"Ekoloji mücadelesi, yaşam hakkının savunulmasıdır"

"Ekoloji mücadelesi, yaşam hakkının savunulmasıdır"

Eşit Haklar İçin İzleme Derneği ve Kısa Dalga işbirliğinde hazırlanan Yasaksız Meydan'da bu hafta İrem Afşin’in konuğu Manisa Salihli Çevre Derneği Başkanı avukat Seçil Ege Değerli, “Ekoloji mücadelesini sadece 3-5 ağaç meselesi olarak görmüyoruz, halkların haklarını savunması, yaşam hakkının savunulması olarak değerlendiriyoruz” diyor.


2020 yılı boyunca, çevre hakkına yönelik yapılmak istenen 22 barışçıl gösteri engellendi. Neredeyse her bölgede farklı illerde kolluk güçlerinin çoğu kez orantısız güç kullanarak eylemlere müdahale ettiklerine şahit olduk, gözaltı ve dava süreçlerini gördük. Özellikle de Gezi Direnişi sonrasındaki dönemde siyasi otoritenin giderek artan biçimde çevre hareketine müdahale etmesi, çoğu zaman hareketin eylemlerinin, basın açıklamalarının, hatta kimi başvurularının da engellenmesini de beraberinde getirdi.

 “Halkın haklarının savunusu”

 “Yasaksız Meydan’ın bu haftaki konuğu Salihli Çevre Derneği Başkanı avukat Seçil Ege Değerli “Aslında iktidarın genel tavrı ve tercihleri doğrultusunda bu bakış açısıyla normal karşılıyoruz” diyor. Değerli şunları anlatıyor:

“Çevre mücadelesi elbette ki yoğun bir insan hakları ihlali yaşanan bir alan, ancak ekoloji mücadelesinin pek çok siyasal alanı kapsayan ve onlara dair itirazların da geliştiği bir alan olması dolayısıyla, bu baskılamayı, iktidarın yaşadığı krizi ve bunun karşısında yükselen taleplerle itirazları bastırmak açısından gittikçe otoriterleşen tavrının bir neticesi olarak görüyoruz. Ekoloji mücadelesi, emek, tarım, enerji, su, gıda politikaları ve kadın mücadelesi gibi pek çok siyasi alana etki eden bir alan. Ekoloji mücadelesini sadece 3-5 ağaç meselesi olarak görmüyoruz, halkların haklarını savunması, yaşam hakkının savunulması olarak değerlendiriyoruz. Aslında bu, halkın haklarının pek azının çok kapsamlı savunulması. En başta da yaşam hakkının savunulması olarak değerlendiriyoruz. Bir yandan tabii ki en genel çerçevesi sağlıklı gıdaya ulaşabilme, içilebilir sağlıklı suya erişim hakkı, yaşam hakkı. Pek çok alanda sorabildiğimiz hakların savunulduğu bir alan. Dolayısıyla sadece ekolojik yıkım, talan projelerine karşı çıkmak değil bu, altında yatan pek çok itirazı da beraberinde getiriyor. Bu süreçleri de takip ederken de zaten sadece ekolojik bir mücadeleyi yürütmek değil; halkın haklarını savunusu bağlamında bakıyoruz. Bu nedenle bu basınç karşısındaki sert müdahale de bu gerçekliğin aslında iktidar tarafından da bunun biliniyor olması nedeniyle diye düşünüyorum.”

 Yerel halka müdahaleler

 Eşit Haklar İçin İzleme Derneği “Barışçıl Toplantı ve Gösteri Hakkı İzleme Projesi” kapsamında yapılan ihlalleri verileriyle düzenli olarak raporluyor. 2019 ve 2020'de çevreyle ilgili yapılan eylemlerde çok ciddi bir engelleme, müdahale hatta gözaltı ve dava süreçleri de görüldü. Sadece büyük şehirlerde değil, Anadolu’da, küçük kasabalar ve köylerde kendi yaşadıkları çevrelerinin doğasını korumak isteyen, kendi hayatına müdahale edilmesini engellemek isteyen yerel halka ciddi müdahaleler oldu.  Mayıs 2020'de Bursa'nın Kirazlı köyüne Lübnanlı şirket tarafından yapılmak istenen maden şirketinin ağaç kesimine karşı köylüler eyleme geçtiğinde bir jandarma müdahalesi ile karşılaşıyorlar, sayısı belirlenemeyen gözaltılar yaşandı. Köyün çıkışlarının kapatılmasına, köylülerin köyden çıkmasına engellenmesine kadar giden bir süreçte, Haziran 2020’de yine aynı köyde ÇED raporuyla beraber köylüler yeniden eylem yapmak istediklerinde benzeri bir süreç görüyoruz.

