GÜLSEVEN ÖZKAN
AKP milletvekillerinin imzasıyla 2 Temmuz'da TBMM Başkanlığı'na sunulan ve kamuoyunda daha çok "öğrenci affı" düzenlemesiyle gündeme gelen Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu'nda kabul edildi. Genel Kurul'da görüşülmesi beklenen teklifin 26. maddesiyle, 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'nda değişiklik yapılarak güvenlik soruşturmasına tabi personel grupları arasına ilk kez "yükseköğretim kurumlarında çalışacak öğretim elemanları" da ekleniyor.
Teklif gerekçesinde, "Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu" kapsamında güvenlik soruşturmasına tabi kamu görevlilerinin öğretmenler de dahil olmak üzere sınırlı sayıda belirlendiği ifade edilirken, yapılan değişiklikle yükseköğretim kurumlarında çalışacak öğretim elemanlarının da bu kapsama alınmasının amaçlandığı belirtiliyor. Düzenlemenin yasalaşması halinde devlet ve vakıf üniversitelerinde görev alacak öğretim elemanları, arşiv araştırmasının yanı sıra güvenlik soruşturmasından da geçirilecek.
Kapsam genişliyor
Güvenlik soruşturması uygulaması ilk olarak OHAL döneminde çıkarılan düzenlemelerle kamu görevine giriş şartları arasına girmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi, 2019 yılında kişisel verilerin toplanması, saklanması ve kullanılmasına ilişkin yeterli kanuni güvencelerin bulunmadığı gerekçesiyle dönemin düzenlemesini iptal etti. Bunun ardından 2021 yılında yürürlüğe giren "7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu" ile uygulama yeniden kanuni zemine oturtuldu. Şimdi aynı kanunda yapılmak istenen değişiklikle güvenlik soruşturmasının kapsamı öğretim elemanlarını da kapsayacak şekilde genişletiliyor.
Muhalefet partileri, akademisyenler ile eğitim ve meslek örgütleri, düzenlemenin akademik özgürlük, üniversite özerkliği, ifade özgürlüğü ve akademik atamalarda liyakat ilkesi üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini savunarak teklifin geri çekilmesini istiyor. Teklifin olası etkilerini hukukçular, akademisyenler ve eğitim örgütü temsilcileriyle konuştuk.
“AYM kararları dikkate alınmalı”
Teklifin hukuki boyutunu değerlendiren eski Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt, Anayasa Mahkemesi'nin temel hak ve özgürlüklerle kamu güvenliği arasında makul dengeyi esas alan önemli kararlar verdiğini hatırlattı. Teklifin ayrıntılarının dikkatle incelenmesi gerektiğini belirten Paksüt, görev yaptığı dönemde benzer dosyaları incelediğini ve karar verici heyet içinde yer aldığını ifade etti. Paksüt, geçmişte Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen bazı düzenlemelerin küçük değişikliklerle yeniden Meclis'e getirildiğini hatırlattı. Paksüt, teklifin de benzer bir yöntem izlemesi halinde yeniden yargısal denetime konu olabileceği örneğini şu sözlerle özetledi:
"Maalesef AK Parti çoğunluklu yasama organında sık sık oluyor. Anayasa Mahkemesi'nce Anayasa'ya aykırı bulunan kanunlar, kurallar biraz farklı formülasyonlarla, sağa sola birkaç noktası, virgülü değiştirilerek ya da düzenlemenin içindeki yeri değiştirilerek neredeyse aynen geri getiriliyor. Bu da öyle bir şeyse tabii tekrar iptal davası açılır. Siyasetin Anayasa Mahkemesi'nin gerekçelerini dikkate alması gerekiyor. Gerekçeleri dikkate almayıp sadece kelime ve harf oyunlarıyla, nokta virgül değişiklikleriyle Anayasa'ya aykırı yasaları geri getirmek Anayasa'ya saygısız bir tutum olur."
“Düzenlemeleri keyfi genişletmek haksızlıklara yol açar”
Akademisyenlerin, güvenlik soruşturmasının kişinin ailesi ve yakın çevresine kadar uzanabileceği yönündeki kaygılarını sorduğumuz Paksüt Paksüt, böyle bir durumun olması halinde uygulamanın ölçülülük ilkesini aşacağını anlattı. Paksüt, "Kişinin kendi şahsıyla ilgisi olmayan; arkadaşları, ailesi, eşi, dostu, ebeveynleri gibi bağlantılar üzerinden kişi hakkında güvenilir-güvenilmez gibi sonuçlara varılması Anayasa'ya aykırıdır” dedi. Güvenlik soruşturmasının kişinin ailesi, sosyal çevresi veya dolaylı ilişkileri üzerinden yürütülmesinin ciddi hak ihlallerine yol açabileceğini belirten Paksüt, "Herkes kendinden mesuldür. Güvenlik kişinin şahsi sorumluluğu altındadır ve sadece kişinin kendi hareketlerinin kendisini bağladığı bir alandır. Bunu bu şekilde genişletmek keyfiliğe ve büyük haksızlıklara yol açacaktır" ifadelerini kullandı.
