Sofilikten Kızılderiliğe: Tarikattan ayrılan mürit anlatıyor

Sofilikten Kızılderiliğe: Tarikattan ayrılan mürit anlatıyor

“Beni kütüğe koyup dilim dilim doğrasan, bütün varlığımla, yakınlarımla tehdit etsen ben tarikata dönmem. Çünkü tamamen yobazlık, tamamen insanlık dışı bir şey. Robotsun, kölesin, özgürlüğün yok, iraden yok. Kendin karar veremiyorsun, tamamen hipnoz edilmişsin, afyon yemiş gibi böyle robot gibi yaşıyorsun. Şuraya gel kızım, buraya git kızım, sanki mutlu esrar içmiş insan gibisin.”


Bu sözler Erdal Aydemir’in. 9 yıllık tarikat hikayesinin sonunda işte bu noktaya gelmiş. Hikayesi Denizli’de geçiyor. 2001 2010 yılları arasında. Artık robot değil, esrar içmiş mutluluğu da yok ama halinden memnun. Erdal bey aslında Türkiye’de tarikata girenlerih ya da -tabii çıkarsa- çıkanların bir örneği.

Aydemir 43 yaşında. Üç kızı ve şaka değil tam 5 torunu var. Şimdi eşinden boşanmış ama Konyevi tarikatına girişinin bir sebebinin de daha 16 yaşında evlendirilmesi olduğunu söylüyor. “Çocuk damat” olarak mutsuz evliliğinde bir de yeni doğmuş bebeği ölünce iyice dağılıyor. Bir süre alkol ve sigarada teselli arıyor. Bakıyor olacak gibi değil, 1 yılın sonunda içkiyi bırakıyor. Ama sigarayı değil. Neredeyse tarikakate girmenin sorumlusu o sigara olduğunu söylüyor. Elbette bu kadar basit ve tek bir neden yok. Düzgün ve iyi insan olmak, inşaat ustası olarak hayatın zorlukları, taşradaki çaresizlik, mutsuzluk, içsel huzur arayışı… Yani sebepler muhtelif. … Din ve sosyoloji denilince ilk akla gelen isim olan Profesör Tayfun Atay o sebepleri anlatsın: “Tek bir neden ortaya koymak sosyolojik açıdan mümkün değil. Farklı zamanlarda ve yerlerde, o zamanların ve yerlerin özgül koşullarına bağlı olarak farklı sosyolojik nedenler ortaya çıkar. Okullaşma oranı, modernleşme, okur yazarlığın artması, başka kurumların yani toplumu temsil eden modern kurumların ortaya çıkması, dinin bir şekilde kıyıya itilmesi, tarikatları da resmi olarak yasaklı hale getirse de, sonuçta Türkiye’deki sosyo-demografik değişme, özellikle kırsal alanlardan kentlere göç, yeni işlevlerle yasaklı olsalar da bu kurumların toplumsal yaşamda sosyolojik olarak önemlerini sürdürdü. Kırdan kente göç eden, kendisini kent ortamında yalnız, yabancılaşmış, kaybolmuş hisseden, kültürel olarak bir varlık olarak, böyle hisseden insanlara bir şekilde anladıkları dilden, geleneğin içinden, tarihsel süreçte deneyimledikleri insan olma biçimlerine hitap ederek, dini bir söylem üzerinden onların büyük şehirlerdeki yalnızlığını, kıyıya itilmişliğini, varoşlardaki çaresizliğini bir nebze hafifleten işlevlerle ortaya çıktılar.” Erdal bey, çay ocağında tanıştığı Konyevi tarikatından ya da diğer ismiyle Reyhani Dergahı’ndan Hüseyin, bütün arayışlarına çare olacak sanıyor. Ki o dönem oluyor da! Sigarayı bırakmak için oruç tuttuğunu söylüyor Hüseyin’e. Hüseyin de ya öyle olur mu yahu hiç diyor. E nasıl olur? Hüseyin gel sen diyor, anlatalım biz sana, sonra da dertlerine derman olacak bir evliya ile tanışmak istemez misin? İstemez