Her şeyin kaybı hiçbir şeyin yası

Her şeyin kaybı hiçbir şeyin yası
Fiziki olarak bakıldığında ülke tarihinde ilk defa böyle büyük bir çaplı felaketin olması, yok olan coğrafyanın orta çaplı bir ülke boyutunda olması bu afetin ve sonrasında bize bırakacağı travmanın büyüklüğünü net bir şekilde ortaya koyuyor. Bundan sonraki süreçte bendensel sağlığın iyileştirilmesiyle birlikte psikolojik sağlığın korunmasına yönelik psikososyal çalışmalara önem verilmelidir.

BURCU DEMİREL

Sevdiğim ve üzüldüğüm şeyler uzun cümleler isterdi önceden, artık kısa…

O sabaha karşı ansızın kardeşimin abla deprem olmuş uyan demesiyle açtım gözümü. Salona geçip ilk dakikalarda gelen o görüntülerdeki insanların çaresizliğini gördükçe nefesimin kesildiğini, kesif bir çaresizlik ve dehşet duygusunun içinde boğulduğumu fark etmem uzun sürmedi. Ulaşmaya çalıştığım ama ulaşamadığım; bir umut mesajın gideceğine inanarak ve aynı zamanda korkarak attığım tek cümlelik mesaj: ‘iyi misin?’…

Pazartesi günü bir yandan mesajlarımın ulaşmasını beklerken diğer taraftan bir şeyler yapmak için çırpınıyordum. AFAD gönüllüsüydüm. Akşamüzeri bir çağrı mesajı geldi. İsteyen gönüllülerin en yakın havalimanına giderek koordine edilebileceğine dair bir mesajdı bu. Mesajın gelmesiyle havalimanına gitmem arasındaki süre iki saatti.

Hava inat etmiş gibi son zamanların en soğuk akşamlarından biriydi ve havalimanı bölgeye gitmek isteyen gönüllülerle dolup taşmış durumdaydı. Kardeşimle beraber beklerken sonradan birbirimizi çok sevip çok iyi arkadaş olacağımız bir KBB uzmanı ile tanıştık. İçerideki herkes bir büyük bir belirsizlik yumağının içinde uçağın gelmesini bekliyordu. Antep’e indiğimizde saat 08.30 civarıydı. AFAD koordinasyon merkezinde gruplara ayrılarak acil ihtiyaç bölgelerinden birine yönlendirildik. Burası Suriye sınırına en yakın noktalardan biri olan Hatay Hassa idi.

Hassa’ya doğru yola çıktığımızda ancak korku filmlerinde görebileceğimiz sahnelere tanık olmaya başlamıştık. Yol boyunca uzanan derin yarıklar, o yarıkların içine girmiş ve paramparça olmuş arabalar, yıkılmış kavşaklar ve köpüler ve yol boyu devam eden mahvolmuş ve harabeye dönmüş binalar… Hatay’a girmeden küçük bir bakkalın önünde durduk ihtiyaçlarımızı almak için ancak dükkanın içine girmek mümkün değildi.

Dükkan sahibi içerideki yıkıntıdan kurtardığı yiyecekleri dükkanın önüne sermiş herkese yetişmeye çalışıyordu. Arabamıza binip tekrar yola çıktığımızda bir adamın canhıraş bir şekilde arabanın önüne atıldığını gördük. Kaldırımın üzerinde enkazdan çıkarabildiği iki yakınının cesedi vardı ve bizden enkazda kalan diğer yakınlarını kurtarmamız için yardım istiyordu. 'İki gün oldu gelen giden yok bari cesetlerimizi alsalar onu bile alan yok' diye ağlamaklı ve çaresizdi. Yapabileceğimiz bir şey olmadığı için şok ve panik halinde yola devam ettik. Telefonlarımız çekmediği için birilerine ulaşabilme ihtimalimiz imkansızdı.

Hatay’a girişte çok ciddi bir araba trafiğiyle birlikte, ambulans sirenleri, çocukların ağlamaları, insanların feryat figanları arasında yolu delerek hızlıca hastanemize, Hassa Devlet Hastanesine ulaşmıştık. Eski hastane depremden çok fazla zarar gördüğü için aynı kampüs içinde henüz inşaatı devam eden yeni binaya taşınmak zorunda kalmışlardı. Hastanenin bir kısmı aralıksız şekilde gelen cenazeler için diğer kısmı da enkazdan sağ olarak çıkarılmış ancak ağır travmaları olan insanların kaldığı yer olarak ayrılmıştı. Hastanede ne elektrik ne su vardı ve olan her şey resmen ortalığa bırakılmış haldeydi.

