Görünmez yurttaşlar 1- Uyuyan nefreti uyandırmamak için sessiz kalanlar

GÜLSEVEN ÖZKAN | Türkiye’de Yahudiler başta olmak üzere Rum, Ermeni ve Süryaniler; milliyetçi iklim, antisemitizm ve nefret söylemi nedeniyle görünür olmaktan kaçınıyor. Kimliğini gizleyen Musevi bir işletmeci, “Gazze’den ben sorumluymuşum gibi davranılıyor” diyerek yaşadıklarını anlattı. Prof. Dr. Baskın Oran, Lozan’da güvence altına alınan azınlık haklarının uygulanmadığını söylerken; Rıfat Bali, azınlıkların temel refleksini “Bize bir şey olmasın, rahatımız kaçmasın” olduğunu söyledi.

GÜLSEVEN ÖZKAN

Görünmez Yurttaşlar başlıklı bu dört bölümlük araştırma dosyasında, Türkiye’de Ermeni, Rum, Yahudi ve Süryani toplumlarının geçmişten bugüne uzanan var olma mücadelesini, azınlık hakları, Lozan’ın uygulanmayan hükümleri, nefret söylemi, mülkiyet ve vakıf sorunları, okul ve dil meselesi, göç, güvenlik kaygısı ve gündelik hayatta görünmez kalma zorunluluğu üzerinden ele alıyoruz. Görüştüğümüz akademisyenler, gazeteciler, toplum temsilcileri, eğitimciler ve azınlık mensupları, bu toprakların kadim halklarının yaşadıkları atmosferi, neden çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ettiklerini ve Türkiye’nin çoğulcu bir gelecek kurabilmesi için hangi yüzleşmelere ihtiyaç duyduğunu anlatıyor.

Dosyamızın ilk bölümünde, azınlıklar, antisemitizm ve toplumsal hafıza üzerine çalışmalarıyla bilinen araştırmacı-yazar Rıfat Bali, yaklaşık 15 bin kişilik Yahudi toplumunun “uyuyan nefreti uyandırmamak” için sessiz kaldığını söylerken, Türkiye’deki milliyetçi iklimin azınlıkları görünmezliğe ittiğini anlattı. Türkiye’nin önde gelen siyaset bilimcilerinden Prof. Dr. Baskın Oran ise Lozan Antlaşması’ndaki azınlık haklarının yıllardır eksik ve yanlış anlatıldığını belirterek, Türkiye’nin hâlâ azınlıklarla gerçek anlamda yüzleşemediğini savundu. Toplumda kimliğini ve özellikle İsrail ile ilgili düşüncelerini açıkça ifade etmekten çekinen Musevi bir yurttaş ise hayatını anlattı.

Azınlıkların günlük yaşamını daha iyi anlamak için bir dönem çok sayıda Rum, Ermeni, Musevi ve Levanten ailelerin birlikte yaşadığı Büyükada’ya gittik. Tarihi köşkleri, eski azınlık evleri, Rum Ortodoks mirasının önemli yapıları olan Aya Yorgi Manastırı ve Rum Yetimhanesi’nin yanı sıra Büyükada’nın ilk ve tek sinagogu olan Hesed Le Avraam Sinagogu da adanın çok kültürlü geçmişinin izlerini taşıyor. 2. Abdülhamid döneminde, özellikle yaz aylarında adaya gelen Yahudi nüfusunun ibadet ihtiyacını karşılamak amacıyla inşa edilen sinagog bugün hala adadaki Musevi hafızasının önemli simgelerinden biri olarak varlığını sürdürüyor.

"40 yıldır Türkiye’de yaşıyor, askerliğini yaptı ama hala İsrailli olarak görülüyor"

Tarihi azınlık mahalleleri ve eski yazlık evlerin arasında bugün hala birlikte yaşam kültürünü korumaya çalışan insanların hikayelerini dinledik. Büyükada’da ortağıyla birlikte kafe işleten 40 yaşındaki Musevi bir işletmeci de son yıllarda artan toplumsal gerilim ve güvenlik kaygılarının hayatlarını nasıl etkilerini anlattı.