mi? Soluğu Konya’daki Konyevi tarikatında alıyor. Konyeviler, Adıyaman Menzil Tarikatı’nın alt kolu. On binlerce müridi var. Ama Aydemir tarikat dergahına gittiğinde bir tek kendi var sanıyor. O kadar iyi geliyor. Tarikat şeyhi Seyda Muhammed Konyevi’yi ilk görüşünü o kadar net hatırlıyor ki: “Öyle bir hızlı gidiyorum ki tarikata, şeyhin yanına, tam kapıya vardım (0:05-0:10) “Dergâha doğru geliyorum, şeyh de camiye gidiyor elinde baston, başında sarık, sarığın arkası aşağı doğru inik. Ben ‘hadi bana bak, beni gör’ diyorum içimden. ‘Ben ilk defa geliyorum, haberin olsun’ der gibi ona doğru gidiyorum. O da dönüyor bana bakıyor ve gülüyor. Dedim tamam bu evliya.” Gülerek boyut atladığını söylüyor: Dolayısıyla onun evliya olduğunu içselleştiriyorsun. Tamam diyorsun, ben beynimden zihnimden ne geçirirsem geçireyim bu adam beni biliyor. Yani Allah yerine koyuyorsun onu. İlah yerine, yaratıcı yerine koyuyorsun. Bu adam benim ne durumda olduğumu, ne düşündüğümü, kalbimde ne tuttuğumu bildiğini düşünüyorsun.” Gece kılınan ilk namazdan sonra çarçabuk Konyevi tarikatının sofisi oluyor: “Ondan sonra namaz bittikten sonra herkes şeyhin elini tutup tövbe almaya başlıyor… Yarabbi bütün yapmış olduğum günahlardan pişmanım, bir daha yapmayacağım, ben Seyda hazretlerini kendime şeyh kabul ettim. Bu kadar! Sen artık sofisin. Dünyanın neresine gidersen git, şeyhin senden haberi var.” “Ben o gece 8 şartı yaptım. Tabii mescitte uyudum, sabaha kadar uykum gelmedi ayrı bir mevzuu. Sabah uyandım 1 saatlik uyku sanki hiç şey yapmamışım, yorgun değilmişim gibi uyandım 1 saatlik uykuyla. Kalktım namaza durdum. Şeyh gene geldi sabah namazına. O mutluluk anı gene yaşadım. Denizli’yi unuttum, çocukları unuttum, aileyi unuttum, her şeyi unuttum. O bir evliyadır, bilmem ne. Bitti yani, başka bir boyuta geçmişim haberim yok.” Sofiliğin ilk sabahı biraz şaşırıyor ama normaldir diyor. Aydemir’in anlattığı hikâyede şeyhin elma bahçesinde çalışmak ve hayvanlarıyla ilgilenmek var ama belli ki bu genel “tarikat numarası”. Buna benzer onlarca hikaye duymanız mümkün. Metastaz kitabının yazarlarından Barış Terkoğlu da aynı hikayenin başka versiyonunu aktarıyor bize çünkü: “Mezil köyüne giderler, toprağı işlerler. Bildiğiniz ücretsiz çalışma yaparlar. Saman taşıtıyor şeyh onlara. Ya bize bunu şeyh niye yaptırıyor diyorlar. Şeyh bunu üzerine içeri giriyor. Ve diyor ki, onlara siz çok yoruldunuz herhalde, biraz dinlenin. Bunlar çay içiyorlar. Konuşuyorlar kendi aralarında. Bir dönüyorlar, samanı melekler taşıyor. Şeyh bunlara diyor ki, ben aslında meleklere de saman taşıtabilirim ama siz sevaba girin diye size taşıtıyorum. Söylem olarak, doğal olarak, şeyhin istediği şekilde çalışmanın, örneğin o gün saman taşımak yerine camine ibadet etmekten, dua etmekten daha kutsal sayıldığı bir sistemle karşı karşıyayız. O yüzden hemen hemen hepsi, Tanrının sevgili kulu olma iddiasında olsalar da, esasında tamamen güçlerini, enerjilerini ve işlevlerini de bu dünyanın içerisinde biriktirdiklerinden alıyorlar.”

