Tarikatların içinden: Müritler anlatıyor

Tarikatların içinden: Müritler anlatıyor

Tarikatlar dizimizin ilk podcastinde, tarikattan ayrılmış birinin hikayesine ve düşüncelerine yer vermiştik. Bu 4. bölümde ise tarikatlar meselesini daha iyi anlayabilmek için tarikat mensupları ne diyor dedik. Ve bir müritle, Uşşaki tarikatının bir mensubuyla hayli uzun bir görüşme yapma imkanı bulduk. İlginizi çekeceğini umduğumuz bölümlerini paylaşıyoruz

Tarikat gerçeğini müritler anlatıyor

Tarikatlar dizimizin ilk podcastinde, tarikattan ayrılmış birinin hikayesine ve düşüncelerine yer vermiştik. Bu 4. bölümde ise tarikatlar meselesini daha iyi anlayabilmek için tarikat mensupları ne diyor dedik. Ve bir müritle, Uşşaki tarikatının bir mensubuyla hayli uzun bir görüşme yapma imkanı bulduk. İlginizi çekeceğini umduğumuz bölümlerini paylaşıyoruz

AHŞ: “Çorum’un, Çorum bölgesinin en büyük cemaati veya tarikatı diyebilirsiniz biziz. Orada mesela Menzil, Mahmut Efendi cemaati falan bizden çok çok azdır. Yani neden, bizim bir önceki şeyh efendi İbrahim İpek efendi orada çalışmış, onun şeyhleri de oralarda çalışmış, Sungurlu bölgesi vesaire. Diyelim Çorum’un 400 bin nüfusu varsa, 200 bin, 300 bini bize muhiptir, çoğu bilir. Ama bilmeyen de vardır yani ben onu şey yapamayacağım. Ankara’da diyelim, yani şöyle bir şey söyleyeyim Türkiye’nin aşağı yukarı 500 yerinde haftalık zikir halkaları oluyor. Buraya gelen giden olur, bir kere gelen olur, devam edip gelip derviş olan olur, bunları takip etmesi çok zor.” (30:04-30:46)

Evet, gerçekten takip etmesi zor bir hesap. 400 bin kişiyse dediği Çorum nüfusunun 200 bini, 300 bini bize muhiptir, yani bizi seven kişidir diyor ya. Bu kadar belirsiz ve abartılı görünen rakamlar kimseyi kayıtsızlığa yönlendirmesin. Bu sözler, muhafazakar ya da dindar olmayanların pek de aşina olmadığı bir sosyal gerçekliğe işaret eden sarsıcı sözler.

Bu sözlerin sahibi, “ortaboy” bir tarikat olan Uşşaki Tarikati müridi AHŞ. Kendisi bizle konuşmayı kabul ediyor. Telefonda randevulaşmaya çalışıyoruz. “Nijeryaya kuyu açmaya gideceğiz, 23’ünde döneceğim.” diyor. Peki sonra? 25’inde de Sufi Festivaline katılmak üzere Fas’a gidecekmiş.

Bu yurtdışı seyahatlerin arasındaki o bir günde buluşmak için sözleşiyoruz.

Kasımpaşa’da bir çay ocağında buluşuyoruz. Oradan tarikatın Kasımpaşa’daki dergahına geçiyoruz. Son zamanlarda gündem olan merdiven altı tarikatlardan değil burası, hemen binasından bile anlaşılıyor. 4 katlı binada sohbet ve zikirlerin yapıldığı büyük salonlar, diğer hizmet odaları, tabii heryerde halı var, duvarlarda güzel çerçeveler içinde yazılar, muhtemelen ayet, besmele, salavat gibi yazılar. Kısacası şöyle diyeyim; öyle bir mekan ki görür görmez “dergah dedikleri böyle bir yer olsa gerek” diyorsunuz.

20 kişinin rahatça oturabileceği bir toplantı masası düzeninin olduğu odaya buyur ediliyoruz. Tarikattan (Uşşaki tarikatından) AHŞ ile konuşuyoruz. 27 yaşındaki genç mürid, tarikatın bugünkü şeyhi Fatih Nurullah Efendinin oğlu. Ancak müstakbel şeyh -soruyoruz- değil: çünkü şeyhlik babadan oğula geçmiyor.

AHŞ’nin tarikatın içine doğmuş olduğunu anlayınca, “nasıl geçti çocukluğunuz, tarikatı anlatmaya buradan başlasanız” diyerek dinlemeye başlıyoruz:

AHŞ:

“Bizim ilk dergahımız Göztepe’deydi. Kadıköy Göztepe’de bu Şahkulu Dergahı vardır orada, oraya yakın bir yerde. Orada geçti. Elhamdülillah ben çok hizmet ettim yani. Ettiğimi düşünüyorum, gelen gidenlere misafirlere, işte yemekti şuydu buydu, ailecek onlara hizmet ediyorduk. Tabii o işin serüveni de epey bir uzun yani. Bizim efendi, şeyh efendi 2000 senesinde icazet aldı. İbrahim İpek efendi 2000 senesinde vefat etti. O andan sonra tabii işler daha da değişti. “(0:55-1:27)

Babasının şeyh olması tarikatta sorumluluklarını artırmış belli ki. AHŞ’nin üniversite eğitimi de yine din üzerine olmuş. Tarikatta aldığı dini eğitiminin yanında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okumuş.

