Karantina altında ilişkiler

Karantina altında ilişkiler

Günlerdir evdeyiz. Ben 15 gündür, evdeyim mesela. Acil bir durum olmadıkça da evden çıkmıyorum. Daha da evde kalacağız gibi görünüyor. Zaten çıksak da gidecek bir yer, yapacak bir şey, görecek bir insan yok. Yani tam anlamıyla hapis değiliz ama arkadaşlarımıza, annelerimize uzun uzun sarıldığımız, ellerimizi hiç yıkamadan saatlerce sosyalleştiğimiz günler çok geride kalmış gibi. Bir film izlerken bile, bu karakter ne zaman elini yıkayacak diye stres oluyorum. Galiba artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Ben bu karantinayı yalnız geçirenlerden biriyim. Ama bir de çift olarak karantinaya girenler var. Peki çiftler bu durumla nasıl başa çıkıyorlar? Sürekli ve sürekli aynı evin içinde, 24 saat boyunca, nasıl anlaşabiliyorlar?

Etrafımdaki çiftleri arayıp, soruyorum. Evli bir arkadaşımı, Onur’u arıyorum önce, “Nasıl geçiyor karantina günleri?” diye soruyorum. Ve hiç beklemediğim bir yanıt geliyor Onur’dan:

“Bizim için bu açıdan bazı noktalarda ilişkimizin geleceği için bu karantina süreci bazı faydalar sağladı diyebilirim.”

Meğer Onur’la Elif’in aslında birlikte zaman geçirmeye ihtiyacı varmış. Eskiden tartışmaları vakitsizlikten yarıda bırakan veya yorgunluktan erteleyen Onur ve Elif, hazır vakit bulmuşken tartışmalarını sonuna kadar sürdürmüşler. Bu da onlara çok iyi gelmiş:

“Girişini yaptığımız kavgaların gelişme ve sonucunu da getirebildiğimizi görmeye başladık. Aslında bu sürtüşmeleri yaşamamızın esas sebebi o sonucu elde etmekmiş, onu görmeye başladık.”

Hatta, birlikte zaman geçirdikçe, yeni ortak zevkler geliştirmişler:

“Aynı müşterekte buluşamadığımız ya da buluştuğumuzu sanmadığımız bazı konuları beraber daha iyi yapmaya başladık. Deneyerek, daha fazla deneyerek, daha fazla uğraşarak, atıyorum fazla tekrarlarla beraber aslında “A beraber yapabiliyoruz, bunu da beraber yapabiliriz aslında, bunda da omuz omuza durabiliriz” dediğimiz yeni şeyler oldu.”

Onur’la Elif’in ne kadar gerçekçi ne kadar istisnai olduğunu çözemiyorum. Kız kardeşimi arayıp bir de onun durumunu yokluyorum. Bengü ve eşi için durum o kadar da güllük gülistanlık değil tabii. 11 gündür bir arada olmak gerginlikler yaratmış ama bir şekilde uzlaşmayı başarmışlar.

“Çok gergin bir ortam olmadı 11 gündür. Zaman zaman tabii anlaşmazlıklar olabiliyor, iş bölümü vs. ile ilgili ama genellikle çözüyoruz. Ve bütün günü herkes istediği gibi yaşayabiliyor.”

Bengü’ye göre, tartışmaların uzamama sebebi, herkesin kendi alanının olması.

“Bütün günü beraber diz dize geçirmiyoruz aile olarak. Herkesin kendi özel alanı var, herkes yapmaktan keyif aldığı şeyleri yapıyor. Bir iş bölümü yaptık. O daha çok dışarıdaki işleri hallediyor, ben evdeki işleri hallediyorum. Ama çocuğumuzla oynarken bir araya geliyoruz.”

Başka çiftlerle de konuşuyorum. Onlar anonim kalmak istiyorlar çünkü araları limoni. Bazıları dönemsel gıcıklıklar, tartışmalar yaşadıklarını söylüyor, bazılarıysa birbirlerine zar zor tahammül ediyor. Kolay değil, tüm dünya bir krizle başa çıkmaya çalışıyor, kimse önünü göremiyor bir de üstüne evden çıkamıyor.

Peki bu belirsiz süreli evden çıkamama durumunda çiftler olası krizlere karşı neler yapmalı? Yaşadıkları endişe ve stresle nasıl başa çıkmalı, birbirlerine nasıl destek olmalı? Klinik psikolog ve çift terapisti Didem Doğan ile Psikiyatrist ve çift terapisti Gülşah Meral Özgür’e sorduk.