İsminin verilmesini istemeyen işletmeci, özellikle İsrail-Filistin savaşı sonrası sosyal medyada yayılan nefret söylemlerinin kendisini ve çevresindeki birçok Musevi vatandaşı tedirgin ettiğini söyledi.

40 yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşadığını, askerlik görevini yaptığını ve kendisini bu ülkenin vatandaşı olarak gördüğünü belirten işletmeci, buna rağmen zaman zaman yalnızca kimliği nedeniyle “İsrailli” muamelesi gördüğünü ifade etti. “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ama bazı insanlar ayırt edemiyor. Gazze’de yaşananlardan sanki ben sorumluymuşum gibi konuşuluyor. Bu durum insanı kötü hissettiriyor” dedi.

Toplumdaki kutuplaşmanın arttığını düşündüğünü belirten işletmeci, özellikle İsrail konusu açıldığında tartışmaya girmemeyi tercih ettiğini söyledi. “Birinin fikrini değiştiremeyeceğim için kendimizi anlatmaya çalışmıyoruz. Ölüm yaşanmış bir konuda konuşmanın da bir yanı kalmıyor” ifadelerini kullandı.

“Oruç tutan birinin yanında yemek yememeye dikkat ederiz, bayramlaşırız”

Çevresindeki insanların büyük bölümünün Müslümanlardan oluştuğunu vurgulayan işletmeci, yıllardır birlikte yaşama kültürünü korumaya çalıştıklarını anlattı. “Öğretmen arkadaşlarımız var, esnaf arkadaşlarımız var. Oruç tutan birinin yanında yemek yememeye dikkat ederiz. İftar saatini bekleriz, bayramlaşırız. Bu toprakların kültürünü birlikte yaşıyoruz” diye konuştu.

İsrail hükümetinin politikalarıyla kendilerini özdeşleştirmediğini de söyleyen işletmeci, “Netanyahu’yu İsrail’de de sevmeyen binlerce insan var. O tartışmalara hiç girmiyorum” dedi.

Büyükada’nın son yıllarda yoğun turist alan bir merkez haline geldiğini belirten işletmeci, ekonomik koşulların da değiştiğini söyledi. “Eskiden tekstil gibi sektörlerde ciddi bir nüfus vardı, şimdi giderek azaldı. Hayat şartları da insanları etkiliyor. Yeni nesil Avrupa’ya, Amerika’ya gitmeye çalışıyor. Güvenlik kaygıları ve suç oranlarının arttığı düşüncesi de bunda etkili oluyor” ifadelerini kullandı.

Kendisini sosyal medyadaki tartışmalardan uzak tutmaya çalıştığını söyleyen işletmeci, dini geleneklerini sürdürmeye devam ettiklerini belirterek, “Kendimi nefret söyleminden uzak tutuyorum. Temkinli davranıyoruz ama güvenlik konusunda yapılacak çok fazla şey de yok” diye konuştu.

Öte yandan Musevilerin nüfusu da giderek azalırken öğrenci sayısı da oldukça düşük. Ulus Özel Musevi Okulları’nda anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise düzeyinde 596 öğrenci eğitim alırken şimdiye kadar 2 bin 348 öğrenci mezun oldu. Bu durum kültürlerini yaşamak için gelecek kuşaklar açısından Yahudiler arasında hüzünlü bir anlam taşıyor.

“Lozan azınlıklara haklar verdi, Türkiye Cumhuriyeti uygulamıyor”

Tüm bunlarla birlikte dış politika, azınlık hakları, milliyetçilik, devlet-toplum ilişkisi gibi alanlarda önemli çalışmaları bulunan, Türkiye’nin önde gelen siyaset bilimcilerinden Prof. Dr. Baskın Oran, Türkiye’deki azınlık topluluklarına yönelik bilgiler verdi.

Prof. Oran, azınlıkların ortadan kaldırılmasına girişildiğini, geçmiş dönemlere kıyasla bugün daha rahat bırakıldıklarını, ancak azınlıkların hâlâ ciddi hak ihlalleri ve yapısal sorunlarla karşı karşıya bulunduklarını söyledi.

