Boğaziçi direnişini Boğaziçililer anlatıyor: Sırtımızı dönüyoruz çünkü...

Boğaziçi direnişini Boğaziçililer anlatıyor: Sırtımızı dönüyoruz çünkü...

Boğaziçi Üniversitesi'ne Melih Bulu'nun rektör olarak atanmasıyla başlayan protestoları akademisyen ve öğrencilerle konuştuk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2 Ocak 2021 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararla, beş üniversitenin rektörünü değiştirdi.

Bu üniversitelerden biri de Boğaziçi Üniversitesi idi. Kurum dışından bir isim olan Prof. Dr. Melih Bulu’nun rektör olarak atanması Boğaziçili öğrenciler ve akademisyenler tarafından protesto ediliyor.

Kararın resmileştiği tarihten bu yana Boğaziçi Üniversitesi’nde oldukça haraketli günler yaşanıyor.

Time Code programının bu bölümünde Boğaziçi Üniversitesi’nde devam eden protestoların detaylarını ve demokratik üniversite mücadelesini ele alacağız.

Haliç Üniversitesi’nden Boğaziçi’ne

2 Ocak’ta sadece Boğaziçi Üniversitesine değil; Beykoz Üniversitesi, Pamukkale Üniversitesi, Antalya Bilim Üniversitesi ve Çağ Üniversitesi’ne de rektör atandı. Bu atamaların çoğu da Melih Bulu gibi kurum dışından atamalar…

Bulu da Haliç Üniversitesinin rektörüydü. Ondan önce de İstinye Üniversitesi’nin…

Şimdi Boğaziçi Üniversitesinde yaşanan gelişmelere biraz daha geriden bakalım.

Boğaziçi’nin önceki rektörü Prof. Dr. Mehmed Özkan’dı.
Mehmed Özkan 2016 yılında yine Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanmıştı.

Özkan, oylamada rekor bir farkla oy çokluğunu alan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu yerine atanmıştı. Gülay Barbarosoğlu, Boğaziçi’nin 18. rektörüydü ve girdiği ikinci seçimde de oyların %86’sını almıştı. Fakat buna rağmen rektörlük seçimlerine bile girmemiş olan Prof. Dr. Mehmed Özkan atanmıştı. Akademik özerkliğin hiçe sayıldığı bu karar akademi dünyasında büyük tepkilere neden olmuştu.

Tepkilerin odağında Özkan’ın AKP’li Vekil Emine Nur Günay’ın kardeşi olması nedeniyle kararın siyasi nitelik taşıdığı tartışmaları vardı.

Atanan yeni rektör Melih Bulu da AKP Sarıyer İlçe Başkanlığı kurucularından. Bunun dışında AKP içinde çeşitli görevlerde bulunmuş fakat siyasi kariyeri aday olmaktan öteye geçememiş.
Bulu, 2009 yılında yapılan yerel seçimlerde Ataşehir Belediye Başkanlığı için,
2015 yılı genel seçimlerinde ise İstanbul 1. bölge milletvekilliği için aday olmuştu.

Ve şimdi Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atandı.

Fakat ne öğrenciler ne de akademisyenler bu atamayı kabul etmiyor!

Akademisyenler sırtını dönüyor

Boğaziçili akademisyenler her gün rektörlüğe sırtını dönerek, bu atamayı protesto ediyorlar.
Boğaziçi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü, öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bülent Küçük’e rektörlüğe neden sırtlarını döndüklerini sorduk:

Atanan rektörü tanımadığımızı, bu şekilde bir atanmaya karşı olduğumuzu, bunu kabul etmediğimizi göstermek için sembolik bir jest sırtını dönmek biliyorsunuz. Sembolik bir protesto biçimi olarak anlaşılması lazım. Çünkü üniversitelerin özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nin ama genel olarak üniversitelerin kendi idarecilerini, rektörlerini ve dekanlarını, bölüm başkanlarını kendilerinin seçebileceği bir kapasiteye sahip olduklarını biliyoruz. Türkiye’de de bu anayasa metniyle güvenceye alınmış bir hak biliyorsunuz. Aslında bakarsanız Türkiye’de üniversiteler hiçbir zaman tam olarak benim şahsen anladığım şekilde özerk-demokratik yapılar hiçbir zaman tam olarak olmadılar. Ama belirli dönemlerde bu hakkın yaşandığı bunun deneyimlendiği dönemler de oldu.”