Doktorlar 48 saattir aralıksız şekilde çalışmış ve artık ayakta duracak durumda değillerdi. Dahil olduğum ekipte iki doktor, dört tıp öğrencisi, üç diş hekimi ve iki sağlık çalışanı vardı. Başarılı bir ekip organizasyonuyla henüz müdahale edilememiş hastalara müdahale edilmeye başlanırken bir yandan da inşaatın içinde bir düzen oluşturmaya başladık. Kısıtlı ilaç ve pansuman malzemeleri nedeniyle zorlu bir sürecin başladığının hepimiz farkındaydık. İlk 18 saat durmaksızın çalıştık. Ekipte herkes mutlaka bir işe koşturuyor bir yandan da enkazdan çıkan insanları teskin etmeye çalışıyorduk. İlk günü böylece tamamlamış olduk ve üç saatlik bir uykuyu sanırım sonuna kadar hak etmiştik.

Sesimi duyan var mı?

Ertesi sabah aynı tempoyla çalışmaya devam ettik. Depremin üçüncü günü olmuştu. Akşama doğru Pazaryeri denilen bir alana gittik. Yedi katlı iki apartmanın yanyana olduğu, ikisinden birinin diğerinin üzerine devrildiğini gördüğümdeki dehşet anını unutamıyorum. Mahalle muhtarı içeride ortalama 120 kişinin olduğunu çıkarılan henüz beş ceset bulunduğunu söyleyince öfke ile dehşet duygusu birbirine karışmıştı.

AFAD ekibi alanda yeni yeni çadır kurmaya başlamıştı. Bir yandan da Zonguldak’tan gelen maden ekibi enkaz alanında durmaksızın çalışmaya devam ediyordu. Jenaratör ve iş makineleri seslerine enkaz başında yakınlarının umutla çıkmasını bekleyen insanların ağlama sesleri karışıyordu. Tüm her şeyin sustuğu ve ölüm sessizliği haline bürünen tek an ve tek ses vardı: ‘Sesimi duyan var mı?’…

49. saatin sonunda Osman amcanın çıkışıyla etraf bir anda bayram alanına döndü. Hayat çok garipti. Bir tarafta canlı çıkarılan depremzede için sevinç gözyaşları döken insanlar varken diğer yanda da yakınlarının aynı şekilde enkaz altında yaşadığına inanan ve çıkarılması için ağlayarak dua eden insanlar doluydu. Umut belirsizlikten besleniyordu, umutsuzluk da öyle… En çarpıcı anlardan biri benim için bir babaya bir mobilya parçası ve bir çocuk kazağı gösterilip ‘bu sizin evinizde olan bir mobilya mıydı, çocuğunuzun böyle bir kazağı var mıydı?’ diye sorulmasıydı. Sanıyorum çaresizce ve ağlayarak mobilya parçasından ve tozdan, enkazdan paramparça olmuş kazağı tanımaya çalıştığı anı ömrüm boyunca unutmam mümkün değil… Ablası Şeyma ve yeğeni Yağmur’un çıkarılmasını bekleyen kız kardeşinin amansız gözyaşlarını da unutamam… Tıpkı etrafa saçılmış koltuklar, perdeler, bisikletler ve oyuncakları unutamacağım gibi…

Travmayı tek bir cümleyle ifade edecek olsaydık bu kelime disosiasyon (ayrışma) olurdu. Gittiğimiz ilk günden son güne kadar olan süreçte insanların çok büyük kayıpları olurken sanki başka birinin kaybından bahsedermiş gibi soğukkanlılıkla bahsetmesi travmanın ne denli büyük olduğunu gösteriyordu. Artık nerdeyse yaşam- canlılık belirtisi kalmamış bir ilçeyi; ifadesi kaybolmuş, duygusu kalmamış, hayatta kaldığına sevinse mi üzülse mi karar verememiş insan yığınları doldurmuştu. Bu tıpkı depremden önce bir yaşam alanı göstergesi olan evlerin ve ışıklarının artık ölümü hissettiren gri moloz yığınlarına dönüşmesi gibiydi.

Hayatta kalmanın vermiş olduğu suçluluk duygusunu tüm çıplaklığıyla gördüğüm bir süreçti. Ölümle yaşam arasındaki yakınlık sadece on santimlik bir duvar kalınlığıydı. Hastanenin bir odasında bir bebeğin doğumuna şahit olup sevinirken diğer odasında yatan sahipsiz cesetlerin soğukluğu içimde öylece kalıyordu. Sahi bir annenin enkaz başında ‘bari çocuğumun cesedini verin haykırışındaki çaresizliğe kim derman olabilirdi ki? Aklıma Six Feet Under filmindeki ünlü replik gelmişti: ‘Eğer eşin ölürse sana dul diyorlar, bir çocuk ailesini kaybedince ona yetim diyorlar. Ama çocuğunu kaybeden birine ne denir? Sanırım bu, bir ismi hak etmeyecek kadar korkunç bir şey…’

Fiziki olarak bakıldığında ülke tarihinde ilk defa böyle büyük bir çaplı felaketin olması, yok olan coğrafyanın orta çaplı bir ülke boyutunda olması bu afetin ve sonrasında bize bırakacağı travmanın büyüklüğünü net bir şekilde ortaya koyuyor. Bundan sonraki süreçte bendensel sağlığın iyileştirilmesiyle birlikte psikolojik sağlığın korunmasına yönelik psikososyal çalışmalara önem verilmelidir.