Aydemir ortamdaki ruhsal durumu biraz da alaya alarak şöyle tariff ediyor: “Arkadaşlar’ dedi ‘şeyhin elma bahçesinde çalışacak kaç kişi var? Şeyhin şeftali bahçesinde çalışacak, şeyhin hayvanlarının altını temizleyecek, dergâhın önünü temizleyecek… O hayvanların altındaki bokları nasıl temizliyorsun! Anana babana öyle hizmet etmezsin. Şeyhin kimseye ihtiyacı yok ki. Allahın meleklerinin yardımı ona yeter. Sen de diyorsun ki, yok yav ben varım.”

E, ne de olsa sonunda evliya olmak var! Denizli’yi dönüp Seyda Hazretleri’nin vekili olan Hüseyin’e hayır dualar, teşekkürler ediyor. Denizli’de hepi topu iki kişiler. Heves ve heyecanla, “bir günahkarı daha kurtarayım” diye çalışmaya koyuluyor: “Kendim kurtardım, insanlar ateşte, onları da ateşten çıkarayım.” Konya’ya ikinci gidişinde Şeyh onu vekili yapıyor. Vekillik az buz bir makam değil ama. “Hüseyin vekil gitmiş demiş ki, Erdal çalışkan. İnsanları sokaktan alıp dergaha getiriyor. Hemen tak vekalet Verdi. Cahil olmama rağmen. Dedi ki, bulunduğun şehirde sen peygamberin temsilcisisin, benim değil.” Bu mutlulukla dokuz yılda 2 bine yakın kişiyi tarikatına sokuyor. Pişman mı? “Bunları yapan eski Erdal’dı, çünkü ben çıktım konuştum, dedim ki, arkadaşlar bu gittiğimiz yol yanlışmış, ben doğruları öğrendim, biz aslında puta tapıyormuşuz. Gittiğimiz yol doğru değilmiş. Şeyhimiz bir putmuş. Allah ile aramızda kimse aracı olamaz. Sen bunu nasıl söylüyorsun diye beni bıçakladılar, ölümle tehdit ettiler. Ben de eskiden olsa saldırırdım.”

Zamanla çay ocağı dergâha dönüşüyor: “Şeyhin kitaplarını okuyoruz, Kuran konuşmak isteyen olursa biz diyoruz ki, yahu Kuran’ı boş ver şimdi. Kuran’ı en iyi şeyh anlar sen ondan üstün müsün ki! Tamamen şimdi okuduğumda şirk içerdiğini düşünüyorum. İşte herşeyin başı edeptir adaptır…. İnsanlara karşı iyi olun, tatlı olun. Kötü bir şey değil ama, şeyhinize karşı ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olun . Denetim mekanizması tamamen onun kitapları.”

Tarikatlara karşıtlığıyla bilinen, bu yüzden de cemaat ve tarikatlerin ağır eleştirisine uğrayan ilahiyat profesörü Abdülaziz Bayındır, bunu sömürme yolu olarak görüyor: “Hep insanların dini duygularını kullanarak onları sömürme yoludur. Dikkat ederseniz, bu yapıların tamamı insanları kendi kulları ve köleleri sayarlar. Ondan dolayı mesela tarikatta ne denir? Şeyhin karşısında mürit, ölü yıkayan kişinin karşısındaki meyyit, ölü gibidir yani. Ölü ne demek? Hiç itiraz edemezsiniz, istediği tarafa çevirir. Şeyhin karşısında otururken yüzüne bakmak bile yasaktır. Şeyh her türlü ahlaksızlığı her türlü pisliği yapabilir. Ama siz onun yaptığına ahlaksızlık ve pislik diyemezsiniz. “Onun mutlaka bir bildiği var, bir hikmet var” diyeceksiniz.”