OHAL döneminde kamu görevinden çıkarmalarda kullanılan "iltisak" kavramına da değinen Paksüt, hukuk devletinde belirsiz değerlendirmelerle kişilerin haklarının sınırlandırılamayacağını şu ifadelerle vurguladı:
"FETÖ'nün devlet kadrolarından temizlenmesi sırasında 'iltisaklılık' diye bir kavram icat edildi. Aslında iltisaklılık olmaz. Ya irtibat vardır ya yoktur. İşte sempatizandı, iltisaklıydı ya da dolaylı birtakım ilişkiler içindeydi gibi net olmayan hususlarla kişiler hakkında değerlendirme yapılması demokrasiyle bağdaşmıyor."
"Liyakat yerine güvenlik değerlendirmesi gelecek"
Düzenlemenin üniversitelerde yaratacağı olası sonuçlara dikkat çeken Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Yükseköğretim ve Eğitim Sekreteri Evrim Gülez ise teklifin akademik özgürlük üzerinde ciddi etkileri olacağını savundu. Gülez, güvenlik soruşturmasının bugüne kadar güvenlik açısından hassas görevler için öngörüldüğünü belirterek, akademisyenlerin bu kapsama alınmasının üniversitenin varlık amacıyla bağdaşmadığını,” Siz tabii ki güvenlik soruşturması yapabilirsiniz ama bunu yapacağınız meslekler bellidir; güvenlikle ilgili görevlerdir. Akademi bunlardan bir tanesi değil. Bu yasa yasalaştığı anda devlet ve vakıf üniversitelerinde görev alacak tüm öğretim elemanları güvenlik soruşturmasına tabi tutulacak” diyerek anlattı.
Gülez, düzenlemenin akademik kadrolarda bilimsel yeterlilik yerine idarenin değerlendirmesini öne çıkaracağını şöyle savundu.
“Bunun anlamı şu; akademik kadrolara girişte ve görevde yükselmelerde yeterlilik, akademik birikim ve liyakat değil, içeriği ve sınırları belirsiz güvenlik değerlendirmeleri, sübjektif değerlendirmeler söz konusu olacak. İstihbari bilgiler, kişinin sosyal çevresi, geçmişte katıldığı etkinlikler, üyesi olduğu sendikalar, siyasal faaliyetleri, kamuoyuna yaptığı açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları bu atama süreçlerinde kıstas haline gelebilecek."
"En büyük tehlike otosansür"
Düzenlemenin yalnızca üniversiteye yeni girecek akademisyenleri değil, görevde bulunan öğretim üyelerini de etkileyeceğini söyleyen Gülez, bunun akademide yaygın bir otosansüre yol açacağını ifade etti.
"En büyük tehlike burada. Akademiye girdikten sonra yaptığınız her işte, görevde yükselmenizde bunların etkili olacağını düşünerek kendinize bir otosansür uygulayacaksınız. Kişinin akademiye adım attığı ilk andan itibaren söylediği her sözün, yaptığı her işin görevde yükselmesinin bir kriteri haline gelmesi nedeniyle kişi kendi kendini denetlemek zorunda kalacak. Özgür bilimdir, özerk üniversitedir, ifade özgürlüğüdür. Ama siz araştırma görevlisinden doktor öğretim üyesine, doçentten profesöre kadar bütün yükselme süreçlerini güvenlik soruşturmasına bağladığınızda herkes kendi kendini denetler hale gelir”
Gülez, yasanın yalnızca geçmişte ihraç edilen akademisyenleri değil, üniversitedeki tüm eleştirel görüşleri etkileyebileceğini, “Bu sadece Barış Akademisyenleri meselesi değil. Bugün bir iktisat profesörü ‘ekonomi kötü gidiyor' demekten çekinebilir. Bir eğitim fakültesi öğretim üyesi ‘öğretmen yetiştirme sistemi yanlış' diyemeyebilir. Bir yargı kararını eleştiremezsiniz, toplumsal bir olay hakkında görüş paylaşamazsınız. Sosyal medyadaki paylaşımlarınız bile değerlendirme konusu olabilir” diye konuştu.