Doç. Dr. Bülent Küçük’ün de ifade ettiği gibi üniversitelerin özerklik meselesi yeni bir tartışma değil. Üniversitelerin idari özerklik, mali özerklik veya akademik özerklik sorunu 1980 darbe dönemine kadar uzanıyor.

Geçmişten bu güne rektörlük seçimleri…

Açık kaynaklardan derlediğimiz bilgilere göre;

-1980 darbesine kadar rektörler, seçimle göreve geliyordu.

18 Haziran 1946//4936 sayılı Üniversiteler Kanunu:
MADDE 12: Rektör, Fakülte Profesörler Kurullarının bir arada yapacakları toplantıda iki yıl için, aylıklı ordinaryüs profesör veya profesörler arasından, sıra ile, her seçim döneminde başka bir fakülteden olmak üzere salt çoklukla seçilir.

-80 darbesinin ardından 1981’de Yükseköğretim Kurulu kuruldu ve YÖK kanunuyla seçimler kaldırıldı.

6 Kasım 1981//2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu:

MADDE 13: Üniversite tüzelkişiliğinin temsilcisi olan rektör Yükseköğretim Kurulunun önereceği yükseköğretimden sonra en az on beş yıl başarılı hizmet vermiş tercihan devlet hizmetinde bulunmuş ikisi, üniversitelerde görevli profesörlerden olmak üzere dört kişi arasından Devlet Başkanınca beş yıl için atanır, önerilenler atanmadığı ve iki hafta içerisinde yeni adaylar gösterilmediği takdirde Devlet Başkanınca doğrudan atama yapılır.

-1992’de YÖK kanununda yapılan değişiklikle rektörlük seçimleri geri geldi.
Ancak atama yetkisi korunarak…
YÖK üniversitenin belirlediği 6 aday arasından üç adayı cumhurbaşkanına sunuyor, cumhurbaşkanı da bu üç adaydan birini rektör olarak atıyordu.
Yani seçim ve atamanın bir arada olduğu bir sistem söz konusuydu.

7 Temmuz 1992//Yükseköğretim Kanununun rektörlük seçimlerini düzenleyen maddesinde değişiklik yapıldı:
MADDE 1/a: Devlet 
Üniversitelerinde rektör, profesör akademik unvanına sahip kişiler arasından görevdeki rektörün çağrısı ile toplanacak üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilecek adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Rektörün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Ancak iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzelkişiliğini temsil eder. Rektör adayı seçimleri gizli oyla yapılır. Oy veren her öğretim üyesi oy pusulasına yalnız bir isim yazabilir. Birinci toplantı­ da öğretim üyelerinin en az yarısının hazır bulunması şarttır. Bu sağlanamadığı takdirde toplantı 48 saat ertelenir ve nisap aranmaksızın seçime geçilir. Bu toplantıda en çok oy alan 6 kişi aday olarak seçilmiş sayılır, bunlardan Yükseköğretim Kurulunun seçeceği üç kişi atanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulur. Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör adaylarının seçimi ve rektörün atanması ilgili mütevelli heyet tarafından yapılır.

-2016’da 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi.
OHAL koşullarında birkaç defa “Cumhurbaşkanına doğrudan rektör atama yetkisi veren önerge” gündeme geldi, ancak itirazlar üzerine geri çekildi.
Ancak 29 Ekim 2016’da itirazlara rağmen 676 sayılı kanun hükmünde kararnameyle rektör seçme hakkı üniversitelerden alındı. Cumhurbaşkanına doğrudan rektör atama yetkisi verildi.

