretmen, azınlıkların Türk ailelerle iç içe yaşadığını “Bayramlarda birbirimize giderdik. İnsan ilişkileri daha sıcaktı. Ada kültürü başkaydı” sözleriyle ifade ediyor.
"Her yerde azınlık olmak zor”
Azınlık olmanın her yerde zor olduğunu söyleyen Küçüknikolaidis, geçmişte zaman zaman kendisini “azınlık” gibi hissettiğini dile getirerek “Her yerde azınlık olmak zor” diyor. “Bazen çekingen hissediyorsunuz” diye konuşuyor. Buna rağmen hiçbir zaman kimliğini saklamadığını özellikle vurguluyor. Türkiye’de yaşayan Rum toplumunun görünürlüğünün zaman zaman azaldığını, özellikle toplumsal gerilim dönemlerinde insanların daha içine kapanabildiğini düşünüyor.
Küçüknikolaidis’in en büyük endişelerinden biri ise dilin kaybolması. Ona göre yeni kuşaklar artık Rumcayı eskisi kadar güçlü kullanmıyor.
“Eskiden Rum cemaati dilini daha güzel kullanırdı. Şimdi Rumcayı güzel kullananların sayısı azalıyor” diyerek sitem ediyor.
Rum Yetimhanesi otel olacak
Rum toplumunun hafızasında yalnızca insanlar değil, binalar da önemli bir yer tutuyor. Bu hafızanın en güçlü sembollerinden biri ise Büyükada Rum Yetimhanesi. Geçtiğimiz günlerde Fener Rum Patriği Bartholomeos, yetimhanenin Rum toplumu için taşıdığı sembolik öneme dikkat çekerek, tarihi yapının tamamen yok olmaması için otele dönüştürülmesi kararının alındığını açıkladı. 1898 yılında inşa edilen ve Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise sayılı ahşap yapılarından biri olarak kabul edilen Büyükada Rum Yetimhanesi, uzun yıllar boyunca yüzlerce Rum çocuğa ev sahipliği yaptı. Ada siluetinin en görkemli yapılarından biri olan yetimhane, İstanbul Rumlarının hafızasında yalnızca bir bina değil, kaybolan bir dönemin sembolü olarak görülüyor.

“Bu karar özellikle duygusal açıdan kolay değildi” diyen Bartholomeos, yıllardır kaderine terk edilen binanın çökmeden kurtarılması için başka çare kalmadığını söyledi. Rum toplumu açısından yetimhane, yalnızca tarihi bir yapı değil; İstanbul Rumlarının hafızasını taşıyan en önemli sembollerden biri, dinlerarası diyalog ve kültürel çalışmalar merkezi olarak “yaşaması” planlanıyordu. Ancak Patrikhane, restorasyon için gerekli yüksek maliyetin karşılanamaması nedeniyle bu projelerin hayata geçirilemediğini açıkladı. Bir Türk ve bir Yunan şirketinin işbirliğiyle projeyi devralacağını belirten Bartholomeos, gerekli izinlerin ardından restorasyon çalışmalarının başlayacağını ifade etti.
“Yetimhaneyi görünce çok hüzünleniyorum”
Bu karar öncesi öncesi konuştuğumuz Küçüknikolaidis yetimhanenin onu en çok hüzünlendiren yapılardan biri olduğunu anlatıyor. Tarihi yapıyı her gördüğünde duygulandığını dile getiren Küçüknikolaidis geçmişte yaşadığı anıları şöyle anlatıyor:
“Görünce hasret duyuyorum. Önümden geçtiğim zaman bu cemaati mensubu olarak eski görkemliği şeklinde görmek istiyorum. Hayal ediyorum ne kadar muhteşem bir yapı. Çok çok hüzünleniyorum. 50 yıldır ben o binayı öyle kapalı görüyorum. Zaman içinde çatısı düşüyor, şey daha kötüleşiyor. Ben okula gittiğim zaman olan 64'te yasaklandı çocukların orada kalması. İlkokuldayken ada çocukları olarak okulda sabahçı, öğlenciydik. Öğleden sonra Aya Nikola’daki Yetimhanenin çocukları gelirdi, 6’ncı sınıftayken birleşme oldu ve bir yıl yetimhaneye giden çocuklarla birlikte kaldık, ilkokul hayatımın en güzel yılıydı.”
“Bu topraklarda yaşamaya devam etmek istiyoruz”
Ruhban Okulu’nun yeniden açılması tartışmalarını da önemsediklerini belirten Küçüknikolaidis bunun yalnızca dini değil kültürel bir mesele olduğunu düşünüyor. Rum toplumunun okullarının, kiliselerinin ve vakıflarının yaşamasını istediğini söyleyen Küçüknikolaidis “Biz bu topraklarda yaşamaya devam etmek istiyoruz” diyerek yaşadığı aidiyet duygusunu paylaşıyor.

