Cuma Çiçek: Rejimi yeniden kurmanın laboratuvarı Kürt alanı

Cuma Çiçek: Rejimi yeniden kurmanın laboratuvarı Kürt alanı
Akademisyen Cuma Çiçek "Kürt meselesinin sürdürülebilir bir kriz olarak yönetilmesi politik alanda bir otoriterlik kaynağına dönüştü" dedi.

ÇAĞRI SARI

31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden 2 ay geçti. Seçimlerin hemen ardından sandıkta büyük yenilgi alan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı balkon konuşmasında “Milletin sandıkta verdiği mesajları en isabetli, en objektif bir şekilde akıl ve vicdan terazimizde tartarak, gerekli adımları mutlaka atacağız” dedi. Bu sözler bir kesim tarafından ılımlı siyasete dönüş olarak yorumlandı.

Yaklaşık bir sonra da siyaset gündemi “normalleşme” “yumuşama” kavramlarını tartıştı. Cumhurbaşkanı tarafından başlatılan ve CHP’nin de destek verdiği bu süreç, yine seçim sonrasında yapılan açıklama gibi bir çok isim tarafından alkışla karşılandı.

İktidar, 2015 seçimlerinden sonra adım adım kurduğu otoriter rejimden gerçekten vazgeçme eğiliminde miydi?

Bu sorunun sağlaması, son iki haftadır yapılıyor. Önce Kobanê davasında verilen ağır kararlar, sonra Kobanê davasının genişletilme çabası ve nihayetinde “atanır mı atanmaz mı” tartışmaları arasında gelen kayyım.

DEM Parti’nin 31 Mart’ta kazandığı Hakkari Belediyesi'ne yönelik polis operasyonu düzenlendi. Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış gözaltına alındı ve belediyeye kayyım atandı. Bu tablo 8 yıldır DEM Parti geleneğinin kazandığı Kürt illerinde yaşanıyor. Ancak bu kez, AKP büyük oy kaybetmiş, muhalefet düne oranla özgüven yakalamışken yaşanıyor. Üstelik 31 Mart seçimlerinden bir gün sonra Van’a atanmak istenen ‘kayyım’ bertaraf edilmişken…

Bu karar sonrası DEM Parti "kesintisiz nöbet eylemleri" başlattı. Peki yeni bir mücadele hattı örülebilecek mi? Van örneğinde olduğu gibi CHP sembolik tepkilerle sınırlı mı kalacak? Bu kayyım hangi motivasyonla atandı. Kayyımların ilk atandığı 2016 yılından sonra, DEM Parti ve iktidar siyasetinde ne değişti?

Uzun yıllardır Kürt sorunu çalışan akademisyen Cuma Çiçek ile konuştuk.

Bir süredir Türkiye gündeminde yumuşama- normalleşme tartışmaları yapılıyordu. Bu tartışmalar sürerken önce Kobanê davasına dönük ağır kararlar alındı ardından da kayyım atandı… Bu durum normal mi?

Mayıs seçimlerinden sonra DEM Parti geleneği, 8 yıllık aldığı pozisyonu değiştirmişti. Yani 8 yıl boyunca DEM Parti muhalefetle birlikte bir pozisyon aldı. Erdoğan’ın kaybına yatırım yaptı. Ayrıca, muhalefet içerisinden bir demokratik bloğun çıkmasını bekledi. 2015 çözüm sürecinin çöküşünden 2023 Mayıs seçimlerine kadar olan süreçte, Erdoğan bu kavgayı ciddi bir güç kaybetmekle beraber kazandı, 8 yılın ardından ikinci kez başkan seçildi. Kürt hareketinin beklediği şey gerçekleşmedi.

İkinci beklentisi kendisinin de içinde olduğu daha geniş bir demokrasi bloğunun ortaya çıkmasıydı. Bu blok tarafından da dışlandı. Ayrıca, bu blok bir demokrasi blokuna da dönüşmedi. Yani demokratikleşme bağlamında net bir perspektifi olan, net bir tutumu olan ve kolektif eyleyen bir blok oluşmadı.