29 Ekim 2016//676 sayılı KHK:

MADDE 85- 2547 sayılı Kanunun 13.maddesinin (a) fıkrasının birinci paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Devlet üniversitelerinde rekt
ör Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bir aylık sürede önerilenlerden birisinin atanmaması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmemesi halinde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır.
Rekt
örün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Ancak aynı Devlet üniversitesinde iki dönemden fazla rektörlük yapılamaz. Rektör, üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eder. Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör, mütevelli heyetinin Yükseköğretim Kuruluna teklifi ve Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine verilen bu olağanüstü yetkiyi kullanarak şimdiye kadar birçok üniversiteye rektör atadı. Bu atamaların çoğu da Melih Bulu gibi kurum dışından.

“Darbe rejimini andıran atama”

Boğaziçili akademisyen Bülent Küçük, 1980 darbe rejimini andıran bu atamanın demokratik olmadığını ifade ediyor:

Bu sefer yeni baştan 80 vesayet rejimini andıran şekilde ve o pratiği benzeyen bir şekilde kurum dışından, üniversiteye normal şartlarda akademik bir kadro olarak gelemeyecek birisinin atanmış olması haliyle üniversitedeki akademisyenlerin çoğunun tepkisiyle karşılaştı. Bizim sırtımızı dönmemizin sebebi de bu üniversitenin fikrinin sorulmamış olması, zemin yoklaması yapılmamış olması, demokratik olmayışı ve bu kişinin aynı zamanda şahıs olarak olmasa bile kişinin de aynı şekilde bu akademik kriterleri yerine getiremeyecek bir profilde olmasını da düşünürsek ama asıl mesele bu değil tabii ki asıl mesele bu atama biçiminin bizzat kendisi bunun antidemokratik bir uygulama olduğunu varsayarak buna karşı sembolik bir protesto eylemi olarak değerlendirmek lazım.”

Akademisyen Bülent Küçük, Melih Bulu’nun atamasına neden itiraz ettiklerini böyle ifade ediyor.

“Kişisel değil genel”

Boğaziçi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Okul Öncesi Öğretmenliği Bölümü öğrencisi olan Nazlıcan Doğan da bu atamayı neden kabul etmediklerini şöyle açıklıyor:


“Melih Bulu özelinde değil genel olarak rektör atamalarını kabul etmediğimizi söyleyebilirim. Bunun birden fazla nedeni var. Üniversiteler üzerine kurulan bu baskı, kayyum atamaları, bilimsel üretimin özgür merkezleri olması gereken üniversitelere dönük birazcık bilim düşmanı olması, hatta neredeyse siyasal iktidarın kontrol etmeye çalıştığı bir mekanizme haline dönüştürülme gayesi olduğunu düşünüyoruz. Bu tahakkümü kabul etmememiz söz konusu, burada biz demokratik bir talep olarak seçimle rektör atanması gerektiğini düşünüyoruz. Üniversitelerde rektörler böyle belirlenmeli. Yani burada Boğaziçi ile ilgili özel bir direnişten ve isyandan bahsetmemiz söz konusu değil.

Melih Bulu için de şöyle söyleyebilirim. Hem Boğaziçi demokratik değerlerini hem de Boğaziçi kültürünü yansıtmadığını düşündüğümüzden ve Boğaziçili olmamasından, aynı zamanda intihal krizleri, bu iddialar, akademik olarak etik değerlere uyulmaması, intihalin akademik bir hırsızlık sayılması ve böyle bir şeyle anılmak istemeyişimiz. Değil Boğaziçi’ne herhangi başka bir üniversiteye rektör olarak atanmaması, rektör olarak seçilmemesi gereken bir kişi olduğunu düşünüyoruz. Melih Bulu’nun acilen doktora tezinin feshedilmesi  aynı zamanda istifa etmesi gerekiyor bu yüzden.”