Bugün yalnızca üç öğrencisi kalan okuluna rağmen umudunu tamamen kaybetmediğini söyleyen Rum öğretmen, bazen umutsuzluğa kapılsa da geleceğe dair hala inanç taşıdığını “Bazen umut, bazen umutsuzluk hissediyorum. Ama insan umut etmek zorunda” sözleriyle özetliyor. Röportajın sonunda ise en büyük dileğini “Bizim azınlık bu topraklarda yaşamaya devam etsin. Gençler mutlu olsun” diyerek vurguluyor.
22 yıllık muhtar anlatıyor: “Ada kültürü kayboldu”
Rumlar değişen İstanbul’u kendi hikayeleriyle anlatırken, adanın dönüşümünü dışarıdan izleyenler de benzer bir tablo çiziyor. 22 yıldır Büyükada muhtarlığı yapan ve aynı zamanda Adalar Muhtarlar Federasyonu Başkanı olan Rafet Galip'e göre değişimin en büyük nedeni ise adaların artık eski “sayfiye kültürünü” kaybetmesi. Eskiden sinemaların, diskoteklerin, aile plajlarının olduğunu anlatan muhtar, bugün yoğun kalabalık ve günübirlik turizmin ada yaşamını değiştirdiğini düşünüyor. “Eskiden gençler burada sosyalleşirdi. Şimdi o kültür bitti. Eskiden insanlar birbirini tanırdı. Şimdi hafta sonu on binlerce insan geliyor, kimse kimseyi tanımıyor” sözleriyle değişimi anlatıyor

Büyükada!da yalnızca 15 Rum aile kaldı
71 yaşındaki Galip, gençliğinde Adalar nüfusunun yaklaşık üçte birinin Rumlardan oluştuğunu, ada esnafının büyük bölümünün de Rum aileler olduğunu anlatıyor. Ancak bugün Büyükada’da yaklaşık 15 Rum ailenin kaldığını söylüyor. “Eskiden bakkal da, fırıncı da, manav da Rumdu. Şimdi o yapı tamamen değişti. Ermeniler daha çok Kınalıada'da var. Heybeliada'da geçmiş dönemde Rum aileler çok daha fazlaydı ama şimdi hiç kalmadı. Yazın gelenler oluyor” ifadelerini kullanıyor.
Adalardaki azınlıkların artık görünmez hale geldiğini düşünen Galip, özellikle yeni kuşakların bu kültürü tanımadığını söylüyor. “Şimdiki gençler bir Musevi’nin kafasındaki kipayı bile tanımıyor” diyerek kültürel hafızanın kaybolduğunu anlatıyor. Buna rağmen Adalar’da hiçbir zaman ciddi bir ayrımcılık yaşanmadığını vurgulayan Galip, “Biz burada hiçbir zaman din ayrımı yapmadık” diyor. Ancak ona göre yoğun göç, kalabalık ve değişen yaşam biçimi eski ada kültürünü büyük ölçüde ortadan kaldırdı.
Rum balıkçısı 'Patatuka'nın denizle gelen yaşamı
Adada hafıza yalnızca eski evlerde ve okul sıralarında değil, denizle iç içe geçen hayatlarda da yaşamaya devam ediyor. Çarşıda konuştuğumuz esnaf herkesin "Patatuka" lakabıyla tanıdığı Yani Prodromos Boyacoplu’dan bahsediyor. Adanın yaşayan hafızalarından biri olarak anlatılan Boyacoplu, kayığının adı olan “Patatuka" ile tanınan 73 yaşındaki bir Rum balıkçısı. Balıkçı Kooparatifi’nde bulduğumuz Boyacoplu, denizle iç içe geçen ömrünü, çocukluk anılarını, adanın değişimin anlatmaya başlıyor.

Büyükada'da dünyaya gelen Boyacoplu, Gökçeada’lı bir baba ile Büyükada’lı bir annenin tek çocuğu. Resmi adresi ada olsa da, “Ben Patatuka, denizde büyüdüm, denizden ekmek kazandım" diyen Boyacoplu, çocukluk yıllarında adada mahalle kültürünün ve komşuluk ilişkilerinin çok güçlü olduğunu vurguluyor. "Şimdi oturduğumuz yerlerin hepsi denizdi. Kooperatif diye bir şey yoktu. Ufak bir liman vardı. Adanın bütün çocukları oradaydı. Ben de o çocuklardan biriyim” diyor.
"Deniz ne verdiyse onunla yaşadım"
Ailesinin kuşaklar boyunca denizcilikle uğraştığını anlatan Boyacoplu, Osmanlı dönemine uzanan denizci geçmişlerinden şöyle söz ediyor:
“Bizim ailede kaptan Yani vardı, kaptan Yorgo vardı, kaptan Vasil vardı. Daha soyadları bile yoktu o zamanlar. Ben denizin her işini yaptım. Ağ da çektim, paraketa da attım, trol de çektim. Deniz ne verdiyse onunla yaşadım."
"Dünyayı gezdim ama memleketimin yerini hiçbir yer tutmadı"
Yaklaşık 28 yıl boyunca açık denizlerde ve yurtdışında çalıştığını anlatan Boyacoplu, "Benim hesabım baştan belliydi. Evim burada, memleketim burada. Dünyayı gezdim ama memleketin yerini hiçbir yer tutmaz” ifadelerini kullanıyor. 1999 Marmara Depremi sırasında Yunanistan'da çalıştığını hatırlatan Boyacoplu, "Annem depremden çok korkmuştu. O gün dedim ki 'gurbet bitti'. 2001 yılında döndüm ve bir daha ayrılmadım" sözleriyle adayla kurduğu bağı dile getiriyor.
Rum kökenli olmasına rağmen hayatı boyunca kendisini dışlanmış hissetmediğini vurgulayan Boyacoplu, “Azınlık olarak hiçbir zaman derdim olmadı. Hatta ben azınlıkta değilim, çoğunluktayım. Çünkü bu toplumun bir parçasıyım. Kuvvetli bir T.C.'m var. Bütün elektronik işlerim onun üzerinde. Alnımın teriyle aldım. Allah devletimizden razı olsun” diyerek Türkiye ile kurduğu bağın önemini açık biçimde ifade ediyor.
"Bizim kasamızda hala çok kırmızı domates var”
Adalardaki Rum nüfusunun azalmasıyla kültürel mirasın tamamen yok olacağına inanmadığını söyleyen Boyacoplu, "Kültürümüz çok kuvvetli. İnsanlar bir kasa domates gibidir. İçinde yeşili de olur, kırmızısı da olur. Önemli olan çoğunluğun hangi renkte olduğudur. Bizim kasamızda hala çok kırmızı domates var" diyor.