Mayıs seçimlerinden sonra DEM Parti pozisyon değiştirdi ve yeniden üçüncü yol söylemine daha fazla yatırım yapmaya başladı. Muhalefetle iktidar arasında üçüncü siyasi merkez olmaya yatırım yaptı. Ak Parti ile müzakere zemini oluşturmaya çalıştı. Özellikle muhalefetin ana aktörü olan CHP ile ilişkileri koparmadan, en azından yerel ölçekte iş birliklerini zorlarken, bir yandan da AK Parti ile bu 8 yıllık çatışmalı ilişkiden çıkmaya ve AK Parti ile yeniden konuşmaya yöneldi.

Yani Dem Parti daha net bir pozisyon aldı; Leyla Zana açıktan bir pozisyon aldı. Ahmet Türk yine benzer bir pozisyon aldı. Demirtaş keza öyle. Müzakerenin zemini yoklanmaya başlandı. Buna dair çabalar oldu. AK Parti içerisinde de buna cevap veren bir ekip vardı ama zayıf kaldı. AK Parti içindeki çatışma ilk olarak Van’da mazbatayı ikinciye verme vakasında görünür oldu. Van vakası bir yönüyle AK Parti’nin kendi içerisindeki bir çatışmanın yansımasıydı. Ak Parti’de demokratikleşmekten bahseden bir kesim var. Bir yandan da bu gruba parmak sallayan bir ekip var. Ve bu ikinci grup daha güçlü gibi görünüyor.

cuma-cicek.jpg
Cuma Çiçek

'AKP içinde statükocu kesimin ağırlığı var, kayyım bunu teyit etti'

AKP’nin kendi içindeki kliklerden bahsediyorsunuz… Ayrıca Türkiye’de verilen siyasi kararlara bakınca MHP’nin ciddi bir ağırlığı görünüyor. Hakkari’ye atanan kayyım konusunda, Kobanê davasında verilen kararlar konusunda MHP’nin sözünün baskın geldiği, AKP’ de statükocu ekibin ağır bastığı değerlendirmesi yapılabilir mi?

İkili bir durum olduğunu düşünüyorum ben. MHP diyalog konusunda net bir karşı tutum koyuyor. Ama bunu tek başına MHP’nin talebine bağlayamayız. Van'daki kriz, ekip çatışmasının birinci yansımasıydı o krizde bir şekilde diyalog hattının sesi yükseldi. Kobanê kararları bence ikinci kriz alanıydı. Yani Van umut yarattı, Kobanê davası kararlarında ciddi bir umut kırımı oldu. Türkiye'de normalleşme olacaksa, Kürt sahasına yansıyacaksa bu normalleşme legal Kürt partisinin sahasının genişlemesi ile olacak bir şey. Bunun sembolik ismi şu an Selahattin Demirtaş. Yegâne lider konumunda neredeyse. Böyle bir konumda olan birinin 40 yıl ceza alması zaten sokakta bir endişe, kaygıyı yaratmıştı.

Dün yaşanan kayyım tek başına, Hakkari’ye yahut Kürt coğrafyasını kayyım atama meselesi değil. Kürt meselesinin sürdürülebilir bir kriz olarak yönetilmesi politik alanda bir otoriterlik kaynağına dönüştürülmüş durumda. Yani Kürt meselesinin çözümsüzlüğü, şiddet zeminde tutulması, bir politik kriz alanı olarak tutulması ve yönetilmesi her zaman Ankara'da bir otoriter rejim inşasının aracı olmuş durumda.