"Makbul akademisyen yaratılmak isteniyor"
Üniversitelerin eleştirel düşüncenin üretildiği kurumlar olduğunu vurgulayan Gülez sözlerine şöyle devam etti:
"Üniversite iktidardan, sermayeden, inanç gruplarından, tarikatlardan ve cemaatlerden bağımsızdır. Akademi bütün bunlara rağmen sözünü söyleyen yerdir. Siz ise sözünü söylemekten çekinen bir akademisyen yaratmak istiyorsunuz. Bir makbul akademisyen yaratılmak isteniyor. Ama akademisyenin görevi iktidarın hoşuna gidecek şeyleri söylemek değildir. Akademi toplum için bilgi üretir, iktidar için üretmez. Üniversitenin insana, topluma ve doğaya karşı sorumluluğu vardır. Siz bu yasayla sadece iktidara karşı sorumluluğu varmış gibi davranan, sözünü söylerken çekinen bir akademisyen yaratmak istiyorsunuz. Bu, üniversitenin kuruluş fikriyle bağdaşmıyor."
"Bunun bedelini öğrenciler de ödeyecek"
Gülez, güvenlik soruşturmasının yalnızca akademisyenleri değil, öğrencilerin aldığı eğitimi de etkileyeceğini dile getirdi.
"Karşınızda size ders anlatan akademisyen, görevde yükselme konusunda kaygı duyuyorsa, siz de üniversitede aldığınız bilgi açısından sansüre uğramış olursunuz. Bu sadece akademisyenin kendini sansürlemesi değil, ders verdiği konuda anlattıklarını da sansürlemesi anlamına gelir."
Bir akademisyenin “arşiv araştırması” ile mücadelesi
Benzer bir süreci yaşayan akademisyenlerden Dr. Hülya Dinçer ise geçmişte arşiv araştırması nedeniyle göreve başlatılmadığını hatırlatarak, yeni düzenlemenin çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğini söyledi. "Bu Suça Ortak Olmayacağız" bildirisini imzalayan akademisyenler arasında yer alan Dr. Dinçer, 2017 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki görevinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Açtığı davayı kazanan Dinçer hakkında mahkeme göreve iade kararı verdi. Ancak Dr. Dinçer, üniversitenin mahkeme kararını derhal uygulamak yerine bu kez hakkında "arşiv araştırması" yaptığını ve bu gerekçeyle göreve başlatmadığını anlattı.
“Marmara’da arşiv soruşturması için mücadele verdim”
Dr. Dinçer, o dönemde üniversiteler açısından ‘güvenlik soruşturması’nın değil, yalnızca ilk kez yapılacak atamalarda ‘arşiv araştırması’nın öngörüldüğünü
belirterek, mahkeme kararıyla göreve iade edilen kişiler hakkında böyle bir uygulamanın yasal dayanağının bulunmadığını söyledi. Dr. Dinçer, "Hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen Marmara Üniversitesi benim hakkımda arşiv araştırması yaptı. O dönemde üniversiteler için sadece ilk kez kadroya atamalarda arşiv araştırması öngörülüyordu. Mahkeme kararıyla göreve iade edilenler için böyle bir kural yoktu. Buna rağmen üniversite bu yola başvurdu, göreve başlamaya uygun olmadığıma karar verdi. Bunun üzerine yeniden dava açtım ve kazandım. Mahkeme, göreve iade edilenler hakkında arşiv araştırması yapılamayacağına hükmetti” diyerek yaşadıklarını anlattı.
İdare mahkemesinin kararı sonrasında Marmara Üniversitesi'nin kendisini göreve başlatmak zorunda kaldığını belirten Dr. Dinçer, bir süre sonra istifa ederek MEF Üniversitesi’ne geçtiğini söyledi. Ancak üniversitenin idare mahkemesi kararını istinafa taşıdığını ve hukuki sürecin halen devam ettiğini ifade etti.
"Hukuka aykırı uygulama zamanla yaygınlaştı"
Dr. Dinçer, yaşadığı olayın o dönemde istisnai olduğunu ancak zaman içinde benzer uygulamaların yaygınlaştığını savundu. Dr. Dinçer, “O dönem Marmara Üniversitesi'nin yaptığı uygulama istisnaiydi. Ancak bugün pek çok üniversite, henüz böyle bir yasal zorunluluk bulunmamasına rağmen göreve iade edilen akademisyenler hakkında arşiv araştırması yapıyor. Marmara Üniversitesi'nin hukuka aykırı olarak başlattığı uygulama zamanla genelleşti” dedi.
