Sırrı Süreyya Önder Anlatıyor - 1

Sırrı Süreyya Önder Anlatıyor - 1

Öncelikle hoş bulduk, sonra hayırlı olsun. Podcast ve bununla bağlantılı yeni mecralar çok önemli mecralar. Annemin sağlığı daha öyle sıkıntılı, ben de biraz kendi canımla cebelleşiyorum. Bu yaştan sonra nezle olacak halimiz yok, böyle şeyler olacak. Taşınma filan derken, 2 ayı aşkın bir zamandır başımız ayıkmadı. Davetiniz olunca seve seve geleyim dedim.

Sırrı bey Kısa Dalga’ya hoş geldiniz. Geçmiş şey olsun diyelim öncelikle.

Birçok şey için geçmiş olsun diyelim.

Cezaevinden çıktınız, anneniz hastaydı ve siz de bir rahatsızlık yaşıyorsunuz.


Öncelikle hoş bulduk, sonra hayırlı olsun. Podcast ve bununla bağlantılı yeni mecralar çok önemli mecralar. Annemin sağlığı daha öyle sıkıntılı, ben de biraz kendi canımla cebelleşiyorum. Bu yaştan sonra nezle olacak halimiz yok, böyle şeyler olacak. Taşınma filan derken, 2 ayı aşkın bir zamandır başımız ayıkmadı. Davetiniz olunca seve seve geleyim dedim.
Tabii bir cezaevi süreci vardı ve bu sizin üçüncü kez cezaevine girişiniz.

Birinciyi sayma, birinci çok kısaydı, ikinci diyelim.

Nasıl geçti, farkları neydi öncekiyle? Önceki tabii çok ağır bir süreçti ama.

Valla oryantasyon mu deniyor şimdi. Oryantasyon sürem 10 dakikayı geçmedi, yani hücreye girdiğim andan itibaren 10-15 dakika içerisinde şahsi düzenimi kurmuştum. Hazırdık yani, bu sürecin bizim cezaevine atılmamızla süreceğini biliyorduk. Hatta mahkeme sürecinde bizden bir parça böyle uysal davranmamız bekleniyordu. Heyet bizi sürekli oraya sevk etmeye çalıştı ama Selahattin Bey de ben de meselenin siyasi boyutuyla, o yargılamayı bir siyasal tartışma zemininde tuttuk hep.

Onlar açısında uysal olsaydınız tutuklanmayabilir miydiniz?

Yani bunlar spekülatif olur. Bence her halükârda tutuklanacaktık, şahsi düşüncemi soruyorsan ama yani belki bu kadar ceza vermeyebilirlerdi örneğin. Bunu bilemeyiz, bu spekülatif bir şey olur. Ama madem ki yargılama politik bir yargılama, biz de politik düzlemde tuttuk meseleyi. Dolayısıyla politik bir meseleden özgürlüğünüz gasp ediliyorsa cezaevi sizin için travmatik bir yer değildir, olmamalıdır da. O tam tersine, bir fırsat ve imkân olarak da değerlendirilebilir. İşte, benim açımdan 200’ün üzerinde kitabı okuma açığımı kapatan bir yer oldu, düşünme açığımı kapatan bir yer oldu. Çünkü HDP’li bir siyasetçi olarak yerine getirmeniz gereken günlük aktiviteler size okumak, araştırmak, düşünmek için aslında çok az zaman bırakıyor. Oradan oraya koşturmakla geçiyor gününüz. Dolayısıyla bir yenilenme, bir yeniden hatırlama, bilmediklerinizi okuma anlamında, biraz yazma, notlar alma anlamında önemli fırsat oldu. Dolayısıyla, buradan kimseye tavsiye etmem, cezaevi iyi bir yermiş gibi anlaşılmasın bu söylediklerimden ama biz bir politik düşüncenin temsilcileriyiz ve yolumuza bu tür şeylerin çıkabileceğini hepimiz öngörerek bu sürece dahil olduk. HDP’li bir vekilin dünyevi hiçbir beklentisi olamaz yani.

