Sabuncu: “Artık geniş kitleler de ‘ne oluyor’ diye sormaya başladı”

Sabuncu: “Artık geniş kitleler de ‘ne oluyor’ diye sormaya başladı”

Gazeteci Murat Sabuncu’ya göre Merkez Bankası’nın kayıp rezerviyle ilgili tartışmaların toplumda karşılığı var. Rakamlarla oynanması, çarşıda-pazarda anlamını yitiriyor. Ve hala umut var.

T24 yazarı Murat Sabuncu, muhalefetin ısrarla dile getirdiği "128 milyar dolar nerede?" sorusu karşısında iktidarın paniklediğini belirterek "İnsanlar durumun vahametini ekonomiyle ilgili başları derde girdiği zaman anladılar. İşsiz kaldıklarında, çarşıya pazara gittiklerinde “Bir dakika ne oluyor?” sorusunu sormaya daha çok başladılar. İşte ‘128 milyar dolar nerede?’ sorusunun iktidar açısından yakıcılığı tam da burada" dedi. 

Sabuncu, Kısa Dalga Podcast'te yayınlanan "Söz" programında Faruk Eren'in sorularını yanıtladı:

Sen hem siyaset ve hem de ekonomiyi yakından izleyen ile ilgili bir gazetecisin. Nedir bu 128 milyar dolar meselesi?

2019 yılının ilk çeyreğinden itibaren Türkiye'nin üç önemli ekonomisti, Haluk Bürümcekçi, Uğur Gürses ve Kerim Rota, Merkez Bankası'nın rezervlerinde bir azalış olduğuna dikkat çekmeye başladılar. 

Merkez Bankası rezervlerinin nasıl satıldığı ve bunun hızıyla ilgili sorular sormaya başladılar. 2019 yılının tamamında 33 milyar dolar, 2020 yılındaki süreçle beraber toplam 128 milyar dolarlık bir döviz rezervinin satıldığı ortaya çıktı. Burada iki temel konu var: Birincisi Türkiye ekonomik anlamda dalgalı kur rejiminde. Ne demek dalgalı kur rejimi? Yani ülke Merkez Bankası “kur şu kadar olacak” demiyor, piyasadaki dalgalanmaya bırakıyor. Dalgalı kur rejimlerinde Merkez Bankası çok fazla piyasaya müdahil olmaz çünkü dalgalı kur rejimi vardır ama olağanüstü oynamalar olursa burada müdahale eder ama o da belirli aralıklarladır.

Bir de Merkez Bankası bu müdahaleyi yaptığı zaman açık ve şeffaf olur ki ‘kim aldı, kim sattı’ diye bakılsın. Bununla ilgili memleket hafızasında olumsuz bir örnek var mı? Evet, var. 2001 krizi sırasında Merkez Bankası sattığı rezervlerle ilgili dönemin Merkez Bankası başkanı, iki tip yargılamaya muhatap oldu. Sattığı rezervlerle oluşturduğu zararla ilgili bir yargılamaya muhatap oldu, kendi kişisel hesabını TL'den dövize çevirmişti, o da ortaya çıktı. Ve o dönemden beri de Merkez Bankası’nın her yaptığı, kim aldı, kime sattı, nereye sattı belliydi. Fakat 2017’den beri ‘hangi zamanda, nasıl ihale yaptı’ bunlar belirsizdi. Şimdi bütün bunlarla beraber “128 milyar dolar nerede?” sorusu ortaya çıkmaya başladı.

İKİ KRİTİK SORU

Bir kesim bunu “Bu para tamamen gitmedi, köprü yapıldı” filan gibi tarif etmeye çalışıyor ve özellikle iktidar cephesi “Ya, bak gitmedi, bunun karşılığı var” diye açıklamaya çalışıyor. Ama şimdi burada iki tane soru ortaya çıkıyor. Özellikle 2019 yılındaki seçim döneminde, kuru 6.85 civarında sabit tutmak için uzun süre kamu bankaları üzerinden sattılar, ki son Merkez Bankası Başkanı bunu kısa bir süre önce itiraf etti. “Hazine’yle protokol yaptık” dedi. Kur bir yerde sabit kalsın... Çünkü Türkiye’de nedir algı: ‘Dolar’da, Euro’da bir şey oldu mu kriz geldi.’ ‘Aman sabit kalsın’ diye hızlı bir şekilde rezerv sattılar.

Bu rezervi satarken kim aldı, kim sattı, hangi şartlarda sattı, ortada yok.