AHŞ:

“Ben şimdi yüksek lisans yapıyorum, son bir iki ayım kaldı. Onun dışında yurtdışı, yardım faaliyeti şeyi kurduk, birimi kurduk. Onun dışında benim bir arkadaşım var, onunla ticari bir ortaklığım var, hani öyle çalışıyorum yani” (1:50:27-1:50:44)

Halveti tarikatının bir kolu olan Uşşakilik 16. yüzyıla kadar gidiyor. Kurucusu Hasan Hüsameddin Uşşaki 1473-1593 yılları arasında tam 120 yıl yaşamış. Kasımpaşa’daki, dergahın az ilerisinde, mezarının olduğu tekkenin girişindeki yazıda öyle diyor.

Tarikat Çorum, Çankırı, Sivas, Kırıkkale, Amasya, Ankara gibi daha çok İç Anadolu şehirlerinde yaygın. Buralardan zamanında göç edenlerle birlikte İstanbul tarikatın merkezi olmuş.

AHŞ: “Bizim daha çok İç Anadolu’da yoğunlaşmış bir tarikatımız var ama pirimiz, hazreti pirimiz Seyit Hasan Hüsameddin Uşşaki hazretleri İstanbul Kasımpaşa’da meftun” (0:31-0:42)

“Biz Kasımpaşa’yı 2008’de aldık, aşağı yukarı bir 10 senelik. Daha böyle net bir oluşuma gitmeye çalışıyoruz, kurumlarımızı daha yeni yeni kuruyoruz. Bu inşallah hızlı bir şekilde yer edip, ettiği zaman daha çok insana ulaşmak isteriz. Daha sonra sosyal medyada diyelim 230 bin takipçimiz var, facebookta vesaire ama bunların çoğu eminim yani şeyden değildir yani derviş olan 30 bini vardır 200 bini bunun dışardandır.” (30:51- 31:19)

İddialı bir çok siyasi partinin bile sosyal medyada bu kadar takipçisi yok. Bu bile tek başına tarikatların yaygınlığı konusunda bir fikir veriyor. Üstelik bu, kendi ifadesiyle ortaboy bir tarikat. Sosyal medyadaki takipçi sayıları net biliniyor ama tarikatın gerçekte kaç müridi var, onu soruyoruz:

AHŞ: “Buranın usul ve erkanının hasbelkader, belki eksik yapar, tam yapar, yapamaz ama niyetini almış, niyetini buraya odaklamış kişi, derviş böyle bir şey. Bizim dediğim gibi belki 50 bin 100 bin, bizden bu şekilde derslenen dualanan vardır. Ama dualanıp da tamamen buranın da şeyi olmuyor, çoğu olmaz. Yani işi çıkar, soğukluk olur, gelir gitmez vesaire ama elhamdülillah dediğim gibi bizim 500 yerde, çoğu da bayan olmak üzere belki 400’e yakını bayan olmak üzere zikir halkaları, sohbet halkaları var” (31:41-32:18)

“Sadece biz değiliz, yüzlerce vardır irili ufaklı. Biz böyle orta boyuz, orta şeker derler. Bazıları milyonlara ulaşan tesiri var” (1:33:29:-1:33:40)

Diyanete ait olduğu iddia edilen bir rapor vardı, epey de konuşuldu. Diyanet ne sahiplendi ne de yalanladı. İşte o raporda Uşşaki tarikatı için, Cerrahiler gibi klasik tasavvufi anlayışı sürdürmektedir deniyor.

Tarikatın müridi tasavvuf için şunları söylüyor:

AHŞ: “Cenabı Allah nasıl ki sonsuz ve sınırsız bir şeyle tahayyül ediyoruz, o cenabı Allah’ın bir benzeri olmak. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak da buna denilebilir. Cenabı Allah’a benzemek velhasıl. Yani tasavvufun aşağı yukarı bütün özü budur yani.” (9:20-9:37)

Peki bu öze nasıl kavuşulacak? Burada, işte bütün tarikatların merkezinde ve en üstünde olan konuya geliyoruz: Şeyhlik makamına!

AHŞ: “Tabii bir şeyhin kendine biçtiği misyon başkadır, o kişinin ruhunu Allah’a kavuşturabileceğini, ona nazar ve teveccühüyle veya kendisi o hali almış, o seviye, o manayı yüklenmiş, siz de onun yanına yanaştığınız zaman onunla beraber bir dönüşüme girebileceğinizi şeyh efendi bunu iddia eder. Bunu iddia edemeyen zaten şeyh değildir. Ve bunu, bu manevi kuvveyi bir önceki şeyh efendinin nazarı ve terbiyesinden geçmiş, onun icazetini almış insanlar iddia edebilir.”
….