Peki ne okudunuz daha çok, 200 kitap çok geldi bana. Ne kadar kaldınız cezaevinde?

11 ay civarında.

Belli bir alanda mı yoğunlaştınız yoksa…

Yok aslında tam bir kırk ambar okumaydı benimkisi. Birincisi çok seri ve süratli okurum…

200 kitap okuduğunuza göre evet.

İkincisi, böyle ayıp bir şey olacak ama, çok sindire sindire okuyanlardan daha fazla sonuç çıkarırım okuduğum şeyden. Bir tek, romanlarda bu hızı düşürüyorum. Yani o kelime evreni, o atmosfer, o karakterlerin yolculuğu falan, onlara biraz daha odaklanma ihtiyacı hissediyorum. Bu 200 kitabın bazıları tarama şeklinde. Özellikle Süryani, Ermeni meselesine dair çok ihmal ettiğim bir yayın silsilesi oluşmuştu. Bu okumalarımda önemli bir yer tuttu, çünkü yazmaya çalıştığım roman da bu mesele hakkında çok daha fazla bilgi sahibi olmayı gerektiren bir konu olduğu için, neredeyse hani üçte biri bu yayınlardan oluştu.

O zaman roman da yazıyorsunuz, bunu öğrendik.

Yazmaya çalışıyorum, yazıyorum demeyelim. Yazmaya çalışıyorum, zor bir konuyla uğraşıyorum ama halen pes etmedim. Onun dışında, günü dörde bölmüştüm. 6 saat uyuyordum aşağı yukarı. 6 saat volta ve düşünme gibi. 6 saat okuma. 5-6 saat de not alma ya da televizyon. Öyle bunlar mutlak süreler değil, birbirine hakkı geçen oluyordu. Öyle gün oluyor ki 12 saat okuduğum gün oluyordu.

Yalnız mı kalıyordunuz? Kiminle kalıyordunuz?


Yalnız kaldım evet. 5 ay idare kimseyi yanıma vermedi. 5 ay sonra da bu düzen iyi, yayıldım da böyle, kitaplar mitaplar bütün hücreyi kapladı. 5 ay sonra da ben bir müddet daha yalnız kalayım düşüncesindeydim, derken Anayasa Mahkemesinin kararı geldi.

Yemekler nasıldı onu merak ediyorum, çünkü çokça şikâyet var bu konuda cezaevlerinde.

Ben de şikâyet etmek isterdim doğrusu. Fakat benim yemekle kurduğum ilişki biraz farklı bir ilişki. Mesela girdiğim günden çıktığım güne kadar ayda bir tane falan ekmek alıyordum. Yani öyle bir ekmek alıyordum, naylona sarıyordum iki hafta, üç hafta onunla idare ediyordum. Ekmeği kestim. Yemeğe de hiçbir zaman nefaset, sağlık, hijyen falan bu açılardan bakan birisi değilim. Öyle bir gusto yok bende.

Karnımı doyursun yeter...

Aynen, hani günlük alınması gereken bir ilaç muamelesi yapıyordum. Daha çok çayla ilgili olduğum için, çay kahve… Ama yemekler yetersiz mi, evet. Bu bütün Türkiye cezaevlerinin başat meselelerinden biri. Yeterince hijyenik mi, besleyici mi? Çok uzun süre yatan insanlar bakımında, hani bizimki ayıp bir şey kendi süremizi bir yemek bağlamına oturtmak ama… Kişisel olarak yemek hiçbir zaman problemim olmadı, öyle bir şeyim yok yani.

Bir de hasta mahkumların durumu var ve cezaevlerinde aslında son dönemde bir kötü muamele hikayeleri çokça var. O açıdan nasıldı?