Prof. Oran, Türkiye’de azınlık kavramının yıllardır yanlış anlatıldığını belirterek Lozan Antlaşması’nın yalnızca belirli toplulukları değil, çok daha geniş bir çerçeveyi kapsadığını vurguladı.

“Lozan’ın 37. ile 44. maddeleri arasında azınlık hakları dile getirilir” diyen Prof. Oran, Türkiye’de hak sahibi azınlıkların ikiye ayrıldığını anlattı. Oran, bunların “Azınlık statüsü verilen (antlaşmada azınlık diye anılan) azınlıklar ve azınlık statüsü verilmeyen (antlaşmada azınlık diye anılmayan) azınlıklar” olduğunu dile getirdi. “Bu şimdiye kadar söylenmemiş bir şeydir” ifadesini kullandı.

"Lozan'da 'Gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ deniyor”

Yaygın olarak bilinenlerin aksine Lozan’da azınlıkların “Rum, Ermeni, Yahudi” gibi isimlerle tek tek geçmediğini belirten Oran, “Türkiye’deki gayrimüslimlere azınlık hakları verilmiştir. Öyle ‘Rummuş, Ermeniymiş’ diye yazmıyor. ‘Gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ deniyor” ifadelerini kullandı.

Örnek veren Oran, Süryaniler veya Ezidilerin de Lozan kapsamındaki “gayrimüslim vatandaşlar” tanımı içinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Oran, Lozan’ın 38. ve 39. maddelerinde yalnızca gayrimüslimlere değil, o dönemde henüz “insan hakları” kavramı kullanılmasa da adı anılmayan başka gruplara da azınlık hakları tanındığını anlattı.

“Mesela madde 39/5 Türkçe’den den başka dil konuşan Türkiye vatandaşlarına mahkemelerde savunmalarını sözlü olarak yapma hakkı verilmiştir” diyen Oran, bu maddelerin bugüne kadar kamuoyunda yeterince bilinmediğini, örneğin bu kategoriye giren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtlere mahkemelerde savunma için kendi dillerini kullanmalarına izin verilmediğini söyledi.

“Devlet azınlık toplumlarıyla henüz yüzleşmedi”

Türkiye’deki azınlıklara yönelik geçmişte yaşanan hak ihlallerini vahim olarak nitelendiren Oran, “Birtakım insan hakları savunucuları ve kurumları dışında devletin yüzleştiği filan yok” dedi.

Oran, bugün azınlıkların en büyük sorunları arasında okulların ve vakıfların başta geldiğini dile getirdi. Oran, bunlar dışında birçok alanda hak ihlallerinin yaşandığını vurgulayarak Lozan Antlaşması’yla güvence altına alınan hakların büyük bir bölümünün ihlal edildiğini söyledi.

“Heybeliada Ruhban Okulu okul değil mi?”

“Lozan’daki 37., 38., 39. ve 40. maddelerde verilen hakların hepsi ihlal ediliyor” diyen Oran, 1971’de kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu örneğini şu sözlerle anlattı:

“40. madde, ‘Gayrimüslim Türkiye vatandaşları her türlü okul, vakıf, hayrî kurumlar açar, yönetir ve denetler’ diyor. Heybeliada Ruhban Okulu okul değil mi? Her yerde her an Kur’an kursu ve imam hatip okulu açılan ülkede, onu pat diye kapattılar. Türkiye’de imam hatipler patır patır açılıyor, ama gayrimüslimlerin din adamı yetiştirdiği ve tüm dünyaya gönderdiği okul 55 yıldır açılamıyor. Şimdi açılması için izin almak gerekiyor. Ne izni? 40. madde vermiş o izni, o hakkı.”

Lozan’ın Türkiye’nin kuruluşunu tescil eden bir belge olduğunu vurgulayan Oran, “Lozan Türkiye’nin tapusudur. Devleti kuran 24 Temmuz 1923’teki Lozan’dır. Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te, yani üç ay sonra ilan edildi” dedi.