Çin’in Wuhan kentinden dünyaya yayılan yeni tür korona virüsüyle en etkili baş etme yöntemi olarak sosyal mesafe ve izolasyon öneriliyor. Nitekim Çin’de de insanlar uzun süreler boyu evlerinde ve hastanelerde karantinaya alındılar. Ancak karantina sona erdikten sonra Çin’de boşanma taleplerinde önemli bir artış oldu. Belli ki uzun süreler bir evde yaşamak bazı ilişkileri kötü etkiledi.

Şimdi Türkiye de karantina döneminde. Çiftler, ilişkilerini bozmadan nasıl bir arada kalabilirler? Ne yapabilirler? Klinik psikolog ve çift terapisti Didem Doğan, bu ani değişen düzenle birlikte tansiyonun artmasının normal olduğunu söylüyor ve bazı öneriler sunuyor:

“Önerim partnerlerin bu dönemde kendilerini olabildiğince ayrı alanlar açabilmeleri. Diğer partnerin de buna imkân vermesi ve anlayış göstermesi olacak. Yani başka bir oda veya başka bir köşe, bir alan yaratmak için, kişisel ilgi alanlarına yönelme zamanları yaratmaları gibi alanlar olabilir. Yani evde zaman geçirmek demek sürekli birlikte vakit geçirmek gerekliliğini yaratmadığı gibi partnerlerin bu kendiliğinden zaten oldukça stresli dönemlerinde daha büyük bir baskı da yaratabilir sürekli birlikte vakit geçirmek. Mutlaka birlikte yapılacak etkinlikler de var örneğin akşam şu filmi izleyelim, gün içinde evin işlerini birlikte tamamlayalım veya işte dışarıyla ilgili işlerde iş bölümü yapmak gibi. Günlük konuşmalarını yapmaları gibi. Günün belli saatlerinde, belli düşüncelerde birbirlerinin duygu ve düşüncelerini dinlemek ve anlamaya çalışmak gibi. Cinsel yaşamlarına zaman ayırmak gibi. Ama bunların dışında partneri serbest bırakabilmek gerekir. Yani hatta belki bazı günler tamamen ayrı kalmaya ihtiyaç duyulabilecek durumlar da söz konusu olacak. Bunları birer kriz haline çevirmemek de alınacak bir önlem.”

Psikiyatrist ve çift terapisti Gülşah Meral Özgür ise önlemlerin kullandığımız dilde başladığını söylüyor ve kendimizi nasıl ifade ettiğimize dikkat çekiyor:

“Kırgınlığınızı, kızgınlığınızı suçlayıcı bir dille ifade etmeyin. Cümlelerinize “sen” değil, “ben” diye başlayın. Yani “sen hep kendini düşünüyorsun, hep bencilsin” değil, “ben önemsendiğimi hissetmiyorum, keşke senin için önemli olduğumu, beni düşündüğünü daha sık göstersen” gibi kendi üzerinizden ifade ederseniz, karşı tarafta bir duyguya yol açarsınız. Direktif konuştuğunuzda, “bana böyle davranma, davranamazsın” dediğinizde karşı tarafta da benzer bir direktif, söylem oluşturursunuz. O yüzden daha kendiniz üzerinden konuşmanız bu süreçte tartışmaların azalmasına, daha konuşabilir olmanıza yardımcı olabilir.”

Uzman doktor Özgür’e göre, çiftler böyle hassas dönemlerde stratejik düşünerek iletişim kurmalı:

“Bir diğer tavsiyem stratejik düşünmeniz olacak. Stratejik düşünmek derken “Şimdi benim bu yapacağım veya söyleyeceğim şey bana ne fayda sağlayacak? Sonrasında da benden ne götürecek? Biraz da kar zarar hesabıyla amacım, isteğim nedir? Derdimi anlatmanın, istediğim sonuca varmanın en etkili yolu bu mudur?” diye kendinize bir sorduktan sonra söylemek veya davranmak en akıllıca yöntem olacaktır diye düşünüyorum.”