“Bir şeyh efendi şudur yani maddi bağlarından kurtulup, cenabı Allah ile yakınlık ünsiyet, onun nurlarını müşahede etme, onun fiillerini görme, eşyayı buna göre yorumlama kabiliyetlerini elde etmiş ve işte buna insanı kamil deniliyor, üstün insan veya kemale ermiş insan denilir. (59:04-59:29) Bu noktada bizim önümüzdeki perdeleri kaldırabilecek, bize yol gösterebilecek, ki bu yollarda çok basit şeylerden insanların ayağı kayabilir, çok basit şeylere takılıp insanların zihni dağılabilir” (1:00:34- 1:00:46)

İlahiyat profesörü Abdülaziz Bayındır, tarikatları ve şeyhlik kurumunu eleştiren akademisyenlerden biri. Eleştirisinin odağında ise Allah ile kul arasına girilemeyeceğine ilişkin dini referanslar var.

Abdülaziz Bayındır: “Şimdi burada iki türlü din anlayışı vardır. O da… Araf suresinin 30. ayetinde Allah belirtiyor. Dünyada iki türlü din anlayışı vardır. Üçüncü yok. Allah-u Teala bir grubunu doğru yolda sayar, diğerini sapık sayar. Doğru yolda saydıkları Allah’la kendi aralarına herhangi bir şey koymayanlardır. Araya bir aracı koymayanlardır. Her insan Allah’ın kendisine kılcal damarlarından daha yakın olduğunu hisseder. Ama çok enteresandır. Adeta kendi isteklerini Allah’a zorla kabul ettirmek için aracılar arar. Bakarsınız türbeye gidiyor, ölüden yardım istiyor. Ölen kişinin zaten kendine faydası yok, sana ne faydası olacak” (7:00-7:54)

“İşte insanlardaki bu zayıflığı kullananlar din adamlarıdır. Yani din adamları iki türlüdür. Bir türlüsü sadece doğruları söyler. Doğruları söylediğiniz zaman elinize kimseden bir kuruş para geçmez. Çünkü yalnız Allah’a kul olacaksın, başkasına kul olmayacaksın. Yalnız Allah’a kul olacaksın dediğin zaman o zaman ben neciyim. Sen sadece yol göstericisin. (10:27-10:58) Onun için bütün nebiler sizden hiçbir şey istemiyoruz demişlerdir ümmetlerine. Hiçbir talepleri olmamıştır. Şimdi bunu yapmak çok zor. Çok zor olduğu için din adamları insanların dini duygularını kullanır” 11:15)

“İşte iblis gibi, doğru yolu bilen, o doğru yolun üstünde oturabilen ve insanların dini duygularını sömürerek insanları sömürmeye çalışanlar yeni bir dini yapı oluşturdular. O dini yapı tarikat olur, o dini yapı efendim, bir din de olabilir. Mesela hristiyanlıkta Allah’la kulun arasına kilise girer. (11:41-12:04)

AHŞ, Abdülaziz Bayındır’ın bu eleştirilerini ciddiye almadıklarını söylüyor. İlginç de bir kıyas yapıyor. Şehvetiye Tarikatı kitabıyla ve bu konuda yer aldığı kimi tartışmalarla öne çıkan İsmail Saymaz’ı hatırlatıyor. “Söylediklerinde az da olsa, dikkate alınabilecek şeyler var” diyor. Ve ekliyor “İsmail Saymaz’ı bile biraz ciddiye alabiliriz ama Bayındır’ı kesinlikle ciddiye almıyoruz.”

Tarikatın temeli sayılabilecek şeyh mürid ilişkisini tam hedefe koyan bir anlayış Bayındırınki. Üstelik içeriden, bir ilahiyat profesöründen. Nasıl ciddiye alsın? Bu kendini inkar olur…

AHŞ: “Tabii herşeyden önce, mürid ve mürşid ilişkisinin, ona rabıta deniliyor, sağlam ve kavi olması, orada bir muhabbet, orada bir akışın, bir elektrik alımı şeyi vardır ya tabiri, şeyin olması gerekir. O sağlandığı zaman bazen hiçbir esma çekmeden bir insan sadece şeyhinin sohbeti ile o manevi dönüşümü, manevi tecrübeyi, dini tecrübeyi yakalayabilir.” Şeyh efendinin manevi hali bir şekilde o soyutlanan derviş üzerinde nakşolur, onu dönüştürür (1:00:50-1:00:56)

Peki nasıl dönüştürecek, başka yerde olmayıp da tarikatta olan ne? Başka ibadetler mi var? Evet var. Tarikatın usül ve erkanı içerisinde saydığı, “teheccüd” denilen gece namazları örneğin. Gece kılınan bu namazların ve sonrasındaki zikirlerin şöyle manevi ve psikolojik etkisi olduğundan bahsediyor:

AHŞ: “Bu gibi bir ortamda çok güzel maneviyat halleri görür, nurların müşahedesi gibi haller olur, rüya gözleri açılır. Yani ona bu, çok ciddi bir motivasyon, gün içerisinde de motivasyon olur.” (1:27:48-1:28:02)

Normalde her gece kalkılması gerekiyormuş, yani bir tarikat ehli her gece teheccüd denilen bu namazlara kalkması ve sonrasında da zikirleri yapması gerekirmiş. Ancak artık müritlerin çoğunun bunu düzenli olarak yapmadığını anlıyoruz;

AHŞ: Tabii günümüzde iş saatleri şu-bu, yatma-kalkma problem oluyor ama hala inşallah yapan-eden insanlar var.”
Bir de haftalık zikirler var. AHŞ bunların önemli olduğunu söylüyor. Haksız da sayılmaz. Çünkü dergahta ya da bir başka ortak mekanda toplanılarak yapılan bu zikirler bir sosyalleşmeyi de beraberinde getiriyor. Diğer taraftan, Uşşakilerin zikirlerinde tef ve davullar kullanılıyor ve büyük bir koro halinde ilahiler söyleniyor. Bunun müridlerin motivasyonu üzerindeki etkisi inkar edilemez.

AHŞ: “Bu hem psikolojik bir motivasyon da sağlıyor kişiye bir hafta boyunca. Şart olarak yani, hatta bu gece namazından daha önemli bir şarttır. Kişi gece ibadetini yapsa zikire gelmese olmaz ama zikire gelse gece ibadetini yapmasa olur.
“İnsanın manevi motivasyonu olmadığı zaman insan hayatını devam ettirmekte çok zorlanır, zorlanıyoruz. Bir ayağı burada olacak şekilde, her hafta buradaki sohbet, muhabbet, sosyalleşme, zikir, muhabbet, sohbet vesaire burada durup, diğer şeyinde, dış hayatında da, dış dünyasında da düşe kalka, zaten günah işlemeyen insan yoktur. Peygamberlerin bile zellesi vardır. Kebair günahlardan azami ölçüde kaçınılır, küçük günahlara da düşüldüğü zaman da tövbe edilir.”

Oldukça pratik değil mi!

Zikir, gündelik hayatta müritlere manevi güç de veren önemli bir ayin.

Tarikatın daha ileri bir ibadet usülü var: Halvet. Çok daha zor bir ibadet ve o da zamana yenilmiş görünüyor:

AHŞ: “Halvetilik halvetten gelir. Halvet 40 gün ibadet etmek. Yani, kapalı bir kabir tarzı bir hücrede, sadece namaz için dışarıya çıkılır, çok az bir yemek yenir, oruç tutulur, ibadet edilir. Orada bir nefis mücadelesi, riyazetle mücadele yoluyla nefsi terbiye edilir. Şu an bizde o yok. Ama bizim pirlerimiz yani hepsi, çok şiddetle riyazetle giren insanlardı. Ama günümüzde onlar çok yok yani. Biz de tam usülümüzü icra edemiyoruz. Belki istesek bile edemeyiz.”(2:04:35-2:05:11)

İnsanlar tarikatlara niye girer? Bu canalıcı soruyla ilgili Türkiye’de yapılmış çok sayıda araştırma olduğunu söylemek zor. Tam bu konuda yapılmış bir tez var. Ancak o da sosyoloji bölümünde değil İlahiyat’ta yapılmış. 2004 tarihli tezin sahibi Gülşen Karataş. Tezin başlığı “Tarikatlara Yönelmenin Sosyo Kültürel ve Psikolojik Nedenleri”.

Karataş tezinde “Tarikatlara yönelmenin salt dini ve mistik nedenlere dayanmadıgˆını söylüyor. Ona göre bu mesele sadece sosyo-ekonomik ve politik boyutları ile de ele alınamaz. Tezde tarikatlara yönelmenin nedenleri olarak uzun bir liste veriliyor. Hızlı nüfus artışı, yoksulluk, çarpık kentleşme, işsizlik, eğitimsizlik, ekonomik, siyasi, kültürel istikrarsızlık, yabancılaşma, yalnızlık, sosyal güvenlik kurumlarının yeterince kurumlaşmaması gibi nedenler… Bunların yanında kişisel ve toplumsal sorunlar, ahlaki nedenler, mistik coşkunun cazibesi, ruhunu yüceltmek, işlediği günahlardan temizlenmek, hayalperestlik ve gerçeklerden kaçış, yalnızlık ve dayanışma ihtiyacı, politik sebepler, çevrenin, geleceğin ve ailenin etkisi…” Yani, tarikatların ilk ortaya çıktığı zamanlardan farklı olarak, günümüzde modern zamanların getirdiği sorunların insanların tarikatlara yönelmesini sağlayan zemini beslediğini anlıyoruz.