“Museviler konuşmaz nedeni otokon değiller”

Son dönemde artan kutuplaşma, nefret söylemleri ve saldırıların azınlık toplulukları üzerindeki etkilerinin vahim düzeyde olduğunu vurgulayan Oran da Rıfat Bali ile aynı görüşte. Özellikle Musevi toplumunun daha kapalı ve görünmez kalmayı tercih eden bir tutum sergilediğini söyledi.

“Museviler konuşmaz” diyen Oran, bunun nedenini de onların “otokton” olmamasıyla açıkladı. “Otokton çok çok uzun zamandır bu memlekette yaşayan yerli demektir” ifadelerini kullanan Oran, “Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Araplar, Süryaniler ve benzeri gibi bu topraklarda çok uzun süredir yaşayan halklardır. Türkler gelmeden önce bu memlekette yaşıyor olmaktan kuvvet alırlar” diye konuştu. Musevilerin ise Osmanlı’ya 1492’den sonra getirildiklerini anlatan Oran, “Sonradan gelmiş olmaktan kaynaklı bir çekingenlikleri vardır” dedi.

“Gençler sadece ekonomik nedenlerle gitmiyor”

Türkiye’den gençlerin göç etmesine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Oran, yaşanan durumun yalnızca ekonomik krizle açıklanamayacağını belirtti.

Oran, “Şu andaki tek adam rejiminin baskılarından ve vatandaşların önemli bir bölümünün ne olursa olsun iktidara oy vermesinden şikayetçi olan insanlar, insan hakları ihlalleri ve nefret söylemleri yüzünden ülkeden gitmek istiyor” ifadelerini kullandı.

“Yeterli temsil yok”

Azınlıkların devlet kademelerinde ve siyasette hiçbir şekilde yeterince temsil edilmediğini söyleyen Oran, son dönemlerde birkaç Ermeni veya Süryani milletvekilinin TBMM’de bulunmasının tek başına yeterli olmadığını dile getirdi. Oran, özellikle dini özgürlükler konusunda ciddi engeller ve eşitsizlikler bulunduğunu ifade etti.

“Türkiye sadece Türk değil, ‘Hanefi, Sünni, Müslüman Türk’ bir ülkedir”

Devletin azınlıklara yaklaşımını değerlendiren Oran, Türkiye’de resmi anlayışın toplumun tamamını kapsamadığını söyledi. Oran, “Bu bir Türk toplumu değil, Hanefi, Sünni, Müslüman Türk yani ‘HASÜMÜT’ toplumudur. Türkiye’de yalnızca gayrimüslimlerin değil, Aleviler ve diğer HASÜMÜT olmayan vatandaşlar da baskıyla karşı karşıya” dedi. Oran, sadece Sünni olmamanın değil, Hanefi olmamanın da dışlanma sebebi olduğunu, örneğin Kürtlerin dörtte birinin Alevi dörtte üçünün de Şafii olduğunu belirtti.

“Demokrasiye geçiş olursa azınlık hakları da kendiliğinden gerçekleşir”

Türkiye’de azınlık haklarının geleceğine ilişkin konuşan Oran, devletin azınlıklara yaklaşımının Türkiye’nin demokratikleşme süreciyle doğrudan bağlantılı olduğunu, “Türkiye’nin gerçekten demokrasiye geçmesine bağlı” diyerek vurguladı.

Oran, Lozan Antlaşması’nda statü sahibi olsun veya olmasın güvence altına alınan “farklı” yurttaş haklarını uygulamanın demokratikleşmenin temel koşullarından biri olduğunu ifade etti. Oran özetle şöyle konuştu:

“Lozan’da açıkça adı anılan, yani statü sahibi olan gayrimüslim yurttaşların veya adı geçmeden, yani Kürtler gibi statü sahibi olmayan yurttaşların hakları tanınmadan bugünkü dünyada Cumhuriyet’e devam etmek mümkün değildir. 38 ve 39. maddelerdeki hakların tanınması Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasiyi getirecektir.”