Özellikle böyle dönemlerde çoğu kişide cinsel isteğin düştüğünü belirten Psikiyatrist Gülşah Meral Özgür, şu tavsiyelerde bulunuyor:

“Bu tarz dönemlerde, yani zorlayıcı, stres altındaki dönemlerde, yapılan çalışmalar göstermiş ki yaklaşık yüzde 85’i insanların, libidolarının yani cinsel isteklerinin azaldığını ifade ediyorlar. Dolayısıyla iki taraf da, iki partner de, yüzde 85’lik dilimdeyse zaten genelde çok sorun olmuyor. Ama partnerlerden biri yüzde 15’lik dilimde olup çok da fazla libidosu bu dönemde etkilenmediyse, diğer tarafın yüzde 85’lik dilimde olabileceğini düşünerek onu zorlamamalı. Çünkü zorlandığında bu yaşanan cinsellik aslında iki taraf için de çok düşük haz veren, çok da amacına ulaşmayan bir cinsellik haline geliyor. O yüzden bu bizim cinsel istek uyuşmazlığı dediğimiz durumu da göz önünde bulundurarak, birbirimizi, bu dönemde özellikle, cinsellikle ilgili yaşanmasına, paylaşımlar yaşanmasına, zorlamamamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.”

Bir çift, tüm bu önlemleri aldıkları halde, gün içinde kendi işleriyle meşgul oldukları halde tansiyon yükseldi. Bir tartışma başladı. Bu tartışmayı, krizi nasıl kontrol edecekler? Didem Doğan’a göre bu tür krizlere karşı baştan eylem planı yapmak faydalı olabilir:

“Kriz yönetmek her zaman zordur. Böyle zamanlarda giderek daha da zorlaşabilir. Partnerlerden en birinin sağ duyusunu devreye sokması lazım. Yani kaçacak bir yer yok, gidecek bir yer yok. Ama biraz uzak kalmak imkanını, işte balkona başka odaya kitap okumaya, yemek yapmaya dönme imkanını partnerlerden birinin yapabilmesini, diğerinin de bu uzaklaşmaya izin vermesini ve zorlamamasını önerebilirim. Bu dönemin özel bir dönem olduğunu hatırlamak lazım. Zaman zaman ilişkilerin bu duruma özel zorluklar yaşayabileceklerini ve böyle durumlarda nasıl bir eylem planı izleyeceklerini, bu dönemin başında belki de konuşmalarını öneririm. Yani “Biz krizler yaşayabiliriz, böyle zamanlarda belli bir tansiyona ulaştığımızda birbirimizi zorlamayalım. Biraz mesafe alalım. Birazcık uzak kalmaya çalışalım. Sonra bunu yeniden hani oturup konuşabiliriz” diye en başından belki bazı hareket planları yapmakta fayda var.”

Uzman Doktor Gülşah Meral Özgür’e göre tartışmaya ara verilerek taraflar kendilerini rahatlatacak şeylerle ilgilenmeli ve daha sonra bir araya gelmeli:

“Şimdi bu bir araya gelme kısmı önemli çünkü aslında bizim istediğimiz burada sorunun üstünün örtülmesi değil, sakinleştikten sonra daha mantıklı düşünebilir haldeyken sorunun tekrar konuşulması ve biz çözüme ulaştırılması. Çünkü eğer sorunun üstü örtülür ve bir sonuca ulaştırılmazsa, bir sonraki gerginlikte, bir önceki gerginlikte konuşulan konu da ısıtılıp kişilerin önüne konabiliyor. Buna çok dikkat etmek gerekiyor.”

Peki sevdiğiniz bir insan, eşiniz, kaygı duyarken, anksiyete bozukluğundan acı çekerken ona yardımcı olabilir miyiz? Psikolog Didem Doğan’a göre küçük şeyler yapmak bile yardımcı olabilir:

“Elbette kaygı duyan eşimize, partnerimize ya da birlikte yaşadığımız kişilere yardımcı olabiliriz. Hiçbir şey yapamazsanız yanında durun, ona sarılın veya onu dinleyin, duygularını anlatmasına yardımcı olun, eşlik edin.”

Peki yanımızdaki kişiye destek olurken kendi ruh sağlığımızı nasıl koruruz? Psikiyatr Gülşah Meral Özgür, kaygının bulaşıcı olduğunu belirtiyor. Özgür’e göre yapılacak en doğru şey, kaygıların özüne inerek ne kadar gerçekçi olduğunu değerlendirmek ve gerçekçi olmayan kaygıları çürütmek.