"Mutluluk çocuk seslerinde"
Toplumdaki değişimin temelinde teknoloji bağımlılığı ve iletişim eksikliğinin yattığını düşündüğünü belirten balıkçı, "Motora biniyorsun herkes telefonda. Muhabbet kayboldu, komşuluk kayboldu. Bir çay içip havadan sudan konuşmak kayboldu" ifadelerini kullanıyor. Özellikle çocuklara değinerek hafızasındaki canlandırdığı anılarını "Biz misket oynardık, topaç çevirirdik. Yamanın ayıbı yoktu, borcun ayıbı vardı. Mahallelerde çocuk sesleri vardı” diyerek anlatıyor.
Bugün onu en çok mutlu eden şeyin çocuklar olduğunu söyleyen Boyacoplu'nun sesi değişiyor ve “Okulum hemen evimin yanında. Sabah çocukların sesini duyuyorum. O seslerden hayat alıyorum. Yaz aylarında balık tutmayı öğrenmek isteyen çocukların yanıma geliyor. 'Patatuka amca, oltamızı bağla' diyorlar. Gelin bakalım buraya diyorum. Onlar yeni tohumlar. Çünkü ben de o yaşlardan geçtim. Mahallelerde yeniden çocuk sesleri duymayı özledim. Keşke yine mahallede 20 çocuk görsem. Onlara gazoz ısmarlasam, takım kursak. En büyük özlemim bu” ifadelerini kullanıyor.
"Bu kayığı limana bırakmak istiyorum"
Büyükada'nın simgelerinden olan faytonların kaldırılması konusunda da düşüncelerini paylaşan Boyacoplu, atların doğru şartlarda korunarak sistemin sürdürülebileceğini düşünüyor.
Hayatının büyük bölümünü geçirdiği teknesi Patatuka'nın kendisi için çok özel bir anlam taşıdığını söyleyen Boyacoplu, geleceğe bırakmak istediği mirası da anlatıyor. "Bir ara düşündüm bu kayığı tabut yapayım diye. Sonra vazgeçtim. Yazık günah dedim” diyor. Bunun yerine teknesini Büyükada Limanı'nda bırakmak istediğini ifade ediyor. Kayığını gösteren Boyacoplu, “Bu kayığı burada bırakmak istiyorum. Belki gençlerden biri kullanır, ekmeğini kazanır. İsteğim budur” diyerek hüzünleniyor.
“Her mahallede anım var”
Röportaj boyunca sık sık şükrettiğini dile getiren Boyacoplu, bugün sahip olduklarıyla mutlu olduğunu söylüyor. "Bir köpeğim var kapımda, kedim var kapımda. Bahçemde domatesim var. Karnım tok. Sağlığım yerinde. Benden mutlusu yok” diyen Rum balıkçı, "Bu dünyadan kimse hiçbir şey götüremez. Önemli olan insanın ardında güzel anılar bırakmasıdır. Benim her mahallede bir anım var. O anılar beni yaşatıyor. Allah sağlık versin. Memleketime hep güzellikler gelsin” diyerek son mesajını paylaşıyor.
Bir zamanlar İstanbul'un en görünür topluluklarından biri olan Rumlar bugün sayıca oldukça azalmış durumda. Ancak Büyükada'da konuştuğumuz her isim aynı cümlede buluşuyor. Kendilerini bu topraklara ait hissediyorlar. Kaybolan ve özledikleri İstanbul'u anlatırken yalnızca geçmişi değil, gelecekte hatırlanmasını istedikleri kültürü de anlatıyorlar.
Kaynak: Haber Merkezi
Abone Ol
İyi gazetecilik posta kutunda!
Güncel haberler, haftalık ekonomi bülteni ve Pazar derginiz Plus’ı email olarak almak için abone olun.