Hasta mahkûm meselesi benim çözüm sürecinde de uğraştığımız, başlangıçta konuştuk ya niye yürümedi niye şey olmadı, süreç başlarken adli tıp sürecini tamamlayan hasta tutsakların bırakılacağı mutabakatı vardı ve biz onların pek azını özgürleşmesini sağlayabildik. Her seferinde o devlet mekanizmalarının bir yerine takıldı. Bugün cezaevinde tedavi olabilme, sağlık imkanlarından faydalanabilme meselesi belki kötü muameleden bile daha yukarıda görülmesi gereken bir şey. Ben mesela bir ameliyat, şimdi de bir ameliyat olacağım, işte bu ameliyatı cezaevinde olmaya karar vermiştim, o zaman daha iki üç sene en az buradayız duygusundayken. Sevkimde hiçbir sorun çıkmadı, normal sürede Seka Devlet hastanesine sevk edildik. Oradaki personelin yaklaşımı, mesela doktorun yaklaşımı… Doktora ameliyat hakkında bir iki şey sorduğumda şöyle bir şey demişti “Ya biz sizi seviyoruz kişi olarak, hani bize güvenin, nasıl yapacağımız bizim işimizdir ama o şerefsiz partide ne işiniz var?” deyince ‘Sen bana bir ilaç yaz ben geri hastaneye gideyim’ dedim ben.

Öyle bir doktor her şeyi yapabilir…

Yapacağından değil, muhtemelen beni sevdiği sözünde de samimi olduğunu düşünüyorum, ama bakış bu. Bir hekimin böyle bakmaması gerekiyor. Bunu hekimden al, kalınan fiziksel koşullara varana değin, bir sürü özellikle ağır sağlık sorunları olanlar bir kere evrensel tıbbi kriterlere göre o hücrelerde, adına hasta koğuşu denilen, hastanelerde tahsis edilen yerlerde insan rehabilite olmaz, iyileşeceği varsa da hastalığı artar yerler oralar. Onun için sağlık ağır bir mesele. Hasta tutukluların durumu ağır bir mesele. Birçok örnek var cezaevinde hayatını kaybetti. Yaşlılar için bile devlet eğer politik bir şeyse, süreci alabildiğine engelleyici, zorlaştırıcı, yer yer imkansızlaştırıcı bir tutum içerisinde.

Siz Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde milletvekiliydiniz. Bu sürecin bir kısmında çözüm süreci vardı. Şimdi yeni bir parti kurdu. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de şey açıklaması var. ‘Terörle mücadelede ne olduğunu tam açıklamıyorum açıklarsam yer yerinden oynar…’ İlk algının aksine daha sertlik yanlısı olup da bazılarının onu engellediği iması vardı orada. Çözüm sürecinde Davutoğlu’nun olması olumsuz bir rol oynadı mı?


Bugünden baktığımızda çözüm sürecinin sonlandırılması ve tamamen literatürden, ülkenin gündeminden çıkarılmasında çok daha erken karar verildiğini, MGK kararlarıyla falan, görüyoruz, biliyoruz. O gün de sezgisel olarak bunun bir seçenek olduğunu hep biliyorduk, hissediyorduk. Ama bütün çabamızla sürdürmek, daha uzun sürdürmek gibi bir gayretin içindeydik ama sürecin içeresindeki birisi olarak söyleyeyim ki, sayın Davutoğlu’nun sorumluluk aldığı dönemden sonra her şey süratle baş aşağı gitmeye başladı.

O zaman onun ‘başbakanlık yapamadım ki’ modu var ya, bütün sorumluluğu üzerinden atmak için. O kadar da etkisiz biri değildi herhalde değil mi? Sadece Erdoğan’ın söylediklerini, dikte ettiklerini yapan biri miydi yoksa?