Boğaziçi öğrencisi Nazlıcan Doğan, Melih Bulu’nun atanma kararının protesto edilmesinin sadece Bulu’ya özel olmadığını, genel itibariyle üniversitelerin, siyasi iktidarın kontrol etmeye çalıştığı bir mekanizme haline dönüştürülmesini protesto ettiklerini belirtiyor.

Polisin protestolara müdahalesi bir hak ihlali

Çoğunlukla şarkılar ve danslar eşliğinde devam eden protestolarda, polisin öğrencilere uyguladığı orantısız şiddetle, zaman zaman tansiyonlar yükseliyor…
Polis gösterilere 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na dayanarak müdahale ediyor. Kanuna göre toplantı ve gösteri yapılmadan önce yetkili makamlara bildirim zorunluluğu var. Fakat hukukçulara göre bu kanun, uluslararası hukuk ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla çelişiyor.

AİHM eski yargıcı Rıza Türmen, DW’ye verdiği röportajda polisin gösteriye müdahalesinin bir hak ihlali olduğunu söylüyor:

“Şiddet içermediği sürece o gösteri yürüyüşüne polisin müdahale etmesi, gösteri yürüyüşü hakkının ihlalidir. Daha önce izne tabiyse ya da izin alınmamış olsa bile ya da bildirim mecburiyeti varsa ve bildirim yapılmamış olsa bile barışçıl bir gösteriye polis müdahale edemez.
Yani anayasaya aykırı bir hareket var burda, anayasa ihlali var. Sadece AİHM kararlarının değil Türkiye Anayasası’nın da hem gösteri yürüyüşünü düzenleyen maddesi hem de 90. maddesinin ihlali var. Ve bu öyle süregeliyor. Yani söylenmek istenen şey şu mudur? Türkiye’de hükümeti desteklemeyen hiç bir gösteri yürüyüşü yapamazsınız. Bu mudur yani.”

Polisin gösterilere sert müdahalesi ve öğrencilere orantısız şiddet uygulamasının yanı sıra protesto eylemlerine katılan 36 kişi evlerine baskın düzenlenerek gözaltına alındı.
Ev baskınları, sabaha karşı zırhlı araçlarla ve uzun namlulu silah kullanan özel harekat timleri tarafından yapıldı.
Hem de kapılar, duvarlar kırılarak…

“Öğrenci değil terörist muamelesi yapıldı”

Gözaltına alınan öğrencilerden biri de Tuana Öztuncel, gözaltı sürecini şöyle anlatıyor:


“Ben çarşamba sabahı saat 6 gibi ev baskınıyla gözaltına alındım pek çok arkadaşımız gibi.

Aslında yaklaşık yanlış hatırlamıyorsam 24 kişilik bir listeyle başladı bu ev baskınları ve gözaltılar salı günü başlamış oldu. Daha sonra bu listede bulunmayan başka isimlerin de evlerine baskınlar gerçekleşti. Ben ikinci gurup arasında yer alıyordum. Açıkçası hepimiz açısından beklenmeyen bir şeydi çünkü hukuki hiçbir dayanağı olmayan bir süreçle karşı karşıya kaldık. Bize isnat edilen suç 2911 sayılı kanuna muhalefet ve polise mukavemet olmasına rağmen sanki terör örgütü mensubu olmakla suçlanıyormuş gibi ya da örgüt propagandası yapmakla alakalı suçlanıyormuşuz gibi bir muamele ile karşı karşıyaydık tüm süreç boyunca. Bu ev baskınları da aslında bu imajı güçlendirmek için ve çarşamba günü gerçekleşicek olan eylemin kitleselliğini kırmak o eylemi sönümlendirmek için gerçekleştirilen bir çabaydı”

Protestolara ilişkin gündeme gelen terör vurgusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarında da vardı.