Tezi ilginç kılan bir nokta da 36 kadınla derinlemesine mülakat yöntemiyle yapılmış olması. Karataş, bazı kadınların mülakatı kabul etmediklerini belirtiyor ve buna gerekçe olarak eşlerinden gizli tarikata girmelerini gösterdiklerini söylüyor tezde. Tarikatlardaki kadınlar, üzerine uzun uzun konuşmaya değecek bir konu:

AHŞ: “Bizim tarikatımızın belki yüzde sekseni bayandır. Yani öyle bir şey de var. Ee, belki Anadolu’da bayanlarla yani şeyh efendiler gidiyor görüşüyor onlar, sohbet ediyor onlarla ilgileniliyor. Tabii içerisinden bayan zakirler seçiliyor. İnisiyatif alan kadınlar var. Onlar diğer insanlara bu öğretiyi paylaşmak istiyorlar. Çok büyük bir gayret var. Oradaki samimiyet çok başka oluyor. Günümüzde bu erkeklerin, bu geneldir yani. Bizim bildiğimiz kadarıyla Mahmut Efendi Cemaatinde, Menzil Cemaatinde, bütün cemaatlerde en az yüzde 60-70 oranında kadınlar faaldir. Yani orada kadınlar ciddi anlamda inisiyatif alıp bu öğretileri, çok değerli gördükleri, bir meşgale olarak gördükleri bu öğretileri yayıyorlar. Yani bunu belki duymamış olabilirsiniz ama şey bu gerçek bu. Yani bizim tarikatımız için de böyledir. Hep bayanlar faaldir.” (24:06-25:07)

“…elhamdülillah dediğim gibi bizim 500 yerde çoğu da bayan olmak üzere belki 400’e yakını bayan olmak üzere zikir halkaları, sohbet halkaları var” (32:08-32:18)

Yüzde sekseni kadın! Kadın deyince maalesef aklımıza gelen şeylerden biri de kadına karşı şiddet meselesi. Kadınlar aile içinde şiddete uğruyor mu? Tarikattaki kadınlardan biri kocasının şiddetine uğrarsa, tarikat ne yapıyor?

AHŞ: “Bizim Efendi günde yüz telefon geliyorsa sekseni, doksanı bu aile mevzularından dolayı gelir. Ya şöyle oldu efendim, siz konuşun, şöyle oldu, böyle oldu. O da olması gereken nasihatı her zaman söyler. Boşanmamaları gerektiğini, aile bütünlüğünün korunması gerektiğini ilke olarak söyler. Bir şiddet oluyorsa erkeği falan bazen uyarır. Uyarıp da dinlemediği veya şey olmadığı çok nadir, olduysa da artık o bize yansımaz yani.”

Kadınların çalışma hayatındaki yerini ise bir İsmailağa cemaati mensubundan dinleyelim. Adını vermek istemeyen genç mürid adayı ile Fatih’te çalıştığı kurumda görüştük:

İsmailağa mensubu: “Kadınların çalışması konusunda benim şahsi fikrimi söyleyeyim. Şimdi kadının yeri evidir. Bu İslam’da böyledir. Bu sadece ehl-i sünnet vel cemaat görüşü değil yani İslam bir bütündür yani bunu sadece ehli sünnet vel cemaat için düşünmemek lazım. Kadının yeri evidir.” (8:08-8:27)

Uşşaki tarikatına ait nurani tv’nin twitter adresinde Şeyh Fatih Nurullah Efendi’nin sözü paylaşılmış. “Hanımların evin en ücra köşesinde kıldığı namaz onun için en hayırlı namazdır” denmiş.
Yani, kadınlara ibadette bile evin en ücra köşesi uygun görülmüş.

Tarikatların diğer mezhepler ve inanç grupları ile ilgili görüşleri de tıpkı kadınlara yaklaşımları gibi, eşitlik üzerine kurulu değil. Örneğin, Aleviler söz konusu olduğunda şunları duyabiliyorsunuz:

AHŞ: “Ben sünniyim, doğru yolun bu olduğuna inanıyorum, bütün Alevilerin de a’sından z’sine kadar hepsinin Alevilik itikadını bırakıp sünnilik ve Ehli-Beyt muhabbetiyle bezeli, bizim gibi Uşakki tarikatı olsun, diğer tarikatlar olsun, Kadiri vesaire ehli sünnetle, biz ehli sünnetiz, Şia arasındaki tam orta nokta, tamamen ehli sünnet ama ehli beyt muhabbeti noktasında onların da hakkını veren, yani Ehli Beytin de hakkını veren bir duruşa gelmelerini isterim. Yani bu coğrafyanın esası bu, onların da buraya gelmesi bizim gücümüzü artırır. Onların bizim gücümüzün, misyonumuzun değerini artırır. Ama ben demem ki kardeşim sen buraya geleceksin, şöyle olacaksın, böyle olacaksın. Yani eğer istemiyorsa, hatta nefret ediyorsa veya sevmiyorsa ne hali varsa görsün yani”

AKP iktidarına kadar devletten zulüm gördüklerine ilişkin söylem tarikatlarda ve dini çevrelerde oldukça yaygın. Oysa devletin Aleviler üzerindeki asimilasyoncu politikalarından en çok istifade edenler de yine bu çevreler oldu. Diyanetin Alevi köylerine camii yaptırmasına ilişkin görüşleri de bunu teyit ediyor.