Dokuz yılı aşkın süre akademiden uzak kaldığını belirten Dr. Dinçer, yaşadığı sürecin hem hukuki hem de kişisel açıdan yıpratıcı olduğunu söyledi.
"Hiçbir gerekçe gösterilmeden göreve başlamanız engelleniyor. Üstelik mahkeme göreve iadenize karar vermiş olmasına rağmen. Hukuka aykırılığı mahkeme tarafından tescil edilmiş bir işlem sonrasında yeniden keyfi bir idari işlemle karşı karşıya kalıyorsunuz. Elbette bu süreç son derece yıpratıcıydı” diye konuştu.
“Kişinin ailesine kadar araştırılacak”
Meclis’teki düzenlemeye değinen Dr. Dinçer, öğretim elemanlarının güvenlik soruşturması kapsamına alınmasının geçmişte yaşananlardan çok daha ağır sonuçlar doğurabileceğini savundu. Dr. Dinçer, arşiv araştırması ile güvenlik soruşturması arasında önemli fark bulunduğunu vurguladı.
"Arşiv araştırmasının kapsamı sınırlıdır. Hakkınızda soruşturma ya da kovuşturma bulunup bulunmadığına, KHK ile ihraç edilip edilmediğinize bakılır. Güvenlik soruşturması ise sınırları belirsiz, son derece keyfi uygulanabilecek bir mekanizmadır. OHAL döneminde bunun kişinin ailesine, eşine, çocuklarına ve diğer aile bireylerinin siyasi faaliyetlerine kadar uzandığını gördük. Güvenlik soruşturması, OHAL döneminde olağanüstü hal mantığıyla getirilen bir uygulamaydı. OHAL'in sona ermesinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen bugün üniversitelerde kalıcı hale getiriliyor. Bu nedenle bunu yalnızca bir personel işlemi olarak değil, OHAL uygulamalarının olağanlaştırılmasının bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor."
Düzenlemenin temel amacının üniversitelerde eleştirel ve muhalif akademisyenlerin önünü kesmek olduğunu öne süren Dr. Dinçer şöyle dedi:
"Bu düzenleme, üniversitelerde siyasi tasfiyeyi olağanlaştıran bir mekanizma haline gelebilir. Muhalif akademisyenlerin üniversiteye girişini engelleme ya da akademide kalmasını zorlaştırma riski taşıyor. Akademik özgürlük açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir düzenleme. Özellikle genç akademisyenler açısından ciddi bir otosansür kaynağı olacaktır. İnsanlar ileride akademik kariyerlerinin etkilenebileceği kaygısıyla düşüncelerini açıklamaktan, bilimsel çalışmalarından ya da demokratik haklarını kullanmaktan çekinebilir. Bu nedenle yaratacağı sonuçların çok daha ağır olacağını düşünüyorum."
Türk Tabipleri Birliği (TTB) de karşı çıktı
Türk Tabipleri Birliği (TTB) de Eğitim-Sen ortak açıklama yaparak devlet ve vakıf üniversitelerinde görev yapacak tüm öğretim elemanlarının güvenlik soruşturması kapsamına alınmasının, "olağanüstü hal rejiminin bir unsuru olarak fişleme uygulamasının akademik alana genişletilmesinin önünü açacağı" savunuldu.
TTB ve Eğitim Sen, güvenlik soruşturmasının "gizlilik dereceli birimler ile istihbarat ve milli savunma gibi güvenlik açısından stratejik alanlar için öngörülmüş istisnai bir uygulama" olduğuna dikkat çekerek, üniversitelerin bu kapsama alınmasının akademik özgürlükle bağdaşmadığını belirtti.
Ortak açıklamada ayrıca düzenlemenin, "öğretim elemanlarının temel hak ve özgürlüklerini askıya alan", "geleceğin öğretim elemanlarının düşünsel seyirlerini, akademik yönelimlerini ve toplumsal konumlanmalarını belli bir kalıba sokmayı hedefleyen" bir düzenleme olduğu ileri sürüldü.
TTB, teklifin "Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçelerinde aradığı hukuki güvencelerin hiçbirini taşımadığı", "idarenin takdir yetkisini sınırsızca genişlettiği" ve "keyfi ve kötü niyetli uygulamalara alan açtığı" gerekçesiyle 26. maddenin tekliften çıkarılmasını istedi.