 Şubat 2020'de Kanal İstanbul projesini Kadıköy'de protesto  etmek isteyen gruba müdahale edilirken; Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu tarafından, İstanbul’da düzenlenecek forum ve konser etkinlikleri de herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin polis tarafından engellendi.

 Bütün bunların üstüne eklenen pandemi süreci de farklı etkileri beraberinde getirdi. Değerli, pandemi sürecinin ekolojik harekete etkisini değerlendirdiği bir yazısında; “Sokağa çıkma, işyeri açma yasaklarına rağmen ÇED süreçlerinin devam ettirilmesi, halkın katılım toplantılarının yapılması, doğa talanı projelerinin yasaklardan tamamen muaf tutulmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum” diyor.

 “Pandemiden ders çıkarılmasını beklerdik”

 Değerli, “Normalde pandemiden tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iktidarın belli dersler çıkarmasını beklerdik” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Sağlıklı işleyen siyasal ortamda bu süreçlerin çoktan çıkarılmış olması, pandemi kaynağının yine ekolojik talan projeleri neticesinde oluştuğunu, bilim insanlarınca da her zaman söylendiği gibi bu tip pandemilerin ileriki yıllarda artarak çeşitlenerek devam edeceğini; ve bunun da özellikle ormansızlaştırma ve maden projelerinin bir sonucu olduğu, iklim kriziyle birlikte buzulların erimesiyle milyonlarca yıl öncesinde kalan virüslerin günümüze artık etki etmeye başlayacağı gibi veriler karşısında tüm siyasal iktidar sahiplerinin bu anlamda ders çıkarması ve kendi ülkesindeki bu tip projelere daha temkinli, daha bilimsel verilere uygun olarak adım atmasını beklerdik. Ancak yine şaşırtıcı olmayan şekilde ülkemizde pandemi süreci aslında bir yandan bu projelerin daha da hız kazandığı, daha önünün açıldığı ve pandeminin bir yandan da bir nimet olarak kullanıldığı ve halkın itirazının da rahatça baskılanarak bu projelerin hızlandığı bir süreç oldu. Tüm önlemlere iktidarca alındığı söylenen önlem ve yasaklamalara getirilen muafiyetlerle maalesef ki ÇED süreçleri işletilmeye devam edildi. Bu önlemlerden ve yasaklamalardan muaf tutulan alanlardan bir tanesi ulaşımdı. Ulaşımda dikkat çekici olan şuydu: İller arası bütün ulaşımlar geçen sene belli sürelerle yasaklanmış olmasına rağmen bundan muaf tutulan sadece enerji ve madencilik projeleri için yapılan nakliyatlar oldu. Her ne olursa olsun illa ki bu enerji santrallerinin, madencilik faaliyetleri durmaksızın devam etti.  Bir yandan halka ve hastalığa rağmen, ÇED süreçlerini devam ettiriyorsunuz, bu da yoğun bir hak ihlaline yol açıyor. Özellikle ÇED sürecinin içerisinde yer alan halkın katılım toplantılarını, eğer ki siz kamu idaresi olarak gerçekten kamu sağlığı, yararına göre kanuni yönetmeliğin koyduğu prosedürü gerçek anlamıyla işletmek istiyorsanız, pandemide o toplantıların yapılmaması gerekir.  Halkın katılım toplantısı dediğiniz toplantının, sağlıklı koşullarda ve halkın mümkün olduğunca kalabalık katılımıyla, gerekli bilgilendirmeyle tamamlanması lazım. Ancak biliyorsunuz kahvehaneler kapalıyken bile, köy kahvehaneleri usulsüz olarak açılarak insanlar toplantılara davet edildiler. Bu yurttaşın yaşam hakkıyla itiraz hakkı arasına sıkıştırılması demek. Ya evde oturacak sağlığını ve yaşamını düşünerek o toplantıya katılmayacak ve itirazını dile getiremeyecek ya da sokağa çıkacak ve kendi hayatını riske atacak. Kendi koydukları kuralları ihlal eden ve bu projeler için yasaklara muafiyetler getiren bir anlayış söz konusu.”