AHŞ: Bizim işimize geldi. Mesela Mustafa Kemal’in veya cumhuriyet idaresinin hatta İttihat Terakki’den, ondan önce, çok büyük faydaları oldu, Ermenilerin sürülmesi. “Çok kötü bir şey, bir insanlık dramı” falan da denilebilir. Ben bile duymuşumdur, Sivas’da orda bazı ölümleri yani onlar da yapmış ama netice de onlara da yapılmış, bunları duymuşuzdur.” (

Hiç çatışmanın olmadığı yerlerden, bütün Türkiye’den Ermeniler sürüldü hatırlatması yaptığımızda ise:

AHŞ: “Bir insanlık dramı yaşandı yani, bizim hocalarımız da anlatıyordu, orada çocuklarını, Ermenilerin bebeklerini falan bir nehrin üzerinden geçerken atmışlar, bunlar zaten dayanamaz falan diye. Yani bu tip şeyler oluyor. Ama baktığınızda Türkiye’nin Türkleşmesi noktasında, eskiden Osmanlı zamanında bu coğrafya yüzde 40 oranında gayri-müslimdi” (47:42-48:03) “Anadolu’nun Türkleşmesi Cumhuriyet sonrası. Yani Türk demek aynı zamanda bizim için İslamiyetle çok özdeş

Ermenilerin bu topraklardan yok edilmesi, Alevilerin ise asimile edilmeye çalışılması… Haksızlık olduğunu inkar etmiyor ama bazılarına da haksızlık yapılabileceğine ilişkin bir genel kabul üzerinden konuşuyor sanki.
Tıpkı Takva filminde, tarikata kirasını ödeyemeyen aileye merhamet gösterilmemesi gibi: Takva’yı izleyenler belki hatırlar. Filmde, tarikatın kiralarını toplayan (Erkan Can’ın canlandırdığı) mürid Muharrem kirayı ödemekte zorlanan yoksul bir aileden bahsettiğinde Şeyh şöyle demişti: “eğer kira almak lazım değilse alma, ama o kirayı almadığımız için buradan bir talebenin gönderilmesi gerekiyorsa onu sen seç Muharrem… biz bu vebale karışmayız.”
Haksızlığın tarafı olacaksanız her zaman bahane bulursunuz.

Başka konulardan da bahsettikçe Türkiye sağcılığının pek çok klişesi ile muhatap oluyoruz.

Mürid AHŞ şahsı adına konuştuğunu belirtme gereği duyuyor. Yine de sözleri, değil tarikatını, daha genel olarak Türkiye sağcılığını bile temsil etmeye uygun klişeler üzerine kurulu. Bu bağlamdaki sözlerinden de dinleyelim:

AHŞ: “Buraya gelen insan en azından namazını kılmaya gayret gösterir, dinini, ibadetlerini yerine getirmeye gayret gösterir.” (32:27-32:36) Yani bu toprağın insanı olur. Bir sosyalist veya bir liberal bir insan gibi sanki bu şeye, dışarıdan Avrupa’dan doğru sırtını Avrupa’ya verip de buraya bakan tipli olmaz, buradan Avrupa’ya bakıyormuş gibi bir haleti ruhiyeye bürünür. (32:50-33:06)
“Türkiye’de tek bir devlet aklı da yok. Yani belki aşağı yukarı FETÖ’ye kadar ciddi bir sabetayist, ciddi bir Kemalist, topluma kesinlikle modernleşmesini dayatan bir militarist bir ekip vardı. Yani FETÖ bunları tabiri caizse tokatladı yani, şimdi dediğim gibi cumhuriyetin ilk başlarındaki hani milliyetçilik; sosyalist de olsun, Kemalist de olsun, müslümanlar da hepsinin yeri var, önemli olan Türkiye’dir diyen bir akıl, ekip Türkiye’yi yönetiyor., biz onlardan memnunuz, ama daha çok faal olmaları lazım” (1:17:12-1:17:50)

“FETÖ’nün, NATO’nun bir şeyi olarak, NATO’cu subaylar da var yani Türkiye’de bu arada yani. Bu aklı alması, bu yönde faaliyete geçip Amerika’nın artık Türkiye’nin bir ortağı değil, Türkiye’nin varlık mücadelesinde bir düşmanı olması süreci, artık bu Kemalist Amerika’yla çok ciddi ilişkileri olan kemalist NATO subaylarıyla ve nasıl diyelim, bunun mason locaları yapılanmaları var, bunun eğitim ayağı var, diyelim ki pek çok liseler var şimdi ismini vermeyelim yani, pek çok şirketler var. Ben mesela onları da bir cemaat olarak görüyorum. Diyelim ki ben Koç holdingi bir cemaat olarak görüyorum. Aynı şeyleri sizin bana söylediğiniz her şeyi, çelişkileri, şunları bunları ben onlara da yamayabilirim.”