Neden böyle bir rezerv satışı olması problemi ile karşı karşıya kaldı Türkiye? Çünkü uzun süre bu ülkenin Cumhurbaşkanı, tek adamı Recep Tayyip Erdoğan dedi ki ‘Faiz sebeptir, enflasyon sonuçtur.’ O yüzden hem damadı, dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hem de atadıkları Merkez Bankası başkanları bu konjonktüre uymaya çalıştılar, yani faizleri bastıralım diye, bu yanlış politikayla Türkiye'de kendi rezervlerini harcamaya başladılar. Son noktada yanlış bir ekonomi politikasıyla, şeffaf olmayan bir şekilde Türkiye'nin 128 milyar dolar rezervi eridi.

Bu, Türkiye gibi ülkelerde, hangi ülke olursa olsun rezervlerin bu kadar hızlı bir şekilde erimesi bir problemdir bir sorundur, soru işaretidir. Bununla ilgili her türlü sorgu da, sorgulama da, medyanın da, Meclis’in de muhalefet partilerinin de, akademisyenlerin de, her vatandaşın da hem sorumluluğudur, hem görevidir hem de çok meşru bir durumdur.

TÜRKİYE FELÇ OLMUŞ DURUMDA

Aslında vatandaş da soruyor galiba bunu. Çünkü Google’da geçen hafta Türkiye'den en çok aranan şeylerin başında ‘128 milyar nerede sorusu’ var. Önümüzdeki siyasi süreci nasıl etkileyecek bu kayıp rezerv konusu.  

4 yıldır Türk tipi başkanlık olarak tarif edebileceğimiz sistemle Meclis, yani yasama görevlerini yapamaz hale getirilip felç edildi. Şöyle bir hatırlayalım 2017’de ne vaat ediliyordu bu sistemle birlikte? Ekonomi kanatlanacak, milli gelir patlayacak, kurlar bir noktaya çekilecek, ülke refaha kavuşacak, 2023 yılında 25 bin dolar kişi başı milli gelir olacak falan... O günlerde, yani 2017 yılının o aylarında dolar 3,5 TL idi. Şu anda 8,2 TL civarında. Türkiye’nin o yıl yaklaşık 10 bin 800 dolar kişi başına geliri vardı, şu an 8 bin 500 dolar. 2023 hedefi kişi başı 25 bin dolardı, şimdi 13- 14 bin dolar olursa hakikaten sevinebileceğimiz bir noktaya geleceğiz. Yani ekonomik anlamda Türkiye her geçen gün daha da fazla felç olmuş duruma geldi. Bunun bazı sebepleri var:

1) Hukuk askıya alınmış durumda. 2016’dan beri, darbe girişimi sonrası başlatılan OHAL ve sonrası yaşanan gelişmeler ile Türkiye'de artık hukukun olmadığını, hukukun, yargının siyasallaştığını olay olay, kişi kişi, vaka vaka biliyoruz. Hukuk ve ekonomi birebir ilgili, çünkü bir ülkede hukuk yoksa yatırımcılar ülkeye gelmek için, yani paralarını getirmek için endişe duyarlar. Kim gelir ülkeye? Yüksek faiz bekleyen, günlük işlerin peşinde olan, başka türlü fonlar gelir ki onlar da kısa ve orta vadeli değildir. Şimdi bu sürede, yani 2017-2021 arasında dört defa Merkez Bankası başkanı, beş defa Türkiye İstatistik Kurumu başkanı değişti. Bu şu demek: 2001 yılında Türkiye, Merkez Bankası’nın bağımsız bir kurum olarak tarifini yapmıştı. Ama siz eğer 4 yılda 4 merkez bankası başkanı değiştiriyorsanız ve onu ‘faizi indir, öbürünü çıkar’ diye yönetiyorsanız, aslında Merkez Bankası'nın sadece görüntüde başkan olarak olduğu ama kararın başka yerde bulunduğu bir yer tarifi yapıyorsunuz. O ülkeye kimse güvenmez, kimse gelmez.

2) Türkiye'nin tüm dünyanın da takip ettiği verilerini üreten kurumdur İstatistik Kurumu. Eğer siz dört yılda beş başkan değiştirirseniz... İnsanlar çarşıya pazara çıkıyorlar, kiralarına bakıyorlar yüzde 40’lar, yüzde 42’ler düzeyinde enflasyon görüyorlar.  Kimi enflasyon ölçen kurumlara bakıyorsunuz, onlar da ‘yüzde 27’ler, yüzde 28’ler civarında enflasyon var’ diyorlar. Ama sizin TÜİK’iniz enflasyonu yüzde 13, 14 olarak açıklıyor.  İşsizlik için yüzde 13, 14'ler diyorsa ki gerçek geniş tanımlı işsizlik yüzde 30’lara falan kadar geliyor. Bu veri üreten merkezini de problem görülüyorsa ikinci bir sıkıntı ortaya çıkıyor demektir.