 “Köylüler çok ciddi şiddet gördü”

 Değerli, pandemi sürecinde dernekler ve platformlar olarak itirazlarda bulunduklarını bu itirazların dikkate alındığı birkaç projede özellikle ÇED süreçlerinin genel anlamda durdurulması, halkın katılım toplantılarının yapılmaması anlamında başarılı olduklarını belirtiyor. Değerli, her zamana başarılı olamadıklarını da ekliyor:

 “Benim de yaşadığım ve başkanı olduğum derneğin mücadele ettiği Manisa ili kapsamında Salihli'de bu süreçler maalesef ki devam ettirildi, durdurulmadı. Örneğin Kirazlıyayla Köyü'nde kolluk kuvvetinin çeşitli şiddet gösterisine maruz kalındı. Aynı şekilde bizim ilçemizde de ilk önce Hacıbektaşlı Köyü'nde JES kurulumu için başlatılan faaliyetlerde benzer bir durum yaşandı.  Manisa İdare Mahkemessi’nde açmış olduğumuz bir dava mevcutken, yargısal sürecin sonuçlanması şirket tarafından hiç beklemeksizin, doğrudan tam anlamıyla proje sahasının neresi olduğu dahi dava dosyasından anlaşılmazken, köyün yerleşim alanlarının çok yakınında ormanlık alanın bitimiyle yerleşim alanlarının kesiştiği noktada bir anda şirket faaliyete başladı. Aslında bu alan özel mülkiyete ait bir alandı. Bunun üzerine Hacıbektaşlı köylüsü doğal olarak bir direnişe geçti ve bu projenin yapılmasının, en azından yürütmeyi durdurma kararlarının çıkması, yargısal süreçlerin ilerlemesinin beklenmesi talebinde bulundu. Ancak 2 sene önce gerçekleşen bu direnişte kolluk kuvvetinin yine artık aşırı şiddet denmeyecek, tamamen usulsüz bir müdahalesi söz konusu oldu. Oysa halkın toplanması, halkın bir araya gelmesi tamamen barışçıl bir gösteri kapsamındaydı. Barışçıl bir itirazını dile getirme, tamamen Anayasa’dan, İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan haklarının kullanılması niteliğindeydi. Bizim de hukuken çok üstünde durduğumuz noktalardan bir tanesi bu: Özel mülkiyete ait bir arazi üzerinde halk toplanmış, kadınlar oturuyorlar, çocuklar ellerinde pankartlarıyla koşturuyorlar. Aslında bu, halkın birlikteliğinin ve topluca itirazının gayet doğal, içinden geldiği gibi, kendi diliyle yansıttığı bir birlikteliktir. Fakat yüzlerce kolluk kuvveti, sadece Salihli ilçesinden değil Manisa merkezden dahi kolluk kuvveti getirilmesi suretiyle bir anda oraya bir müdahale başladı. Burada özellikle özel mülkiyet olduğu, yapılanın bir müdahaleyi gerektiren bir eylemlilik olmadığını ve yasal olarak müdahale etme haklarının bulunmadığını belirtmemize ve uzun süre bu görüşmeleri sürdürmemize rağmen çok yoğun bir şiddete maruz kaldık. 50'ye yakın yurttaş gözaltına alındı. Yoğun biber gazı kullanıldı. Sadece joplanmak değil, kalkanlarla insanlar oturdukları yerde ezilmek baskılanmak suretiyle gözaltı işlemi uygulandı ve darp edildiler.