12 Eylül’den “Yeni Türkiye”ye gelinen yolda çokça duyduğumuz söylemlerin benzerlerini bir tarikat mensubundan da dinlemek anlamlı:

AHŞ:
“Başka türlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti yerli ve milli bir şekilde, milli bir kimlik ve bilinç içerisinde ve -nasıl diyelim- bu coğrafyanın ruhuna uygun bir insan tipi yetiştiremeyecek. Yani bu, hani kafatasçı ya da faşist, Türkiye Cumhuriyetinin ilk dönemlerindeki faşist zihniyet bu topraklarda yer edemedi, bu kadar Milli Eğitim bakanlığının baskıları, bu kadar aşırı şeye rağmen gördüğünüz üzere bu yemiyor. Yüz sene geçti, yemiyor yemeyecek yani.
Ben en çok şunu isterim, bir kemalist bir müslümanın, bir tarikat ehlinin istediğini yapabilmesini istemeli. Suç işlemediği, ceza hukukunun sınırlarına girmeyecek şeyi yapmadığı müddetçe isteyecek, istemek mecburiyetinde. Yani ben de onun için aynı şeyi, isterse içki içsin, isterse zina etsin, ne hali varsa görsün. Yani cehenneme kadar yolu var derim geçerim. Ama o da benim için, bu adam İslam hukukunu alacak, bu adam bu Türkiye milletinin vatandaşı, bunun da bu topraklarda hakkı var, burada emeği var, bin senelik geçmişi var. Bizim de bu devlet üzerinde hakkımız var, müslümanlar olarak, tarikat ehli olarak haklarımız var ve biz bu topraklara ciddi değer katabiliriz diyorum”
Tarikat-siyaset ilişkileri, nasıl, ne boyutta diye tarikat içinden cevap arıyoruz. İsmailağa Cemaati mensubuna tarikat-siyaset ilişkilerini, tarikatların devlet içindeki kadrolaşmalarını sorduğumuzda, bu söylenenlerin doğruluğunu çok net bir şekilde reddediyor:

İsmailağa mensubu:
Şöyle bir şey olduğu kanaatinde değilim özellikle yani bu adamımı vesaire işte şuraya getir. Örneği yok bunun, yani bir örnek göstersinler desinler ki şurda geldi. FETÖ örneğini ayrı bir şey, onu bir kenara ayırıyorum. (35:00-35:15)

Ayrıca hep konuşulan tarikatların büyük bir ekonomiyi yönettiği iddialarını da reddediyor:

İsmailağa mensubu:
Öyle büyük ekonomilerin olduğunu düşünmüyorum. (27:46-27:48) Ama şu var Allah’ın bereketidir, küçük ekonomilerle de çok büyük işler başarılır. Allah’ın bereketidir. Yani Allah kadir değil midir gündüzün arkasına geceyi getiren rabbim celle celale, bin lirayken ona on misli bereket vermeye kadir değil midir (27:53-28:10)

AHŞ de, İsmailağa cemaati mensubu gibi, müritlerin küçük miktardaki bağışları ile işlerin yürüdüğünü söylüyor:

AHŞ: “Kermes oluyor, bayanlar kendi arasında yapıyor. İnsanlar kendi cebinden para veriyor, buraya gelip giden insanlar. 10 lira 15 lira, 20 lira para veriyor. Kurban bayramında işte kurban faaliyeti oluyor oradan bir miktar para kalıyor falan. Daha sonra bizim büyük inşaatlarımız var, vesaire. Ankara’da büyük bir Külliye yapmaya çalışıyoruz. Yani yarıya yakını bitti sayılır. Oraya insanlar destek oluyor. Yani çok çeşitli yerlerden geliyor ama böyle dediğim gibi yüklü miktarda bir şey bize gelmez. Gelmedi yani bugüne kadar.”
“Biz devletten, bir şey olmuştu o büyük inşaatın hafriyatını Melih Gökçek aldırmıştı. Yani iyi bir şeydi yani o. O zaman için iyi bir şeydi. Onun dışında hiçbir yerden bir destek gelmedi.” (2:02:06-2:02:18)

Destek gelmemesinin sebebi iktidarla aralarının çok iyi olmaması. Hatta tarikatın şeyhi Nurullah efendi 31 Mart İstanbul seçimlerinde Binali Yıldırım’ın kaybetmesini kendilerine olan hürmetsizlikle ilişkilendirmiş ve bu basına yansımıştı. Yani tarikat iktidar ilişkilerinin bugününde Uşşaki tarikatının, mevcut iktidarla tam bir uyum içinde yürüdüğü söylenemez. Ancak, burada Süleymancılar gibi, Alpaslan Kuytul gibi karşıt konumlara geçmek gibi bir durum yok, sadece uyumun pürüzsüz olduğunu söyleyemeyiz.