Şeyhin dediği her şeyin arkasında “sıradan insanların” anlayamayacağı bir hikmet olduğuna Erdal da o zamanlar kesinlikle inanıyor. “Sağını solunu tartma, şeyh en iyisini bilir, vardır bunun bir hikmeti biz bilemeyiz. İtirazları duymuyorlar bile, saldırıyoruz hemen. Bu kafirdir, Tamamen teslimiyet duygusu.” Bu da anlaşılan tarikatların genel öğretisi. Biat et, hepsi o. Edep kitaplarından örnek veriyor. “Minha’da der ki ‘Şeyhin ezeli ve ebedi olmaz’. Ne demek bu? Allah’tır bu!” Vekil olunca Konya’ya dergaha daha çok insan götürme derdi sarıyor Aydemir’i. Çünkü İstanbul’dan akın akın insan geliyor: “Bak Hüseyin vekilim dedim, Denizli’den kafile yok. Kıskanıyorum, 3 kişi gidiyoruz, taksiyle gidip geliyoruz. Otobüs otobüs kafile kalkıyor. Erdal dedi ne yapalım. Ben özel tim görevi yapacağım, otobüs durağında bile sen hiç evliya gördün mü diye sormaya başladım insanlara. Aslında tam deliyim yani, delirtiyorlar seni. “Gidiyorsun komşuna arkadaşına, lan arkadaş bir evliya var… Dergaha gel bari çayımızı iç diyorum… 10 kişi gelenlerden 2 tanesi tarikata giriyor zaten. ” Elbette bu bir ekonomi oluşturuyor. “Giden şeyhin marketinden alışveriş yapıyor, sütü, meyveyi alıyor, vs. alıyor, dışardan alacağımıza şeyhin marketinden alırız, şeyhimize katkıda bulununuz. Bu sadece bir otobüs. Denizli’den 45 kişi gidiyor, İstanbul’dan 25-30 otobüs geliyor. Düşünün kaç kişi.” Hesaplıyoruz, bir hafta sonu en az 1400 kişi! Üstelik bu sadece iki şehir. Ayrıca tarikatın Gülistan dergisinin temsilcisi de oluyor. Satışları da fena değil, Denizli’de en az 2-3 bin civarı olduğunu söylüyor. Aynı berbere gittikleri, aynı yerlerde yemek yedikleri için para tarikat mensupları içinde kalıyor. Ana merkezden hiçbir zaman para çıkmadığını, sadece “profesyonel vekil” olduğun için Hüseyin’e para verildiğini anlatıyor. O zamanlar para gözünde değil. Her şey samimiyetle ve inançla evliya olmak için. “Evliya olma yolunda zikirlerim vardı, ilkin 5 bin, sonra 10 bin, 25 bin her gün Allah Allah diyoruz. Onlar bitiyor, yenisine başlıyorsun. Her gün bunu yapıyorsun, rabıta yapıyorsun, tamamen robotsun.” Zaman geçiyor ama ama bakıyor ki, hala evliya olduğu yok. “4-5 sene sonra ben şunu sorguladım, 15 bin kişi belki 50 bin kişi, Konyevi hazretlerini dinliyor, 5 bin kişiyi götürmüşüzdür. E biz de evliya olmaya gitmedik mi Hüseyin vekilim? E niye biz niye onun gibi olamadık, hep fesat dolu içimiz! Ben bu yola girerken başta düzgün bir insan olacağım diye girdim. Sofiler birbirini çekemiyor. Bu egolar nedir? Ben gidip soracağın şeyhe dedim. Vardım sordum Şeyhe. Tüm Türkiye’den insan geliyor, bunların içinden bir evliya daha yok mu? Güldü bana, ‘Allah seni inşallah menziline ulaştırsın inşallah’ dedi. Ben de sevindim bana dua etti diye, çıktım geldim. Sorgulamaya ara verdim,” Ama işler bir kere ters gitmeye görmesin. Baktığı her şey soru olmaya başlıyor. “Şeyhin oğlu bir vekil arkadaşımızın eşiyle tatlı bir bağlantı kurmuş, eşini almış Ankara’ya kaçmış, tabii bunu herkesten gizliyorlar, ben bunu öğrendim. Minha’da, onların adap kitabında, şeyhin eşinizi alın gelin dese bile gidip alıp geleceksin. Bu teslimiyetin bir göstergesidir. Teslimiyet demek ki buymuş diyorsun. İçimizden de nasıl olur böyle bir şey diyorsun. Ama arkasında vardır bir hikmet diyorsun.” Bir kere işe “şeytan karışmış” işte: “Patlak verdiği nokta şu. İstanbul’da külliye yapacağız. Şeyh kendi oğlunu görevlendirmiş. Bütün dergahlardan fitreleri toplayın, İstanbul’a yollayın. Şeyhin oğlu demiş. Biz yedi vekil toplantı yapıyoruz. Ben de vekilim. Dediler ki, sorumluluğunda olan sofilere bu zarfları versin, İstanbul’da külliye yapılacak, herkes fitre ve zekatlarını buraya yollasın. Ben karşıyım. Bizim burda elektrik su parasını ödeyemeyen sofilerimiz var. İhtiyaç sahibi, en yakınımızda. ‘Sen şeyhin oğlunun emrine karşı mı geliyorsun’ dediler bana. Şeyhin oğlu yanlış düşünemez mi?”