 “Suç duyurusunda bulunmak istedik ama...”

 Beni gözaltına aldıktan bir süre sonra yanlışlıkla gözaltına alındıklarını iddia ederek bu sefer gözaltı aracından çıkarmak konusunda bir şiddet uyguladılar. Biz tüm bu süreçle ilgili olarak savcılığa suç duyurusunda bulunmak istedik. İstedik diyorum çünkü gerçekleşemedi. Yine ceza muhakemesi kanununa aykırı bir şekilde 1 gün boyunca yurttaşlarla birlikte şikayet dilekçelerimizi savcılığa vermek üzere anlamsız ve gerekçesiz bir şekilde adliyede bekletildik. Ancak ertesi gün dilekçelerimiz alındı. Ama soruşturma ya da başvuru numarası verilmemişti. Daha sonrasında meslek hayatımda ilk defa gördüğüm bir uygulamaya şahit oldum. Şikayet dilekçelerimizi verdikten bir 10-15 gün sonra jandarma erleri büroma gelerek dilekçemi iade etti. Neye uğradığımı şaşırdım, zaten asla böyle bir usul olamaz.  Resmi tebligat dediğimiz takipsizlik kararını veriyorsunuz. Ne karar verildiyse zaten bunun resmi yollarla yapılması lazım. Şikayet dilekçemi olduğu gibi iade etmişler, hem de büroma jandarma erleriyle elzem tebliğ şeklinde.

 

Manisa Salihli’deki eylemden sonra “kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen dağılmama ve görevi yaptırmamak için direnme” suçlamasıyla 34 kişi hakkında dava açıldı. Salihli Asliye Mahkemesi'nde 23 Ekim 2020’de başlayan davanın üçüncü duruşması ise 15 Haziran 2021'de görülecek.

 

Hukuki açıdan bu yaşananların bir avukat olarak kendisine ne hissettirdiğini anlatırken Değerli, “Ben yargılanmayı bekliyorum, bu durum direncimi yükseltiyor” diyor:

“Bizim şikayetlerimizi, haksız gözaltı ve işkenceyi suçlamalarını kabul etmeyen savcı istediği gibi bizim hakkımızda dava açtı. Bu dava dosyasıyla önce sanık olarak ismim geçiyor, sonra hakkımda dava açılmadığı duruşmada ifade edildi. Tekrardan cübbemi giyip müvekkillerimin avukatı olarak duruşmada yer aldım. Ancak duruşma bitiminde mahkemenin ara kararıyla hakkımda bakanlığa başvurularak yakalanmam için izin istenildiğini öğrendim. Şimdi şöyle bir çelişki var: ‘Avukata herhangi bir müdahalemiz olmadı’ diye beyanda bulunulmuş ve savcılık da takipsizlik kararına "avukatın mesleğini icra etmesine ifa etmesine herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır" diyerek benim gözaltı aracına atılmamı zorla geri çıkarılmamı, yerlerde sürüklenmemi göz ardı etmiştir. Alandan görüntüler de var ama görmek istemeyince görünmüyor.”

 

“O yargılamada asıl hesap soracak olan biziz”

Avukat Seçil Ege Değerli, mahkemeyi merakla bekliyor: “Bakanlık özellikle daha toplumsal siyasal davalarda yer alan avukatlara karşı, rahatlıkla yargılanmaları konusunda izin veriyor. Ben bu iznin verilmesini bekliyorum, çünkü o yargılamada asıl hesap soracak olan ve hem yargılama pratikleri hem de ekoloji mücadelesindeki kolluk kuvvetinin tavrını, iktidarın yaklaşımını sorgulayacak ve yargılayacak olan bizleriz. Eğer ki ben orada avukat olarak bulunmuyorsam – ki iddiam da tabii ki kabulüm de o yönde – o zaman niçin bana karşı yapılan bu eylemler yargılanmadı? Kolluk kuvveti niçin yargılanmadı? Bunu soracağım. Ayrıca bizim anlayışımıza uygun olan avukatlık pratiğinde müvekkillerimizin haklarını sadece duruşma salonlarında değil, her yerde savunuruz. Bu savunmalarımız fiili harekete de dönüşebilir. Gözaltına alınmaya çalışan yaşlı köylü amcalarımız, teyzelerimizi araca sokulmasın diye tutup çekmeye çalışmıştım. Bunu da yine kanunsuz emre karşı gelmenin bir hak olduğu bilinciyle ve avukatlık anlayışım sonucunda yaptım. Arkasında elbette duruyorum. Tüm bu anlamda biz onları yargılayacağız.”