“Sevdiğimiz bir insanı, eşimizin kaygı duyarken, anksiyete bozukluğundan acı çekerken yanında durabilmek hakikaten zor bir durum. Çünkü onu o halde görürken, bizde de anksiyete bulaşıcı olduğu için, ister istemez bir anksiyete yaratıyor, doğru. Ama özellikle onun atak halindeyken yanında olabilmek adına yapabileceğiniz en önemli şeylerden bir tanesi, “Şu anda seni kaygılandıran durum ne?” yani önce onu kaygılandıran durumu anlamaya çalışmak. Sonrasında o kaygılarına eğer sebep olacak elinde kanıtlar varsa, bunlarla ilgili çürütücü kanıtlar üretmeye çalışmak. Ve kaygısının aslında hani yerinde bir kaygı mı yoksa çok gereksiz, tamamen aslında temeli olmayan bir kaygı mı olduğunu ona hatırlatmamız gerekiyor. “Şu anda böyle düşünmene sebep olacak herhangi bir kanıt var mı elinde?” ve bir kanıt yoksa da bunu ona anlatarak, rahatlamasına yardımcı olmaya çalışmak. Yani ona telkinde kullanabileceği kanıtlar sunmaya çalışmak yöntemlerden bir tanesi.”

Uzman Doktor Özgür, anksiyete yaşayan çiftlerin Türkiye Psikiyatri Derneği sitesinde yer alan nefes egzersizlerini yapmasını tavsiye ediyor:

“Özellikle nefes egzersizleriyle, nefes tutma egzersizleriyle bizim yaptırdığımız bir fizyolojik müdahale amaçlıyoruz yaptırdığımız bu egzersizle. İkincisi de aslında nefes alabiliyor olmak, kişinin halen var olduğunu ve halen sağlıklı olduğunu ona hatırlattığı için çok işe yarıyor.”

Tekrar eşler, partnerler arasındaki ilişkilere dönersek, çiftlerin arasında dayanışma mümkün mü? Mümkünse, bu ilişkiyi olumlu ya da olumsuz etkiler mi? Klinik psikolog ve çift terapisti Doğan’dan dinleyelim:

“Eşler arasında, partnerler arasında da arkadaşlar arasında da aile ve sosyal çevre arasında da dayanışmak her zaman mümkündür. Esas mesele dayanışmaya güncel veya eskiden kalan sorunları bulaştırmamak. İkisi birbirinden ayrı şeyler. Psikolojik dayanışma zor günler geçirirken onu anlamaktır, onun da sizin gibi korktuğunu, tedirgin olduğunu, kızdığını, zorlandığını, üzüldüğünü fark etmektir ve bunu kabul etmektir. Dayanışma psikolojik durumunu bir ölçüde takip etmektir partnerini. “Pek iyi görünmüyorsun, iyi misin” demek gibi. Dayanışma adaletli bir iş birliği yapabilmek, yardımcı olmak, yükünü hafifletmektir kişinin.”

Ama bazı insanlar, kötü dönemleri beraber geçirdikleri insanları, bu kötü dönemler sona erdiğinde geride bırakmak isterler. Örneğin ciddi bir hastalık geçiren biri, iyileştikten sonra eşinden ayrılmayı ve yeni bir başlangıcı tercih edebilir. Belki de yaşadığı o kötü günleri tamamen unutmak için. Veya sevdiği insanın kendisini o kendi kötü haliyle görmesine katlanamadığı için. Biraz da bu açıdan ilişkideki dayanışmaya nasıl bakmak lazım? Didem Doğan yanıtlıyor:

“Birlikte geçirilen bazı ağır travmatik durumlar geride kaldığında eşlerin ayrılmayı tercih ettiğini görebiliyoruz. Dediğiniz sebeplerle olabildiği gibi, farklı sebeplerle de olabilir. Ancak her ilişkide ve her zorlukta böyle olur diye bir kaide yok. Zorlukların birlikte üstesinden gelmek, ilişkileri daha da çok yakınlaştırabilir de. Ancak yine zorlanılan ve kronik sorunları olan ilişkilerde, böyle travmatik olaylar kişiler için ayrılma konusunda cesaret verici olabiliyor. “Hayatım değerli ve geri kalanını zorlandığım bir ilişkide sürdürmek istemiyorum” gibi gerekçelerle ayrılma yolunu seçebiliyorlar.”

Etiketler :