Türkiye ölçeğinde normalleşme olacaksa, Kürt meselesinin siyasi alanda demokratikleşme, ekonomik alanda eşitlik kaynağının dönüştürülmesine bağlı. Burada MHP’nin bir blokajı var. Bu çok net. MHP, 8 yıllık ittifakı sürdürmek istiyor. Yani MHP, bir parti olarak temsil gücünden çok daha büyük ölçüde bir güce sahip devlet içinde. Ak Parti'yle kurmuş olduğu ittifak, MHP’ye bu gücü sağlıyor. Ama öte yandan Ak Parti'ye baktığımızda; AK Parti son 8 yıllık kavgayı kazandı, Erdoğan ikinci kez başkan oldu, ama büyük bir güç kaybetti. Dolayısıyla hem iç hem de dış siyasette AKP’yi değişime zorlayan, daha büyük makro dinamikler var. AK Parti 2000’lerin hatta 2015’lerin Ak Partisi değil. Yani bu dönem içerisinde Ak Parti'nin gövdesi de değişti, söylemi değişti ve kabaca aslında politik söylem olarak da ideolojik hat olarak da neredeyse MHP’ye benzeşen bir AK Parti var. MHP’leşen bir AKP var. Tek başına MHP’nin bariyeri değil.

AK Parti’de net bir değişim eğilimi olsaydı, MHP’nin bu derece etkili olabileceğini düşünmüyorum açıkçası. Açıktan AK Parti içerisindeki çatışma olduğunu düşünüyorum. Statükocu olan eğilim daha güçlü AK Parti içerisinde. Bugün de kayyım bunun teyidi oldu.

O zaman birkaç hafta önce konuşulan ‘yeniden çözüm olur mu’ tartışması tamamen bitti…

Zaten çok zordu, bugünden sonra daha zor. Yani şimdi şunu izlemek gerekiyor. Bu konuda DEM Parti tepki verdi. Asıl, CHP’nin nasıl bir tepki vereceğine bakmalıyız. Kayyımlar devam ederse, 4- 5 yıl Türkiye'nin kriz yıllarının süreceğini gösterir. Yani kanaatim şu ki kayyımların önü alınmazsa Hakkari'den, İzmir'e, İstanbul'a, Antalya'da taşacaktır bu kriz hali. Bu durum sadece Hakkari ile sınırlı kalmaz. Batı metropollerine kayyım atanacağını beklemiyorum ama farklı araçlarla bu belediyelerin alanları daraltılacaktı.r İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin de bugün itibariyle sahasının daraldığını düşünüyorum, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin de.

'Ak Parti bölgede bir düşüşü göze almış durumda'

Bu kayyım AKP’nin Kürt coğrafyasından tamamen vazgeçtiğini mi gösteriyor?

Ben yakın zamanda Ak Parti'nin 20 yıllık yerel seçim performansını analiz ettim bir yazıda. AK Parti şu an Kürt coğrafyasında 2002’nin gerisine düşmüş durumda. Yani tarihindeki en düşük oyu alıyor. 2014’e kadar, tabanını genişleten, sokaktaki seçmen sayısını artıran, sokakta rıza ürettiği alanı genişleten bir Ak Parti vardı. Son 10 yılda ise büyük bir düşüş var. Özellikle son iki seçimdeki kaybı çok yüksek.

Dolayısıyla bu gidişat AK Partiyi bölgede küçültüyor. Bir yandan da merkezi hükümetin rejim içerisinde devasa krizleri var. Bu krizleri yönetip ayakta kalmaya çalışıyor AK Parti. Dışarıdan bir analist olarak benim gördüğüm bu düşüşü onlar herhalde ilçe ilçe çalışıyorlardır. AK Parti bölgede seçmen tabanında bir daralmayı, rıza kaybını göze almış durumda. Zaten bu kaybı da devlet otoritesinin verdiği güçle kapatıyor. Yani seçimi kazanamıyor ama 8 yıldır buraları yönetiyor; Diyarbakır’ı yönetiyor, Van'ı yönetiyor. Seçimle alamadığını, devlet iktidarının verdiği güç ile alıyor. 8 yıldır zaten bölgede bir tür ‘tek parti devleti’ var. Zaten belediyeler, valiliğin bir departmanına dönüşmüştü.