2011 yılında Yunanistan büyük krize girdiği zaman ortaya çıkan çok acı bir tablosu vardı. Sebeplerinden biri Avrupa Birliği'ne kimi rakamlarını yanlış aksettiğinin ortaya çıkmasıydı. Şu anda TÜİK'le ilgili böyle bir problem var. Eski TÜİK başkanı Birol Aydemir'le bir söyleşi yapmıştım. O da bana şunu söylemişti: ‘Enflasyon verileri alınmadan evvel kimi tanıdık marketlere ‘yarın kampanya günü yapsanıza’ diyorlar. Mesela mercimeğin kilosu 15 lira, yarına özel, belli miktarda kilo mercimek 5 liraya satılıyor. Ne tesadüftür ki TÜİK o gün gelip veri topluyor. 

Bu dört yıllık süreçte hukukta, siyasette, demokraside ve ekonomide çok ciddi bir geriye gidiş var. Ama insanlar durumun vahametini ekonomiyle ilgili başları derde girdiği zaman anladılar. İşsiz kaldıklarında, çarşıya pazara gittiklerinde ‘Bir dakika ne oluyor?’ sorusunu sormaya daha çok başladılar. İşte ‘128 milyar dolar nerede?’ sorusunun iktidar açısından yakıcılığı tam da burada.

Geniş kitleler, ‘şu gazeteci, şu siyasetçi cezaevinde’ diye duyuyor ama vardır bildikleri’ diyor, ‘bir şey yapmışlardır’ diyor. Ama bir şekilde iş ekonomiye girip dayandığında  “Hakikaten bu para nereye gitti, biz de geçinemiyoruz, bizim oğlan  da işsiz kaldı, bunlar çok olmaya başladı’ demeye başlıyor. İşte tam bu noktada iktidarın arka arkaya verdiği çoğu yanlış bilgiler hemen sosyal medyada bu işin uzmanları, profesörler, ekonomistler, eski merkez bankası başkanları, eski borsa başkanları tarafından hızlı bir şekilde çürütülmeye başlıyor. İşte o zaman iktidar daha da büyük panik yaşıyor.

ARTIK REKABETÇİ OTORİTERLİK DE YOK

CHP ve muhalefet partileri o her zamanki performansları biraz üstünde bu işin üzerine gidiyor gibi. Muhalefet 128 milyar doları ve halkın ekonomik kaygılarını oya çevirebilir mi? 

12 Eylül darbesi döneminde, o meşhur halk oylaması sırasında biliyorsun Evet'ler beyaz Hayır’lar mavi idi. O dönem mavi rengi bile yasaklayan bir darbeci grupla karşı karşıyaydı Türkiye. Hasan Cemal'in anılarında vardır. Cumhuriyet gazetesinde karikatürlerde mavi çini ağırlıklı kullanıldığı için dönemin sıkıyönetim komutanının arayıp ‘karikatürlerdeki mavilerden kurtulun artık yoksa…’ diye başlayan cümleleri var. 

Aradan 41 yıl geçti, o acılı günlerin üzerinden 1980’den bugüne. Bugün de bir rakamın, yani 128’in yasaklandığı bir süreçten geçiyoruz. O kadar zavallı gerekçelerle yasaklamaya çalışıyorlar ki… En son Edirne'de pandemi sebebiyle pankart asmak falan gibi akla ziyan bir gerekçeyle yasakladılar. Fakat burada daha da acısı, iktidarın yargısı, iktidarın polisi diye bir durum ortaya çıktı. 

Şimdi siyaset bilimciler Türkiye için, ‘rekabetçi otoriterlik’ tanımı yapıyorlar. Niye rekabetçi diyorlar? Çünkü hala ülkede seçimler var ve seçimlere giderken de insanlar, partiler bir şekilde bu yarışmanın içinde olabiliyorlar. Fakat şimdi bu rekabetçi kısmı da ortadan kalkmak üzere. Neden kalkmak üzere, çünkü bir medya yok. Yani ülkenin medyasının yüzde 95'i iktidarın kontrolünde. Bir pankart asacaksın, bir propaganda yapacaksın, siyasi propaganda içinde, kin yok, nefret yok, bir şiddete çağrı yok. Pankart asıyorsun onu toplamaya geliyorlar. Yani ‘indir’ diyorlar aşağıya ve her yerde aynı baskıyla... Böyle bir yerde en rekabetçi otoriterlik denen kısmının rekabetçiliği de artık son derece tartışılır bir noktada.