“Terör örgütü iltisaklı kişilerin, en ön safta yer aldığı bu tür eylemlerin; demokrasiyle, hak arayışıyla, fikir ve ifade özgürlüğüyle uzaktan yakından ilgisi yoktur”

Tuana da gözaltı süresi boyunca terör örgütü mensubu olmakla suçlanıyorlarmış gibi bir muamele yapıldığını dahası gözaltı sırasında fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldıklarını ifade ediyor:

“Hem evin içindeyken hem emniyete götürülürken, tüm gözaltı süreci boyunca darp edilen, şiddete maruz bırakılan çok sayıda arkadaşımız oldu. Hepimiz yaşadık aslında bunları ve çıplak aramaya zorlandık. Çıplak aramanın cinsel şiddet olduğunu günlerdir söylüyor olmamıza rağmen bu günlerde de çıplak aramanın Türkiye’de var olmadığını iddia eden kişiler tarafından buna zorlanmış bulunduk. Bunun dışında LGBTİ arkadaşlarımız özellikle tecavüz tehdidiyle karşı karşıya kaldılar. Tüm süreç boyunca, hiçbir şekilde gerekli olmamasına rağmen hastaneye götürülürken ya da emniyete götürülürken herhangi bir yerden bir yere götürülürken ters kelepçe yapıldı hepimize… Ters kelepçeye itiraz ettiğimizde de yine darp edildik. Ve orada gördüğümüz muameleler en genel anlamıyla darp ve fiziksel  şiddetin dışında psikolojik şiddet üzerine kurulu ve nasıl bu gözaltıların amacı gözdağı vermekse insanları korkutmak ve o direnişi kırmaksa gözaltına bizim gördüğümüz bütün muamelelerin amacı bizim direnişimizi ve bizim irademizi kırmaktı.

Bizi eyleme gitmemizi engellemek için gözaltına aldılar. Bir daha hiçbir eyleme katılmamamızı istedikleri için korkutmaya çalıştılar ama iki açıdan da başarılı olamadıklarını söyleyebiliriz.”

“Boğaziçili değilim ama bu bir demokrasi sorunu”

Melih Bulu Habertürk’te katıldığı programda protestoya katılan ve gözaltına alınan öğrencilerle alakalı şöyle bir açıklama yapmıştı.

Dikkat ederseniz, bu olaylarda, mesela tutuklamalara da baktığınız zaman 17’de sadece 2 tanesini Boğaziçili. Yani diğerlerinin Boğaziçi öğrencisinin içerisine girmesine Boğaziçi öğrencilerinin nasıl izin verdi, ben onu anlamış değilim.
Boğaziçi öğrencisi her türlü protestoyu yapabilir, istediği yerde yapabilir. Ama Boğaziçi öğrencisi olmayanları asla, zaten normal zamanda da öyle, kampüse almıyoruz. Çünkü aldığımız zaman, Boğaziçi çok hassas bir üniversite.”

Bu yönde açıklamalar iktidar kanadından da gelmişti.

Okan Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, son sınıf öğrencisi olan Tuana Öztuncel, bunun bir demokrasi sorunu olduğunu, dolayısıyla başka bir üniversiteden olsa bile bu protestolara destek vermesi gerektiğini ifade ediyor:

“Maalesef Boğaziçi’nde yaşananlar ülkedeki tüm üniversitelerin ortak sorunu. Bir demokrasi sorunundan bahsediyoruz. Bunun için üniversite öğrencisi olmaya bile gerek yok aslında. Keşke herkes protesto ediyor olsa, bu eyleme destek veriyor olsa ama bizim Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olmayışımız gündeme getirilmeye çalışıldı. O da yine o eylemin meşruiyetini azaltmak ve belki bizi marjinalize etmek için izlenen bir yöntemdi. Ben bu şekilde değerlendiriyorum. Dediğim gibi bu hepimizin ortak sorunu olduğu için, bir demokrasi mesele olduğu için ve üniversitelerin mevcut durumunda üniversite öğrencileri karar alma süreçlerinin tamamından dışlanmış olduğu için, bunların tamamının izdüşümü olan bir kayyumla karşı karşıyaydık. Bu yüzden de doğal olarak bütün üniversite öğrencileri olarak oradaydık. Bütün üniversite öğrencileri olarak bir dayanışma içerisinde olduk, birbirimize destek oluyorduk ve birbirimizin sesini yükseltmeye çalışıyorduk.”