2009 yılında herkesin payına düşen 15 TL. İtiraza itiraz, ama kar etmiyor. Zaten şu anda Konyevi Külliyesi Büyükçekmece’de hizmet veriyor. Aydemir ümidi kesmiyor o günlerde, belki işin arkasında anlamadığım bir şey vardır ve belki biraz da huzur bulurum diye yine şeyhine koşuyor. “ “Konya’da Türkiye’nin her yerinden gelen ve hizmet vermeye gelen aileler var, küçük bir oda veriliyor, biraz geçimlilik veriliyor. Onların yaşamlarını araştırmaya başladım. Hafta içi kafile yok. Çalışıyorlar, mücadele veriyorlar. Bakıyorum şeyh haftasonu melek, hafta içi bu insanlara bağırıyor.” Farklı bir gözle bakınca ipler iyice kopuyor kafasında. Araştırmaya başlıyor. Kitaplar okuyor, internete giriyor, insanlarla konuşuyor. Selefi biriyle tanışıyor ve Zumer Suresi’ni okuyunca dehşete kapılıyor. “Sen ne diyorsun ya, demek ki Allah bizi söylüyor burada.” Zumer suresinde şöyle deniliyor: “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” Haydi tekrar Konya. Geçiyor şeyhin karşısına. “Ya sizde ya bizde ya da Allahtan hata var dedim. O beni ayağı kaymış bir Müslüman olarak görüyor, yazık diyor.” Hazır dağıtmışken, diğer dağıtmışları buluyor. Yani kendisi öyle diyor. “Önce sapıtanların yanına gittim. Evrenosoğlu Amerika’da namaz kıldırıyor. Biz burda kılıyoruz. Tamam dedim, size de gördüm. Selefileri gördüm, Kuran diyorsunuz ama bu kıldığımız namazın tuttuğumuz orucun kime faydası var diyorum. Bayağı ileri gitmişim. Abdülaziz Bayındır’I gördüm.” Bu süreç 6-7 ay sürüyor. Kalbini işaret ederek şuram ikna olmalıydı diyor. Abdülaziz Bayındır’ı buluyor, konuşma, tartışma derken kafasında netleşiyor her şey, bitiyor tarikat işi. İyi de çıkmak öyle kolay mı? “ Tekrar Denizli’ye döndüm… Tabii bu arada, öldürmek isteyenler, tehdit edenler. 2 bin kişi var arkadaşlarım, hiçbiri benle konuşmuyor. Sokakta selam vermiyor. Can ciğer akrabam… Bu acıları yaşadım ben. Normalde tarikattan ayrılan olursa onu kötü görmezler, tarikatı kötüleyeni kötü görürler.” Bayındır hocaya göre de kötü. Hatta şeyhlerin durumu müritlerden de kötü: “Kendileri inanmazlar, milleti inandırırlar. Kendileri inanıyormuş gibi gözüküyorlar. Kendilerinin beş para etmediğini gayet iyi biliyorlar.