Artık ‘parti devlet’e hatta ‘kişi devlet’e dönüşmüş bir yapıyla karşı karşıyayız.

Muhalefetin tavrını şuna benzetenler de var: CHP'nin adalet yürüyüşü zamanında kazandığı bir rüzgar vardı. ‘128 milyar dolar nerede?’ ile o yelken tekrardan dolmaya başladı. CHP buna öncülük etti, kamuoyuna mal etti ama İyi Parti de HDP'nin de bu işte katkısı var. Çünkü bunun halkta karşılığı var.

TÜRKİYE SARI ÖKÜZÜ KHK'LARLA, BARIŞ AKADEMİSYENLERİ İLE, KAYYUMLARLA VERDİ

Rekabetçi otoriterlik tanımından söz ettin. Son yerel seçimde iktidar kaybettiği İstanbul seçimini yeniletti. HDP’nin kazandığı bütün belediyelere el koydu. İktidar işi daha sert şeylere götürür mü? 

Ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun dokunulmazlığının kaldırılması için bir fezleke var. Şu an itibariyle yaklaşık 1240 fezleke var Meclis’te. Bu da aynı zamanda yargının yasamayı Meclis’i çevrelediği ve neredeyse çalışamaz hale getirdiği anlamına geliyor. Bu çok vahim bir durum. 

Fakat bunun bir gerisine gitmek gerekiyor. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp kayyum atandığı zaman eğer daha çok ses çıkarsaydı ana muhalefet ya da diğer partiler, belki ana muhalefetin pankartları bu kadar kolayca indirilemeyecekti. Veya bir partinin genel başkan yardımcısı sokaklarda dövüldüğü zaman daha ciddi bir şekilde yan yana durulabilseydi veya İyi Parti'nin Genel Başkanı'nın evi basılırken bütün partiler yan yana durabilselerdi...

Sözün özü şu: Türkiye'de insanlar, akademisyenler, aydınlar, siyasetçiler sarı öküzü verdiler. Sarı öküzü KHK’larla verdiler, Barış Akademisyenleri İle, HDP'ye kayyum atanmasıyla, ana muhalefet partisinin liderinin linç edilmeye kalkışılması ile verdiler.

Eğer o gün demokratik tepki daha farklı olsaydı, bu kadar rahat müdahaleler olmazdı. Ama ben şuna bütün kalbimle çok inanıyorum: Türkiye'de sandığa, barış ve demokrasi içinde muhalefetin bir araya geldiği bir formül ile gidilecek.

Türkiye'nin geleneği, göreneği, demokratik yapısı içinde insanlar sandığa giderken bütün demokratik refleksleri ile bir şey değiştirecekler.

‘Nereye bakıyorsun, nereden bunu çıkarıyorsan’ diyorsan üç örnek verebilirim. Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenciler ve öğretim üyeleri haksız atanan Rektör'le ilgili demokratik barışçı tavırlarını sürdürüyorlar. Oraya bakıyorum ve orada gençlerin akademisyenlerin demokratik duruşunu görüyorum.

Kadın hareketinin durduğu noktaya bakıyorum. Barış için, demokrasi için bir arada duruyorlar, tepkilerini ortaya koyuyorlar. Yani bu umut veren bir şey.

Çevre hareketlerine bakıyorum, Kaz Dağları’na bakıyorum. Bu demokratik kültürün, yani hakkını savunan insanların sayısı beni umutlandırıyor.

Siyasi partilere göre amatör, daha az organize olan bir toplumsal muhalefet var. O muhalefetin bu barışçıl tavrı beni etkiliyor. Dolayısıyla buna bakarak diyorum ki, ‘evet Türkiye'de hareketli, itiraz eden, sorgulayan, her geçen gün endişesi azalan bir kitle var.’

Bir de şu var; önümüzdeki seçimlerde Türkiye'de oy verecek insanların yüzde 30'u, üçte biri 30 yaşın altında. Bunların 4 milyonu hayatlarında ilk defa oy verecekler. Bu genç insanlar Türkiye'de nefes almak istiyorlar."