İnsanlar kendi geleceklerine dair söz sahibi olmak istiyorlar ve bunun da yegâne yöntemi, seçimler ve seçimlerle yaptıkları tercihler yok sayılıyor. Baktığımızda bölgede bütün belediyeleri ortadan kaldıran ve belediyeleri bir tür valiliğin alt birimine, departmanına dönüştüren bir yapıya dönüştü kayyımlar. AK Parti benim görebildiğim kadarıyla zaten seçmen desteğini artırma kaygısından vazgeçmiş durumda. Ankara'daki pozisyonunu yeniden kurma adına vazgeçmiş gibi görünüyor.

Yani bugünkü ekonomik kriz de dış politikadaki daralma da bu işin bir maliyetini oluşturuyor. Bu maliyeti tek başına Ak Parti ödemiyor. Bütün Türkiye ödüyor, bunu muhalefet de ödüyor. Şimdi ekonomideki son tedbirler üzerinden konuşalım. Hükümet bir tasarrufta yönelmiş durumda. Tasarrufun ilk sahaları belediyeler oldu. Belediyelerin harcama yapma yetkilileri hedefte. Sokaktaki insana ilk dokunan yerdir belediye. Belediye, bahçe demek, altyapı demek, ulaşım demek, sosyal politika demek, kültür demek.

O zaman 'oy kaybettikçe daha otoriter bir döneme girdi' tespiti yapılabilir…Muhalefet düne oranla daha güçlü pozisyonla çıktı aslında seçimlerden. Büyük de sınavı var CHP’nin.

Ak Parti, CHP tabanını, Dem Parti tabanını hoşnut etmeyi bir tarafa bırakın, kendi tabanının üçte birini kaybetti. Yani potansiyel seçmenin 4 milyonu sandığa gitmedi. 3 milyonu YRP başta olmak üzere diğer partilere gitti. Parti siyasal gücünü korumak adına bir değişime gitmek zorundaydı. Bu yumuşama iyi senaryoydu. CHP ile temaslar, Van'daki krizin aşılması, normalleşme umudunu büyütmüştü. Ama hem Kobanê davasında verilen kararlar hem de bu son kayyım ataması Ak Parti'nin statükocu kanadının daha güçlü olduğunu gösteriyor.

Bu kayyımlar devam ederse bunu yeni bir otoriterleşme dalgası takip edebilir ve bu dalga yeniden merkezileşme ve dekonsantrasyon yoluyla CHP’nin yönettiği belediyelerin alanlarını daraltabilir.

Neyi kastediyorsunuz?

Yerel yönetimler karşısında merkezi hükümetin gücünü artıran düzenlemeler olabilir. Yani belediyenin bazı yetkilerini bakanlıklara devreden düzenlemeler olabilir. Bunu bazen yasayla yapar, bazen yönetmelikle, bazen bir kararnameyle yapabilirler. Tekrar edeyim, yeniden merkezileşme yoluyla belediyelerin idari ve mali yetkileri daraltılabilir. İstanbul’un İzmir’in sahasını daraltmak isteyebilirler. İkinci olarak, dekonsantrasyon süreci güçlenebilir. Yani, yerellerde belediyelerin yanı sıra valilikler var. Valilik-belediye dengesinde, valiliği daha da güçlendirici uygulamalar gelişebilir. Örneğin Hakkâri’de bir valilik kararıyla 10 gün boyunca kapalı toplantılar dahil her şey yasaklanabiliyor. Bir kararla kentteki bütün kamusal alanı 10 gün boyunca durdurabiliyorsunuz. Merkezi hükümetin yereldeki temsilcisidir Vali. Kayyım uygulamaları devam ederse, CHP bu konuda bir pozisyon alamazsa, otoriterleşme dalgası daha büyüyecektir.