Mesela Mahmut Ustaosmanoğlu’nu çıkarıyorlar milletin üzerine, adam gözünü bile açamıyor. Kendi kendini iyi edemeyen bir adamdan millet sağlık bekliyor. Bu tamamen psikolojik sömürüdür.” Tarikatlarda şeyh önemli, hatta tapılan insan o. Müritleri içinde aşktan, vurgunluktan, sevgiden dem vuran ilahiler yazıyorlar ona. Yoluna ölmeye hazırlar. Düşünün ki, on binlerce müridi var. Bu tür ilahilerin altına yazılan yorumlar, inanmışlığın, adanmışlığın ve belki de tapınmanın kanıtı. Herkes Sultanım, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi, başımızın tacı gibi yorumlar yapıyor. Ama Erdal için o aşk biteli çok olmuş. Artık namaz da kılmıyor, namazın ihtiyaçtan fazlasını paylaşmak olduğunu söylüyor, dini ritüeller de bitmiş. Onun isteği kendi gönlünün sultanını bulup karavanla Türkiye’yi dolaşmak. Sabık şeyhi ve tarikati ne yaparsa yapsın halinde. Ama tarikat ateşiyle yanarken hiç de öyle düşünmüyormuş. Tek istediği herkes tarikata girsinmiş. Müstehzi müstehzi gülüyor, “Şeyhimiz de bizi sırattan geçerken cebine koyup cennete götürecekti çünkü” diyor. Abdülaziz Bayındır burada dini olarak sorumlu ve suçlu kişinin şeyhler olduğunu söylüyor: “Bazı kimseler gerçekten Allah’ın kulu olmak niyetiyle bunlara yönelir. Bazıları da bu tarikatların, bu dini oluşumların verdiği imkânları kullanabilmek için yönelirler. Bu imkânları kullanmak için yönelenler zaten din sömürücüleridir. Din sömürücülerin başında da onların şeyhleri, din adamları filan gelir. Ve bu din adamları iki gruptur: Bir, dini kullanarak menfaat elde etmek isteyenledir. Ve bu doğru dinden asla menfaat elde edemezsiniz. Bunlar da dini şaraba çevirerek insanları sarhoş eder, ceplerini boşaltır, her şeylerini alırlar. Her şeylerini alırlar! İnançlarını da alırlar filan. İşte o insanlar bunun farkında olana kadar masumdur. Ama bunu anladıkları andan itibaren artık orada kalmamaları, onları terk etmeleri gerekir.”

Erdal Aydemir terk edenlerden. Onun tarikatı ya da Türkçe söyleyelim yolu şimdi bambaşka. Hayatı roman olacak türden desek yalan olmaz. Hatta ciddi anlamda hayret verici. İnşaat işleri durunca iş bulamamış. O da Mart’tan beri Kızılderili kıyafetleri giyip Türkiye’nin her yerini dolaşmaya başlamış. Kendine “yerli gezgin” diyor. İnsanları kıyafetleriyle mutlu ettiğini ve böylece para kazandığını söylüyor. Sonra İspanyolca öğrendiğini anlatıyor, dil öğrenmeye dair tiyolar veriyor. Hayali tüm Latin Amerika’yı baştan sona dolaşmak. İnternet sağolun oradan arkadaşlar da edinmiş çoktan. Geçmişine ve şimdiye dair her şeyi gülerek, eğlenerek anlatıyor. Zorlu yaşamı onu bilgeleştirmiş gibi. İnstagram hesabında da yazmış zaten: “Hayat çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir, içmesen de. O yüzden hayattan tat almaya bak. Çünkü yaşasan da bitecek yaşamasan da.” Ha sigara mı? Evet hala içiyor.