Değerli’nin içinde çalıştığı bir diğer yerel eylem ise, Manisa Salihli Çapaklı Köyü eylemleri. Biyogaz tesisine yönelik olarak Manisa Valiliği'nin ÇED gerekli değildir kararına karşı İdare Mahkemesinde açılan dava halen devam ederken, bir imar plan değişikliği yapılıyor. 15 Temmuz 2020'de santralin alanına doğru yol inşaatının başlamasıyla halkın da direnişi başlıyor.

“100 dönümün üzerinde tarım arazisine bir gecede Cumhurbaşkanlığı tarafından el konuldu”

Değerli Çapaklı köyünde yaşananları aktarırken, özellikle tüm yargısal süreç devam ederken köylülerin maruz kaldığı şiddete dikkat çekiyor:

“ÇED sürecinde verilen karar üzerine Manisa İdare Mahkemesi'ne başvurmuştuk, ancak yine Hacıbektaşlı'da olduğu gibi yargısal süreçler beklenmedi. Bu sefer köylülerin tarlalarının üzerinden şirket tarafından yol geçirilerek, iş makinalarının sokulmak istenmesiyle olaylar başladı. Biyogaz santralleriyle ilgili aslında bilim insanlarınca da ekolojistler tarafından da farklı görüşler var. Biz JES santrallerinden farklı olarak külliyen bu tesise karşı olmak, reddetmek noktasında değiliz. Ancak seçildiği yere baktığımızda dört bir tarafı zeytinlikler, domates tarlaları, üzüm bağları ile kaplı, tamamen 1. sınıf tarım arazisi üzerine kurulu olması ve köylerin arasından her gün yaklaşık 400 ton çöp ve muhtemelen yurtdışından getirilen atıkların bu santralde kullanılacak olması dolayısıyla yurttaşların itirazı vardı. Bununla birlikte yargısal süreç beklenmeksizin tarlaların içerisinden yol geçirilmeye çalışılması, bu itirazlara ayrı bir ivme kazandırmış oldu. Orada köylülerin kaçak yol üzerine tuttukları nöbete kolluk kuvvetlerince bir saldırı gerçekleştirildi. Sonrasında bu yolla ilgili anında bir imar plan değişikliği yapıldı. Bildiğiniz gibi aslında bu süreçler daha genel düzenleyici işlemlerdir, ama doğrudan santrale yol yapılması için maalesef 100 dönümün üzerinde tarım arazisine bir gecede Cumhurbaşkanlığı tarafından acele kamulaştırma adı altında el konuldu. Acele kamulaştırma süreçleri bildiğiniz gibi çok olağanüstü durumlarda, savaş, afet gibi durumlarda kamu idaresinin hızlı hareket edebilmesi için getirilmiş bir yasa maddesidir. Bugüne kadar AKP iktidarına kadar çok istisnai durumlarda, gerçekten yasanın amacına uygun olarak kullanılmıştır. Ancak, iktidarın bu politikaları ile birlikte maalesef ki amacı dışında uygulanmakta. Bu da mülkiyet hakkının bir ihlali kapsamında amacı dışında kullanılması demek. O gün halka uygulanan bu yasadışı müdahale de Anayasa'ya, İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı bir nitelikte. Bu yol ile ilgili Salihli Hukuk Mahkemeleri'nce verilmiş bir tedbir kararı da mevcuttu. Şirketin tarlalar üzerine mıcır dökmek suretiyle yol yapma çalışmasının durdurulması kapsamında bir ihtiyadi tedbir talebinde bulunduk ve talebimiz mahkemece kabul edildi. Tüm bunlara rağmen, kolluk kuvvetlerinin amirlerine bu kararları göstermemize rağmen, mahkeme kararı bile uygulanmaksızın köylüler, özellikle de kadınlar kendi tarlalarından yerlerde sürüklenerek çıkarıldı. Biliyorsunuz ekoloji mücadelesinde kadınlar her zaman ön saflarda yer alıyorlar. Zira bu projelerde de en çok zararı yine kadınlar görüyor. Ben dahil pek çok kadın yerlerde sürüklenerek gözaltı işlemi uygulandı. Haksız bir gözaltı işlemi yapıldı.”