“‘Rumlara, Ermenilere pek güven olma, ‘Yahudiler de siyonist İsrail’i destekliyor’ söylemi nefreti besliyor”

Öte yandan Türkiye’de azınlıklar, antisemitizm ve toplumsal hafıza üzerine çalışmalarıyla bilinen araştırmacı-yazar Rıfat Bali de başta Yahudiler olmak üzere Rum, Ermeni ve Süryani topluluklarının tarihsel travmalar nedeniyle görünür olmaktan kaçındığını belirterek Türkiye’de azınlıkların en büyük kaygısının doğrudan devlet değil, toplum içinde giderek olağanlaşan nefret dili olduğunu söyledi.

Bali’ye göre Türkiye’de azınlık topluluklarının temel refleksi “Bize bir şey olmasın, rahatımız kaçmasın” anlayışı. Ancak politize olan ve aktivist kimliği taşıyan küçük bir kesim dışında azınlıkların büyük bölümünün sessiz ve görünmez bir yaşam sürmeyi tercih ettiğini belirtti.

Bali bunun temel nedenini, “Görünür olmamalarının yegâne sebebi Türkiye’de iktidarda hangi parti olursa olsun her zaman milliyetçi bir iklimin hâkim olması ve bu iklim içinde geçmişten bu yana süregelen "'Rumlara, Ermenilere pek güven olmaz, geçmişte bizi arkamızdan vurdular', ‘Yahudiler de siyonist İsrail’i destekliyor’ hissiyatının mevcudiyeti. Hep uyuklayan bu hissiyatı uyandırıp canlandırmamak için sessiz kalmayı tercih ediyorlar” şeklinde açıkladı.

Bali, nefret söyleminin özellikle dış politika krizlerinde yoğun biçimde ortaya çıktığını belirterek Türkiye-Yunanistan gerilimleri, Ermenistan-Azerbaycan çatışmaları ve İsrail-Filistin savaşlarının Türkiye’deki azınlık topluluklarını doğrudan etkilediğini ifade etti. Son dönemde ise en büyük baskıyı Yahudi toplumunun hissettiğini söyleyen Bali, “7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Saldırısı’nın akabinde başlayan İsrail-Hamas savaşı nedeniyle Yahudi toplumu” diye konuştu. Sosyal medyada ve geleneksel medyada Yahudilere yönelik hedef gösterici dilin olağan hale geldiğini söyleyen Bali, bunun Türkiye Yahudileri üzerinde ciddi bir psikolojik baskı yarattığını kaydetti.

Türkiye’de Yahudi sayısı yaksak 15 bin kişi

Türkiye’de Yahudi toplumunun nüfus açısından oldukça küçük bir topluluk olduğuna dikkat çeken Bali, İstanbul’da yaklaşık 13 bin, İzmir’de bin ila 1,5 bin civarında Yahudi vatandaş yaşadığını söyledi. Ankara, Adana ve Trakya’da ise birkaç aileden oluşan küçük Yahudi topluluklarının bulunduğunu belirten Bali, toplam nüfusun son derece sınırlı olduğunu vurguladı. Gayrimüslim azınlıkların tamamının bir araya geldiğinde yaklaşık 100 bin kişilik bir topluluk oluşturduğunu belirten Bali, “Hepsi bir araya gelse bir stadyumu ancak doldururlar. Bu kadar küçük bir topluluk grubu içinde devlete tehdit olabilecek görüşe sahip kimse çıkmaz, eskaza bir, iki kişi çıksa bile onu destekleyen taraftar kitlesi olmaz” dedi.

Bali’ye göre Türkiye Yahudilerinin daha kapalı bir yaşam sürmesinin arkasında yalnızca güncel siyasi atmosfer değil, geçmişte yaşanan ağır travmalar da bulunuyor. Türkiye Yahudi toplumunun hafızasında derin izler bırakan saldırıları hatırlatan Bali, 6 Eylül 1986’da Neve Şalom Sinagogu’na düzenlenen saldırıda 20’si Türk vatandaşı olmak üzere 22 Yahudi’nin hayatını kaybettiğini söyledi. Bunun yanı sıra 28 Ocak 1993’te iş insanı Jak Kamhi’ye yönelik suikast girişimi düzenlendiğini, 7 Haziran 1995’te Ankara Musevi Cemaati Başkanı Yuda Yürüm’ün hedef alındığını ve 15 Kasım 2003’te Neve Şalom ile Beth İsrael sinagoglarına düzenlenen bombalı saldırılarda 6’sı Yahudi toplam 23 kişinin öldüğünü hatırlattı.