Erdoğan: Dar kafalı, idrak yoksunu bir zihniyet

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Boğaziçi Üniversitesi protestolarına ilişkin şöyle bir açıklaması oldu:

Dünyada ve Türkiye’de her şey değişti, herkes değişti. Bir tek bu köhne zihniyet yerinde sayıyor. Kendileri ileriye gidemediği için ülkeyi geriye döndürmenin hesabı ve gayreti içindeler. Karşımızda bırakın ülkeye ve millete hizmete talip olma konusunda kendilerini geliştirmeyi eylen biçimlerinde bile yeniliğe gidemeyecek kadar tembel, dar kafalı, idrak yoksunu bir zihniyet var”

Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olan ve ilk günden beri protestolara katılan Nazlıcan Doğan, Erdoğan’ın bu açıklamalarını hiç bir şekilde kabul etmediğini belirtiyor:

“Biz hiçbir zaman bizden bahsedildiği, bize atıfta bulunulduğu gibi herhangi bir şekilde kendimizin terörist olarak anılmasından derin üzüntü duyuyoruz, bunu asla kabul etmiyoruz. Bu bir öğrenci dayanışmasıdır ve sadece Boğaziçinde değil Türkiyenin her yerinde öğrenciler buna destek oluyor. Kamuoyunda bunun bir meşrutiyeti var artık. Bu demokratik bir halk talebidir ve böyle anlaşılmasını çok istiyoruz. Tayyip Erdoğan yakın bir zamanda açıklamada bulunmuştu bizim geri kafalı, dar zihniyetli ve sürekli gerici, yenilenmeyen eylem planları yaptığımızı söylemişti. Cuma günü yaptığımız eylem yeterince ilerici ve buna karşılık verilebilecek bir cevap olduğunu düşünüyorum.
Biz şarkılar s
öylüyoruz, seçimler yapıyoruz, alanlarda portakal keserek, portakal idam etmiyoruz, kefenimizle meydanlara çıkmıyoruz ve öğrenci olduğumuzun bilinciyle ne savunduğumuzu unutmadan, ne istediğimizi her defasında dile getirerek bunu yapıyoruz.
Bu yüzden mesela şarkılarda okulumuza kelepçe vuranlara yuh derken, seçim yaparken ki kayyum rektör atanmasına karşı bir tepki koyuyoruz  aslında ve bence bu yüzden eylemlerimiz yenilikçi ve aynı zamanda sönümlenecek gibi durmuyor bunlar.

“Taleplerimiz karşılanmadıkça susmayacağız”

“Biz sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ve bun çığlık çığlığa yapıyoruz. Biz çokuz, çok olduğumuzu da biliyoruz. Türkiye’nin her yerinden bize destek veren hatta yurtdışından mezunlarımız, yurtdışına okumaya giden arkadaşlarımızın bize destek veren bir sürü mesajıyla, hatta basın açıklamalarıyla internette karşılaşıyoruz. Bu yüzden de susmayacağız. Taleplerimizin karşılandığını görene kadar da eylemlilik sürecimiz devam edecek”

Nazlıcan “taleplerimiz karşılanmadıkça eylemlerimiz devam edecek” diyor. Peki talepleri ne? Öğrenciler ne istiyor?