Son iki yılda tıpkı Manisa Salihli’deki yerel direnişler gibi farklı bölgelerde de benzer müdahalelerle karşılaşıldı. Haziran 2020'de Kazdağları'ndaki Kirazlı altın ve gümüş madeni proje alanında bir direnişte, Kazdağları Nöbeti sırasında, jandarma tarafından yaşam savunucularının yapacağı kitlesel basın açıklamasına halkın katılımı engellendi, basın açıklamasına zorlukla izin verilse de aktivistlerin yanına gitmek isteyen halk kitlesine müdahele edildi, arka arkaya gözaltılar ve ciddi bir orantısız güç kullanımı görüldü. Kazdağları’ndaki süreç Eylül 2020'de de aynı şekilde devam etti. Çanakkale Kazdağları'ndaki madencilik faaliyetine karşı nöbete pandemiye rağmen devam etmek isteyen aktivistlerin bulunduğu alana jandarma bir baskın yaptı. Her Yer Kazdağları grubu mensubu dört kişi gözaltına alındı.

Bölgesi ya da içeriği hiç fark etmeksizin doğasını korumak isteyen halkın anayasal hakkı olan barışçıl toplanma ve gösteri hakkının düzenli olarak engellenmesi karşısında Seçil Ege Değerli, çevre hareketinin yaşadığı bunca hak ihlaline rağmen pes etmemesini, mücadeleye devam etmesini yorumlarken, gelecekten umutlu olduğunu söylüyor:

Çevre hareketinin şu an ülkemiz açısından en dinamiği yüksek itiraz alanlarından bir tanesi olduğunu düşünüyorum. Özellikle kadın mücadelesi ve ekoloji mücadelesini en hareketli, sokağın ivmesini en yükselten itiraz alanlarından iki tanesi olarak görüyorum. Bu anlamda da bu iki hareketin zaten mücadeleyi çok ön saflara, çok ileri safhalara taşıyacağını düşünüyorum. Özellikle ekoloji mücadelesi açısından konuşursam, bütün bu talan projeleri bir yandan işçileşme süreçlerini etkiliyor. İşsizliğin, yedek işgücü ordusunun daha da artmasını sağlıyor. Bu anlamda bu hareket elbette ki buradan bile baz alarak devamlılığını sürdürecektir. Bir yandan göç olgusunu etkiliyor, göç sorununu tetikliyor, şehirleşmeyi, şehirleşme sorununu içinde barındırıyor. Öte yandan hasta garantili hastaneler, geçiş garantili yollar gibi alım garantili santrallerin, hatta ihtiyaç fazlası santrallerin yapılıyor olmasına da bakıyoruz. Biliyorsunuz şu an özellikle elektrik enerjisi anlamında Türkiye kurulu gücünün ancak yarısını kullanıyor. İhtiyaç fazlası bir elektrik enerjimiz var, tabii bunun altında yatan neden ülkenin siyasal iktidar tarafından Ortadoğu'nun enerji devi olması iddiası. Hâlbuki ülkemizin tarım devi olmak gibi bir ideal çerçevesinde ilerlemesi çok daha faydalı ve gerçekçi olacaktır. Gerçek anlamda enerji devi olacak bir doğal kaynağımız bulunmamakla birlikte, bu kadar bereketli toprakları, 12 ay boyunca çok çeşitli tarımsal ürünlerin yetiştirilebildiği bu toprakları enerji santrallerine, maden ocaklarına heba etmek zaten çok akıl dışı bir yöntem. Bunların devamlılığı süresince zaten ekoloji mücadelesi de devam edecektir. Sadece tarım politikası açısından baktığınızda dahi bu mücadelenin ivme kazanarak süreceğini görebiliriz.”