Kürt meselesi söz konusu olduğunda tek bir insanı, tek bir yöneticiyi sorumlu tutamayız. Bu süreç boyunca aşina olduğumuz, devlet işleyişinde bunun bir hâkim ideoloji olduğunu, geleni kendisine benzetmeye çalıştığını, bunun için her tür yol yordamı denediğini, kendisine benzemediklerini de hâkim paradigmayı, statükoyu delmeye çalışanları da bir şekilde karar süreçlerinin dışına itmeye çalıştığını biliyoruz. Bu her zaman böyle sonuçlanacak diye bir şey yok ama ben orasından çok şurasıyla ilgiliyim: Bu bir devlet politikası ve kendisinin sorumlu olduğunu düşünenler sadece devletin hâkim paradigmasına koşut düşündüğünde bu sorumluluğu kullanabildiklerini biliyorlar. Onun dışında zaman zaman sayın Davutoğlu’nun da sayın Erdoğan’ın da süreci evrensel iyilik kavramları alanına çekmeye çalışan çabalarına da şahit olduk. Ama süratle bunlara tutunamadıklarını ya da bunun getirdiği sorumluluğu almaktan süratle kaçındıklarını da gördük. Yani bu söylediğimden şu çıkmaz: ‘Aslında onlar yapmak istiyorlardı ama devlet izin vermedi.’ Bu anlam çıkmaz. Ya da tek başına ‘aslında bu işi onlar yapabilirlerdi ama yapmadılar’ sonucu da çıkmaz.

Peki ne sonuç çıkar?


Şu sonuç çıkar: Başta ilk sorumluluğu kendimize atfederek söyleyeyim. Barışı toplumsal bir talep haline getirememiz sürecin sonlanmasının en büyük sebeplerinden biridir. Çünkü devlettir, yüzyıllık bir ezberi vardır, tekçidir, erildir falan, bunları zaten biliyoruz. Bunları bugün keşfetmedik ama bize düşen hüner bu aralıktan bir barış koridoru açmaktı.  Çatışma süreçleri yaşayan bütün ülkelerin hepsinde devlet böyle düşünüyor. İngiltere’de de böyleydi, Arjantin’de, Şili’de, Latin deneyimlerinde, Afrika’da…Hepsinde devletler tekçi ve şiddet bazlı yaklaşımlar, güvenlik bazlı yaklaşımları tercih ediyorlardı ama oralarda barış toplumsal bir talep haline gelince önünde duramadılar. Bu bir birbiriyle mücadele eden iki ivmedir.

Biz derken salt HDP’yi mi kastediyorsunuz yoksa çözüm sürecinin taraflarını mı kastediyorsunuz?

En başta kendimizi, heyeti kastediyorum. Ondan sonra bütün sol, sosyal demokrat, yüzü emeğe dönük, yüzü demokrasiye dönük bütün kesimleri kastediyorum. Sorumluluğu önce üzerime alıyorum, çünkü biz bunları daha iyi anlatabilir miydik sorusu hep kafamızda çınlayıp duruyor. Çok da düşünme şansımız ve fırsatımız oldu. Hani, objektif davranmak adına kendimizden başlıyorum ama devlet kendisini demokrat ya da solcu zanneden birçok insanın düşünme periyotlarına da çok önemli oksidasyon müdahaleleri yapmış. Yani birçok kendisini sosyal demokrat zanneden ve gerçekten öyle düşünen insanı, biraz zor bir dönemece soktuğunda içinden pırıl pırıl milliyetçiler, Türk milliyetçileri fışkırdığını gördük.  

Yani oturup emekle ilgili, laiklikle ilgili, demokratik katılımla ilgili konuştuğunuzda dört dörtlük demokrat ama iş Kürt meselesine geldiğinde birdenbire MHP’yle aynı çizgide bir sürü solcu var.

Hani, hak şinaslık adına kendimizden başlatıyorum çünkü barış için uğraşanların mazereti olmaz. Bu bir mazeretse bunu da aşacak yol ve yordamlar bulabilirdik, bulamadık. Barışı toplumsallaştıramadık, gücümüz yetmedi, imkanlarımız kısıtlıydı. Bu bir niyet ve takat meselesidir. Niyetimiz halisti, takatimiz buna yetmedi.

Etiketler :