Aslında istediğimiz çok basit iki şey var. Birincisi bütün kayyum atamalarının geri çekilmesi, ikincisi üniversitelerdeki demokratik ortamı ve üniversitelerin akademinin özerkliliğini korumak için üniversite bileşenlerinin hepsinin rızası ve gayesi gözetilerek demokratik, şaibesiz seçimler yapılması ve rektörlerin böyle belirlenmesini talep ediyoruz açıkçası”

Okan Üniversitesi’nden Tuana da benzer noktalara değinerek taleplerini şöyle dile getiriyor:

Ben bir üniversite öğrencisiyim ve herhangi bir üniversitede alınacak kararların o üniversitenin bir bileşeni olan öğrencilerden oluşan meclislerde alınması gerektiğine inanıyorum. Demokratik işleyişin bu olduğuna inanıyorum ve dışarıdan bir cumhurbaşkanı atamasıyla ya da herhangi bir başka atama usülü ile bir rektörün üniversitenin başına getirilmesi ve bizi ilgilendiren kararları, bizim seçmediğimiz bir kişinin alacak olması kabul edilebilir bir uygulama değil. Bu bugün Boğaziçinde gerçekleşmiş olabilir ama dün ODTÜ’de gerçekleşti, İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşti yarın benim üniversitemde gerçekleşebilir. Herhangi bir üniversitede şu an zaten hiçbir karar alma mekanizmasında biz yer almıyoruz. Bu yüzden de bu mücadele yalnızca Melih Bulu’un istifasıyla sonlanacak bir mücadele değil. Çok derin bir demokrasi sorunu yaşıyoruz aslında üniversitelerde.”

Genel hatlarıyla atamayı kabul etmeyen tüm öğrencilerin talepleri aynı; akademik özgürlük ve demokratik bir işleyişin olduğu üniversiteler…

 

Öğrencilerin talepleri karşılanmazsa ne olacak?

Peki öğrencilerin talepleri karşılanmazsa ve Melih Bulu rektör olarak Boğaziçi’nde kalırsa ne olur? Sorumuzu Boğaziçili Sosyolog Bülent Küçük yanıtlıyor:

Boğaziçi Üniversitesi demokratik bir idari kültüre sahip, sadece lafta kalan bir şey değil. Yani bölümlerden yukarıya doğru ilerleyen bir idari sistem var. Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru bir idari sistem, bir idari rasyonalite söz konusu ve fevkalade demokratik bir yapısı var. Dolayısıyla da her bölümün kendi bölüm başkanını belirleme, kendi kadrolarını alma süreci oldukça kendi içerisinde de özerk yapılardan oluşan bir şey.
Böylesi bir sistem içerisinde diyeyim gelen rektör eğer var olan bu küçük ve fakat etkili olan mikro düzeydeki özerk yapıların tamamını ortadan kaldırarak, tepeden yukarıya aşağıya doğru, bir genel müdür gibi idare etmeye kalkarsa bütün bu demokratik kültürün tamamını yani bölümlerini özerkliklerini, dekanlıkların özerkliklerini, fakültelerin özerkliklerini ortadan kaldıracak bir pratikle sonuçlanma riski var. Şimdi daha önceki bahsini ettiğiniz rektör o da atanmıştı. Fakat Boğaziçi’nin bu demokratik kültürünü, bölümlerin ve fakültelerin özerkliğini tanıyan, senatosunu tanıyan, üniversite yönetim kuruluna saygı gösteren ve kendi kullanabileceği yetkileri kullanmayan bir rektör olduğu için görece tolere edilen bir rektör oldu. O da  sınırı hiçbir zaman açmadı. Fakat şimdi dışarıdan atanan rektörün bu varolan idari kültürü, demokratik kültürünü bypass edecek, deyim yerindeyse bütün bölümleri ve fakülteleri devre dışı bırakarak, o seçilmiş kurulları kaale almayarak, tek başına karar verebileceği; hangi bölüme kaç tane akademisyen alınacak, hangi araştırmalar yapılabilecek, hangi araştırmalar makbul araştırma olarak görülmeyecek, derslerden neler anlatacak, hangi derslerde nelerin anlatıldığı, ne durumlarda ne tür disiplin mekanizmalarıyla akademisyenler karşı karşıya kalacak. Dolayısıyla bütün bu meseleler temel bir sorun haline gelebilir bu yeni dönemde. Buna dair de bir güvence yok. Çünkü Türkiye’deki rektörlük sistemi rektörlerin sınırsız yetkilerle donatıldığı bir sistem söz konusu”