“Tabii ki dileğimiz gerçekten insanlığın doğayla bütünleşik bir yaşamı kurabilmesi” diyen Değerli, “Sadece tarımsal alanlar açısından değil, yaşadığımız şehirlerin, köylerin, bir bütün olarak bu doğayla bütünleşik barış içindeki yaşama tesis edebilmesi, yaşamın buna göre düzenlenmesi gerçek arzumuzdur” diye açıklıyor.

“İktidarların çizdiği sınırların dışında biz doğanın sınırsızlığına inanıyoruz”

“Keşke bunlar gerçek olsa, biz bu alanlarda mücadele etmek yerine avukatlık pratiğimizi de aktivizmi de başka alanlarda gerçekleştirsek” diye serzenişte bulunan Değerli bu durumun sadece Türkiye'ye özgü bir sorun olmadığını, Güney Amerika’dan Afrika’ya kadar ekolojik talan projelerinin hızla devam ettiğini, tüm dünyayı etkilediğini söylüyor: “Doğa elbette sınır tanımıyor; devletlerin, iktidarların çizdiği sınırların dışında biz doğanın sınırsızlığına inanıyoruz. Elbette bunun da etkilerini görüyoruz. Ama şu an için bunu hedefleyen bir anlayışın olmadığını da biliyoruz. Daha yeni 21 Mart'ta Katar Devleti ile “Su Yönetimi İşbirliği Sözleşmesi” imzalandı. İsmine baktığımızda olumlu bir sözleşme gibi algılanabilir, ancak içeriğine baktığınızda pek çok gizli maddenin olduğunu görüyoruz. Sözleşmedeki gizli hususların her iki taraf devlet tarafından açıklanmasının yasaklandığı bir sözleşmeden iyi niyetli bir yaklaşım beklemek saf dillilik olur. Zira su yönetiminde ulusal güvenliğe dair olmayan bir anlaşmada  gizli maddelerin olması, doğrudan şüphe doğurucu bir işlem.

“Baskılar bizi yıldıramaz, mücadelemiz sürecek”

Manisa Salihli Çevre Derneği Başkanı aktivist avukat Seçil Ege Değerli, programın sonunda mücadeleye kararlılıkla devam edeceklerinden emin olduğunu ifade ediyor: “Biz mücadelemizde elbette ki kararlıyız. Şu an tüm köylülerimizle birlikte yerelde yürüttüğümüz mücadeleden sonuç aldığımız davalarımız var. Bu direnişlerin elbette ki bir sonuç getiren noktaları olduğunu da düşünüyoruz. Hali hazırda bölgemizde yaşanan su krizi ya da tarımsal üretimde yaşanan, gıda sorununda yaşanan krizlerin, sağlık sorununun, işsizlik süreçlerinin hepsinin altında buradaki mücadelelerden doğru çözümlerin bulunacağına ve bizlerin de buna dair söyleyecek sözlerimiz, alternatif çözümlerimizin olduğunu iddia ediyoruz. Israrla söylüyoruz ve bir gün bunların gerçekleşeceğine de inanıyoruz. Her ne kadar baskıyla ya da şiddetle karşı karşıya gelsek de, bu düzeni değiştirmeye dair umudu her zaman canlı tutuyoruz.”  

***Eşit Haklar İçin izleme Derneği ve Kısa Dalga ortaklığında yayına hazırlanan Yasaksız Meydan, barışçıl toplantı ve gösteri hakkı engellenen ve seslerini kamuoyuna duyurmak isteyenlerin platformu olmaya devam ediyor. Eğer siz de toplantı ve gösteri hakkınızın ihlal edildiğini  düşünüyorsanız, barışçıl toplanma özgürlüğünüze dair söylemek istedikleriniz varsa, Eşit Haklar İzleme Derneği / Yasaksız Meydan ekibine esithaklar@gmail.com adresinden ve sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

 

Etiketler :