AHŞ:“Bizim devletle şeyimiz çok iyi değildir. Devlet dediğim yani Ak Parti camiasını diyorum. Ona hükümet diyelim. Bütün bugüne kadar bütün oylarımızı onlara vermemize rağmen, onlar şöyle bakıyor, bunlar zaten bize verecek, başkalarına verme ihtimalleri yok, gözüyle bakıyorlar. Ama Erbakan da öyleydi. Yarın birgün çıkar, belki Davutoğlu olur, belki başka biri olur, ben oyumu vermek isterim. Ama cemaati buna zorlayamayız şu şartlar altında. Öyle bir şey olmaz. Bazen öyle bir durum olur ki, kesinlikle ona vereceksiniz deriz ama yapmadığı zaman da bir ceza falan öyle bir şey yok” (2:02:18-2:02:56)

O da tarikat kimliğinden dolayı denmez, cemaat kimliğinden dolayı, cemaat islami yön diye düşünelim, tarikat çok hususi bir yön diye düşünelim. Tarikat kimliği içerisinde kimse kimseye şuna oy verin diyemez yani

Tarikatler sadece Türkiye’de değil, müslüman toplumların olduğu başka coğrafyalarda da var. Buradan giden tarikatların kullanabileceği hazır yerel ağlara da sahipler. Bir fikir oluşması için Uşşaki müridi AHŞ’nin bu konuda anlattıklarından da dinleyelim:

AHŞ: “Mesela Fas’a gittik, orada büyük ailelerle, tarikat ailelerle görüştük Yani Endonezya, Malezya, Pakistan, Hindistan, Türki Cumhuriyetler, Arap alemi, Afrika, Avrupa, heryerle mutlaka bağlantımız var”
“ben bugün Nijerya’dan geldim. Nijerya’da Kabar ailesinin diye, Kadiri-Nasıriye kolu var.
Türklere de yani aşırı bir saygı ve hürmetleri var. Orada yardım faaliyetleri var, Allah razı olsun yani çok bizi gururlandıran. Hüdai Vakfı orada çok faal, Abuja’da da çok faal onlar. Yani, okuyucular var, Mahmut Efendi cemaatinin ekipleri var. Biz de oraya gittik.

Orada Milli Eğitim Bakanlıklarıyla görüştük. Sağlık bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Senato üyesi, Parlamento üyesi, vali, eski vali, işadamları, dernekleri vesaire onlarla görüştük. Tabii orada FETÖ de çok güçlü ama inşallah biz oraya bir giriş metodu ortaya çıkardık. Büyükelçiliğimizle de paylaştık. Maarif Vakfına inşallah, hep oraya da raporları vereceğiz(1:36:37-1:37:00)

Buralarda her türlü ilişkinin gelişmesinin önemli olduğunu ve ticari imkanlardan bahsediyor. Peki kendisi bu ticari ilişkilerin neresinde duruyor, Onun kazancını soruyoruz:

AHŞ:
“Biz işte misyonumuzun gereğini yerine getirmiş olacağız. Dedik ya sadece tarikat gibi bakmayın, ben sadece tarikat ehli değilim, ben müslümanım, Türkiye Cumhuriyeti devletinin güçlü olmasını istiyorum ne kadar düzelmesini istediğimiz kadar güçlü olmasını da istiyoruz.”
“Bize değil o milletimize faydası var. Ticaret de şöyle yani, diyelim ki bunu ben şahsi olarak da buradan kar edebilirim. Benim bağladığım bir adamdan ben kazanabilirim. Kazanmasam da olur da, mesela diyorum. Yani bu ayıp bir şey değil yani. Onu anlatmaya çalışıyorum. Ben kazanırım. Oradan aldığım şeyden bir kısmını diyelim ki orada okullara yatırılabilir. Ki olur böyle bu tip şeyler, mutlaka olur.” (1:42:58-1:43:21)

Bu sözler de aslında tarikat ve ticaret arasındaki doğal bağın açıklaması gibi. Tarikatlar elbette salt dini oluşumlar değil. Sosyolojik, politik, ekonomik ve hatta sosyo-psikolojik yönleriyle önemli bir toplumsal gerçeklik.
Tarikatlar dosyamızda bu gerçekliği çeşitli yönleriyle ele almaya ve önyargılardan bağımsız bir fotoğraf sunmaya çalıştık. Kısa Dalga’nın gerçeği bütün yönleriyle görmek isteyenler için hazırladığı haber dosyaları devam edecek.

Kulağınız bizde, Kısa Dalga’da olsun.

Etiketler :