2020 yılı rektör atamaları::

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Tümay,
Akdeniz 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Özlenen Özkan,
Ankara 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Necdet Üvar,
Atatürk 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ömer Çomaklı,
Çukurova 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Meryem Tuncel,
Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Karakoç,
Fırat 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Fahrettin Göktaş,
Gazi 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Musa Yıldız,
İn
önü Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Kızılay,

İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İsmail Koyuncu,
Karadeniz Teknik 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Hamdullah Çuvalcı,
19 Mayıs 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Yavuz Ünal,
Orta Doğu Teknik 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mustafa Verşan Kök, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Alim Yıldız,
Trakya 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Erhan Tabakoğlu,
Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Tamer Yılmaz atandı.

Bu listeyi aşağıdaki linke tıklayarak incelediğinizde, Cumhurbaşkanı tarafından atanmış rektörlerin çoğunun AKP ile siyasi bağlantılarının olduğunu görebilirsiniz.

2020 yılı rektör atamalarının detaylı listesi

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-53783540

2021 yılı ilk beş ataması:
Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Melih Bulu,
Pamukkale 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Kutluhan,
Antalya Bilim 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. İsmail Yüksek,
Beykoz 
Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Durman
Çağ Üniversitesi Rekt
örlüğüne Prof. Dr. Ünal Ay atandı.

Bilimsel özerkliğin hiçe sayıldığı bu atamaları tek tek incelediğinizde çoğunun kurum dışından ya da AKP’de siyasi geçmişleri olan kişiler olduğunu görebilirsiniz.

Birkaçını detaylandırmak gerekirse;

Örneğin 2 Ocak 2021 tarihli beş atamadan biri olan Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Ahmet Kutluhan, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi rektör yardımcısıydı. Pamukkale üniversitesinde, rektörlük görevini sürdüren Hüseyin Bağ’ın YÖK tarafından görevden alınmasının ardından rektör vekili olarak göreve başlamıştı. Şimdi de rektör olarak atandı.

Yine aynı listeden, Beykoz Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Mehmet Durman, 2002-2010 yılları arasında Sakarya Üniversitesi, 2015-2016 yılları arasında da Bilgi Üniversitesi rektörüydü, 2016 yılında Beykoz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde görev yapan Mehmet Durman, şimdi de Beykoz Üniversitesi’ne rektör olarak atandı.

Bir başka örnek, benim de mezunu olduğum Anadolu Üniversitesi’nin son iki rektörü…
Ve iki rektör de kurum dışından.
Haziran 2020’de Anadolu Üniversitesi’ne ataması yapılan şimdiki rektör Prof. Dr. Fuat Erdal, daha önce İbn Haldun Üniversitesi’nde rektör yardımcısıydı. Görevi devraldığı önceki rektör Prof. Dr. Şafak Ertan Çomaklı da Uludağ Üniversitesi’nde doçentlik ve profesörlük kadrolarında görev aldıktan sonra Anadolu Üniversitesi’ne rektör olarak atanmıştı.

Burada her birisini tek tek detaylandırmak mümkün olmayacak ama listeden istediğiniz ismin akademik geçmişe bakarak bu sonuca ulaşabilirsiniz.

Ve tabii Boğaziçi’ne rektör olarak atanması yoğun tepkiyle karşılanan Prof. Dr. Melih Bulu da Haliç Üniversitesinin rektörüydü. Ondan önce de İstinye Üniversitesi’nin…

Etiketler :