“Şalom Gazetesi ile Türkiye Hahambaşılığı sürekli ‘İsrail’i kınama’ baskısıyla karşı karşıya bırakılıyor”

İsrail-Hamas savaşı sonrasında Türkiye Yahudilerinin yoğun bir baskı altında kaldığını ifade eden Bali, Türkiye Yahudi toplumunun resmi yayın organı olan Şalom Gazetesi ile Türkiye Hahambaşılığı’nın sürekli “İsrail’i kınama” baskısıyla karşı karşıya bırakıldığını söyledi. Yahudi kurumlarının yeterince sert açıklama yapmadığı yönündeki eleştirilerin ardından toplumun “siyonist” suçlamalarıyla hedef gösterildiğini belirten Bali, bu nedenle Yahudi toplumunun kamuoyu önünde sessiz kalmayı tercih ettiğini ifade etti. Buna rağmen devlet nezdinde Yahudilerin “Türkiye’ye bağlı, vatansever bir azınlık” olarak kabul gördüğünü belirten Bali, “Temel talepleri bir tufan halinde cereyan etmeye devam eden antisemitizm tezahürlerine 'dur' denilmesi, ancak bu Türkiye’nin toplumsal, kültürel şartları içinde gerçekçi bir talep değil” diye konuştu.

Azınlıkların devletle ilişkilerinde ciddi bir sorun yaşamadığını ifade eden Bali, Türkiye’nin dış dünyaya verdiği “güzellik” görüntüsünde azınlıkların sembolik bir rol oynadığını söyledi. Bu nedenle devlet katında zaman zaman pozitif ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirten Bali, buna karşın nefret söyleminin cezasız kalmasının ve azınlık topluluklarının hukuki statülerinin hala net biçimde tanımlanmamış olmasının önemli sorunlar arasında yer aldığını vurguladı.

Ruhban Okulu neden açılmıyor?

Heybeliada Ruhban Okulu tartışmalarına da değinen Bali, okulun açılmamasının nedenini, “Dolayısıyla tehdit değiller. Ruhban Okulu meselesini Türkiye’nin milliyetçi iklimi içinde değerlendirmek lazım. Milliyetçi iklim ve maziden gelen peşin yargılar Ruhban Okulu’nu ve Rum Patrikhanesi’ni şeytanlaştırdığı için aslında mesele teşkil etmeyen ve çoktan açılması gereken okul bir türlü açılamıyor” sözleriyle dile getirdi. Azınlık topluluklarının geleceğinin doğrudan Türkiye’nin geleceğine bağlı olduğunu söyleyen Bali özetle dedi:

“Rum, Ermeni ve Süryani toplumları özelinde kaygılanacak bir şey görmüyorum. Kaygılanacak tek mesele aşırı radikal terör hücrelerinin daha önce örneklerine rastladığımız gibi kiliselere, sinagoglara veya kamuoyunda tanınmış Hristiyan veya Yahudi kişilere yönelik saldırı teşebbüsleri ihtimalidir. Umudum ise gayrimüslimlerin nihayet dini kimlikleri gündeme getirilmeden Türk yurttaşı olarak kabul görmeleri. Türkiye’de Yahudi toplumunun mevcudiyetinin İsrail’de hiçbir etkisi yok. Yahudiler dahil tüm azınlıkların 50 yıl sonraki durumları doğrudan doğruya Türkiye’nin 50 yıl sonra nasıl bir Türkiye olacağına bağlı. Şayet Türkiye daha liberal, daha özgür, daha az milliyetçi ve muhafazakâr bir ülke olursa sorun kalmaz. Aksi olursa sorunlar katlanarak büyür.”

Araştırma Haberleri