Buradan Ak Parti de muhtemelen zararlı çıkacaktır. Bu eğilim devam ederse 2028 seçimlerindeki kaybı kesinleşir kanaatimce. Çünkü sokağın son seçimlerde verdiği bir mesaj var. Sokak 8 yıllık gidişattan memnun değil. Son seçimlerde bunu çok açık bir şekilde ifade etmiş durumda.

Bu kayyım kararıyla beraber ekonomik alanda da normalizasyon beklendiği kadar hızlı olmayacak. Yani bunun da sonuçları olacak. Yani Kobane davası sonrası hatırlarsanız Avrupa Birliği Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor, Bakan Mehmet Şimşek’in dış ülkelerde yaptığı temaslara atfen "Bugünkü haksızlık, Türkiye ekonomisinin güvenilirliğini satmak için yapılan turların neden boşa çıktığını gösteriyor" dedi. Yani uluslararası alanda bu kayyımın ekonomik maliyeti olacaktır.

'CHP bu kayyımın hikayesini sokağa iyi anlatmak zorunda'

CHP’ye düşen sorumluluğu belirttiniz ama bir tekrar isteyeceğim. Sosyal medya mesajları atıldı. İstanbul’da açıklamaya il başkanı katıldı. Bu yeterli mi? Van krizi gibi bu kriz de CHP başta olmak üzere muhalefet tepkisi ile aşılabilir mi? Dem Partililer nöbet eylemi başlattı. Her yerde sokağa çıkma çağrıları var ama gördüğüm kadarıyla yetmiyor…

Dem Parti’nin Türkiye ölçeğinde direnç gösterme potansiyeli yok ne yazık ki. Mevcut toplumsal tabanı bu kadar büyük bir taban değil. Türkiye’nin bir bölümünde güçlüyle kalan yerlerinde çok zayıf, metropollerdeki gücü ise yüzde onlar düzeyinde. Dolayısıyla ana sorumluluk bana sorarsanız CHP’ye düşüyor. CHP bu kayyım hikayesini sokağa iyi anlatmak zorunda… Bunu yapar mı? Bu konuda yeni yönetim zayıf da olsa umut veriyor.

Van vakasında CHP bir heyet gönderdi. Kobanê davasında ise 10 kişilik bir kalabalık heyetle izlediler ama orada bir denge siyaseti vardı. Örneğin Kobanê davası Türkiye siyasetinin geleceğini belirleyecek olan bir davaydı. Özgür Bey kendisi bizzat gidebilirdi. Sembolik olarak çok daha fazla bir anlam ifade edebilirdi. Daha düşük bir profilde kaldı.

Bence bütün mesele şu: Kayyım demek Türkiye'de seçme ve seçilme hakkının gaspı demek ve aslında bütün bu otoriter rejim inşasında Kürt meselesinin yeniden şiddet zeminine çekilmesi demek. Dolayısıyla CHP bu otoriter rejim inşası ile kayyım arasındaki ilişkiyi okuyabilirse, İstanbul'un, İzmir’in, Adana’nın alanını koruyabilir. Demokrasinin birçok boyutu var ama asgari limiti seçme ve seçilme hakkıdır. Bu da Kürtlerden öteye tüm Türkiye’nin derdidir. Yani CHP burada genel başkanından başlayarak bir direnç gösterecek mi, üç-beş sembolik açıklamadan girişimden mi ibaret kalacak göreceğiz.

Türkiye'nin yüzde yirmisini, coğrafyasının yüzde yirmisini, nüfusunun yüzde yirmisini yok sayarak, seçim hakkını yok sayarak yönetemezsiniz. Buradan bir demokratikleşme, normalizasyon, yumuşama çıkaramazsınız. Ülke ekonomisinin normalleşmesini bekleyemezsiniz. (Kısa Dalga)

Söyleşi